15 Eylül 2011 Perşembe
Şu sıralar yayımlanan metinlere bakınca Edgar Allan Poe’ya dair en azından yayıncılık bağlamında yerel bir ilgi uyanışı olduğunu gözlemliyorum. Yakın bir dönemde Dost Kitabevi öykülerinin yeni bir çevirisini hazırladı örneğin. Bu yıl içinde ise, farklı alanlarda birçok kitap gördük raflarda. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’ndan iki kitap geldi. Bunların ilki California Üniversitesi’nde İngilizce Profesörü olarak görev yapan, Charles E. May’in Poe’nun kısa öyküleri üzerine kaleme aldığı kuramsal bir çalışmaydı. Kitapta hem May’in hem de Poe üzerine çalışan diğer araştırmacıların oldukça yararlı kritiklerini bulabilirsiniz. İkinci çalışmanın odağında ise, Çeviribilim Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Oğuz Baykara’nın The Raven’a yaptığı yeni bir çeviri yer alıyor. Bu çevirinin yanı sıra söz konusu şiirin yazım sürecine dair Poe’nun kaleme aldığı ünlü makale de içeriğe eklenmiş durumda.
Bu ülkede yayıncılığın en büyük sorunlardan biri biyografilerin nadir rastlanan kitaplar olmasıdır. Nedenini tam olarak anlamış değilim, ama kesinlikle bir kısırlık olduğu açık. Poe da bu kısırlıktan payını alanlardan biri. Onun kadar bilindik ve çok okuru olan bir yazarın, herhangi bir biyografisinin bugüne kadar yayımlanmamış olması büyük bir eksiklikti elbette. Hâlbuki trajik ve gizemli bir yaşamı ve dolayısıyla şimdiye dek kaleme alınmış pek çok biyografisi var Poe’nun. Yapı Kredi Yayınları bu boşluğu ünlü İngiliz yazar Peter Ackroyd’un çalışmasıyla (Poe: A Life Cut Short, 2008) bir nebze olsun doldurmaya çalışıyor. Hem nispeten yeni bir biyografi olması hem de Ackroyd’un kendi adıma çok sevdiğim bir yazar olması hasebiyle, iyi bir seçim yapıldığını düşünüyorum. Gotik-biyografik unsurlar taşıyan pek çok romanın sahibi ve iyi bir biyografi yazarı olarak Poe’nun biyografisini Ackroyd’un kaleme almış olması beklenirdi doğrusu.
Evet, Poe ve bir hayat öyküsü! 1809 yılında, Boston’da bir pansiyonda toy gözlerini, bu yaşlı dünyaya ilk kez açtı Edgar Allan Poe ve Kafka'nınki gibi kırk yıllık kasvetli bir yaşam geldi ardından ve karanlık, çürüme ve Kızıl Ölüm her şeye, her yere egemen oldu. "Tanrının bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum, ama onu kederle boğdu," demişti sonuna yakın. Baudelaire’in onun hakkındaki satırları bazen bir ağıt gibi çınlar ve ABD’nin Poe için geniş bir hapishaneden başka bir şey olmadığını öne sürer o yazılarda. Baudelaire’e hak vermeliyiz, zîrâ haddinden fazla mutsuzluk ve trajedi sahnelenmiştir Poe’nun çevresinde. Boşa giden umutlarla ve beklentilerle dolu bir yaşamdır onunki ve belki fazla uzun sürmemiş olması da garip bir tesellidir.
Kısa öykü yazınına kazandırmış olduğu keyfiyet değerlendirilince, Poe’nun modern imgelemin habercisi diye nitelenmesinin boşuna olmadığı görülecektir. Borges onun fantastik öykülere daha önce olmayan bir ciddiyet kattığından bahsederken önemli ölçüde haklı görünür. Poe’nun öykü kahramanlarında hem kendine hem başkalarına karşı yabancılaşmanın oldukça erken örneklerine rastlarız. Bunlar, özellikle daha karanlık öykülerinde marazî bir içe bakış ile lanetlenmiş, ruhsal olarak oldukça gergin ve duygusal kişilerken, diğer bazı öykülerinde ise fazlasıyla analitik bir zihin sergileyen soğukkanlı tiplerdir ve biliyoruz ki bu iki temelden farklı karakter özelliği Poe’nun kişiliğinde mündemiçtirler. Kısa ömrünün izlerine odaklandığımızda, özel yaşamında son derece hissî ve kendisine karşı acımasız bir Poe’ya şahit olurken, kalemi eline aldığında, matematik bir kesinlik arayışında, tinsel olandan çok ussal olana kıymet veren başka bir Poe buluruz karşımızda. Çehresi gibi asimetrik bir ruh!
Edgar Allan Poe henüz hayattayken Amerika’nın genelinde çoğu zaman silik bir isimden fazlası değildi. Eleştirmen olarak acımasızdı ve dergilerde yayımladığı yazılar epeyce polemiğe konu olduğu için bu alanda kısmî bir ünü olduğu söylenebilir, fakat genelde iyi bir ün değildi bu. Bir şair olarak ise ancak The Raven’la öne çıkabilmiştir. Aslında bu uzun şiirle(ki en sevdiğim şiirlerden biridir) küçük bir fenomene dönüştüğü bile iddia edilebilir. Poe’nun, şiirini kendisinin okuduğu toplantıların çok etkileyici bir atmosferi olduğu anlatıla gelmiştir. Fakat Kuzgun’la kazandığı bu geç gelen ünün, diğer öykü ve şiirlerinin hakettiği değeri bulmasına pek bir fayda sağladığı söylenemez. Öyle ki, yayımladığı tüm şiir ve öykülerinden epi-topu 300 dolar kadar kazanabildiğini biliyoruz.
Öykülerindeki derinliği gerçekten ilk fark edenler başta Baudelaire olmak Fransız sembolistleri olmuşlardır. Baudelaire bu öyküleri “düş gibi derin ve parıltılı, kristal kadar esrarlı ve kusursuz,” diye tanımlayacaktır. Sembolistlerin onunla bu denli yakından ilgilenmesinin çok makûl nedenleri vardır elbette. Poe sembolistlerin sevdiği üzere yazma felsefesini biçimi önceleyen bir perspektif üzere kurgular. Yine 20. yüzyıl ortalarından itibaren Poe’ya karşı dünya ölçeğinde bir kuramsal ilgi uyandığını görüyoruz. Zamanla yapıtlarındaki kurgusal ve biçimsel zenginlikler yanında, metin ve hakikat meselesine dair düşünceleri de öne çıkmıştır. Bu noktada özellikle post-yapısalcıların Poe’ya ilgi duyması beklenmeliydi ve öyle de olmuştur zaten.
Buraya kadar bahsettiğimiz metinlere ek olarak, NTV Yayınları da Poe’nun meşhur korku öykülerinden oluşan Nevermore adlı çizgi-romanı okurların beğenisine sundu. Çizgi-romandan konu açılmışken iyi bir çizgi-roman okuru olmadığımı itiraf etmeliyim. İlkokulda İtalyan menşeili çizgi-romanlarla başlayan ilgim, ortaokulun sonuyla birlikte neredeyse sıfırı tüketmişti. Sonradan da ilgi ve alakam Sandman ve Sincity gibi seçmece örneklerin ötesine pek geçmedi ne yazık ki. Yalnız bu aralar çizgi-roman konusunda biraz daha kararlıyım. Lâl Kitap’ın 50 ve 60’larda James Warren’ın öncülüğünde basılan Creepy ve Eerie serisinin toplu koleksiyon baskılarını yayımlıyor olması da bu açıdan iyi bir motivasyon kaynağı oldu. Okuyabilme imkânı bulduğum kadarıyla hem çizimleri beğendiğimi, hem de muhtevayı oluşturan klasik korku öykülerini keyifli bulduğumu söylemeliyim. Öykülerin özgün olduğu söylenemez elbette, fakat bütün o klişe kurgularına rağmen, tavizsiz ölçüde acımasız ve eğlenceliler. Fiyat açısından cep dostu sayılmazlar, ama klasik korku öykülerinden hoşlananlara küçük bir terapi niyetine öneriyorum yine de(!...)
Başlarken Poe üzerine yayınlarda bir artış olduğunu söyleyerek başladık, fakat aslında genel olarak bilim-kurgu ve fantastik edebiyata dair yeni bir hareketlilik olduğunu görmek de mümkün. Gözüme çarpanların üzerinden şöyle bir hızla geçebiliriz sanırım. Altıkırkbeş kalburüstü bir fantezi olan, Orson Scott Card’ın Alvin Maker serisini yayımlamaya başladı. Öte yandan Abis Yayınları da Robert J. Sawyer’ın The Neanderthal Parallax serisine el atmış gözüküyor. Bu serinin ilk kitabı olan Hominids’in Hugo ödüllü sahibi olduğunu hatırlatmadan geçmeyelim. Ayrıca Yordam Yayınları gibi konuyla ilgisiz gözüken bir yayınevi, kendi duruşlarına uygun bir yazarın bütün metinlerini çevirmeye niyetli gözüküyor şu sıralar. Mevzu bahis yazar son dönemlerin en parlak isimlerinden biri olan China Miéville elbette. Henüz kendisiyle tanışmamış olanlara muhakkak öneriyorum. Miéville’i şimdilik kısa geçeceğim, zîrâ başka bir zaman ona tekrar dönmek niyetindeyim.
Metis’ten Ursula K. Le Guin metinleri gelmeye devam ediyor. Lavinia’dan sonra, biraz geç de olsa The Lathe of Heaven da çevrildi sonunda. Ayrıca Ayrıntı Yayınları da Le Guin’in The Wind’s Twelve Quarters adlı öykü derlemesini Rüzgârın On İki Köşesi başlığıyla yayımladı. Yazarın ilk öyküsü de dâhil, en iyi öykülerinden oluşturulmuş bir metin bu. Okumanızı isterim; Omelas’ı Bırakıp Gidenler adlı o çarpıcı öyküyü henüz okumayanlar için bunu özellikle isterim. Metis’ten fazla uzaklaşmadan bir hatırlatma daha yapayım. Bülent Somay’ın eski güzel günlerde yaptığı bir derleme olan Asker Kaçağı, Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri’nin yeni bir basımı 20 yıl sonra olsa da tekrar yapıldı. Epey bir zamandır sadece ikinci el bulunabiliyordu ki, ben de ikinci elden almıştım vakti zamanında. Anti-militarist ruhuna iyi bakmak isteyenler için önerim olsun o da.
İthaki fantastik edebiyat alanında sürekli hareket halinde bir yayınevi, en son gördüğüm kadarıyla Robert Silverberg’in Dying Inside adlı Hugo ve Locus ödüllü kitabını hazırladılar. Yeni basımlar da var İthaki’de. Neil Gaiman’dan American Gods bunlardan biri, Mervyn Peake’in Gormenghast serisinin ilk kitabı olan Titus Groan’da diğeri. Gormenghast’ı çok arayan olduğunu biliyorum, dolayısıyla onlar için iyi bir haber bu.
Sırada Stephen King var. Epey bir zamandır King okuduğum söylenemezdi belki, ama ben okumuyorum diye King yazmayı bırakmış değildi. Aksine daha çıkmadan çoksatar hâle gelen tuğla kalınlığındaki kitaplarından harıl harıl yazmaya devam ediyor. Bunların sonuncusu olan Under the Dome(Kubbenin Altında), yeniden King’e dönüp bakmamı sağladı. İyi ki de dönüp bakmışım, çünkü gerçekten okunası bir kitap olmuş.
Yazarın diğer romanlarından epey alışık olduğumuz gibi yine Maine bölgesindeyiz ve Chester’s Mill kasabasının etrafında beliren son derece tuhaf, saydam ve aşılamaz görünen bir kubbenin içindeyiz. Başlangıçta sanki bir deneyle karşı karşıyayız: meçhul varlıklar küçük bir Amerikan kasabasını geçit vermeyen bir kubbeyle etrafından tamamen tecrit etmiş ve içerideki insan-kobayların nasıl davranacağını merak ediyorlar gibi... King bu sefer ondan beklenmeyecek kadar politik bir metin kaleme almış. Karakterden karaktere atlarken(ki bu King’in ustası olduğu bir alan) Chester’s Mill’in kendi hâlinde sıradan bir kasabadan, önce nasıl düşük yoğunluklu bir mücadeleye, oradan da bir cehenneme doğru evrilebileceğini, bu değişimi potansiyel olarak zaten içinde barındırdığını görmemizi istiyor roman. Amerika’nın kırsalında, görünüşte herkesin aynı takımı desteklediği kasabaların gündelik yaşamına ve insan ilişkilerine dair açık ya da örtük eleştirilerle kurulu bir metin Under the Dome. Fakat sadece bu kadar mı? Chester’s Mill’deki, büyük bir kubbe altında var olan küçük bir kubbe ve altında gördüklerimiz de, arzın üzerinde ve aynı gök kubbe altında tecrit edilmiş insanoğlu için bir şeyler söylemeye vâkıf değil mi?
Bu arada en çok konuşulan kitaplardan biri de, dizisi hasebiyle George R. R. Martin’in A Song of Ice and Fire serisi oldu elbette. Yazılı hâlde rüştünü kanıtlamış olan serinin dizisinin başarılı olup olamayacağı merak konusuydu. Ne de olsa Yüzüklerin Efendisi dışında fantastik metinlerin sinema ya da TV uyarlamaları pek de iç açıcı olmamıştı şimdiye kadar. Fakat Game of Thrones’un tanıtım bölümünü seyrettiğim zaman başarılı olacağına dair bir izlenim edinmiştim. Çok özenli bir çalışma yapıldığı görülebiliyordu. Sonrasında, dizi yayınlanmaya başladığında gördüğüm şey beklentilerimi bile aştı diyebilirim. Öyle ki, dizi nâmına gördüğüm en iyi yapım budur diyebilirim. Yazarın da katkısı ile mümkün olduğunca iyi bir uyarlama olması için epey çaba sarf edilmiş ve sonuçta ortaya oyunculuklardan mekânlara varıncaya kadar iyi kotarılmış ciddi bir görsel epik çıkarılmış. Hakkında kayda değer tek sorun ilk sezonunun çok kısa sürmüş olmasıdır. Dolayısıyla yeni sezonunu merakla bekliyorum, pek çok kişi gibi, zîrâ kış geliyor. Elbette henüz seyretmeyenlere sabredip görsel olandan evvel yazılı kısmına öncelik vermelerini tavsiye edeceğim.
Ve son olarak Patrick Rothfuss’un The Name of the Wind adlı eserinden mutlaka uzun uzun söz etmeliyiz. Söz konusu metin The Kingkiller Chronicle serisinin ilk kitabı olma özelliği taşıyor. Dahası yazarın da ilk kitabı olmasına rağmen, o kadar iyi ki, Rothfuss’u bu alanda son birkaç senenin gözde yazarlarından biri hâline getirmiş gözüküyor.
Roman birinci elden anlatılan bir kronik biçiminde tasarlanmış. Kvothe isimli ana karakterimizin kendi ağzından dökülen hayat öyküsünden ibaret bir öykü var elimizde. Anlatı tek bir karakterin etrafında aktığı için, diğer bütün karakterler ona nispetle çok daha ikincil rollerdeler. Elbette böyle bir anlatının, okuyucusunun ilgisini devamlı kılabilmek için güçlü bir karakterizasyona ihtiyacı olacaktır ve Rothfuss’un bu görevin altından başarıyla kalkmış olduğunu söyleyebiliriz.
Öykü ölmeyi bekleyen bir adamın ağzından dökülürken, içinde bulunduğu dünyanın gizemini çözme peşinde bir çocuğun, bazen trajik, bazen fazlasıyla komik ama hep merakla sarmalanmış yolculuğunun peşine takılıyoruz. Kvothe oldukça dengeli çizilmiş bir karakter ve yolculuk boyunca onu izlememiz yönünde bizi motive eden merak ve gerilim öğeleri de iyi bir macerada olması gereken sınırlar içinde. Böyle bir romandan bekleneceği gibi ana karakterimiz eşsiz bir yeteneğe sahip, fakat buna rağmen kendisine atfedilen kahramanlığı asla kusursuz değil. Çaresizliğin aşıladığı cesaret yanında, aptallıkla birlikte çıkagelen şansla da yoğrulmuş bir ün onunki.
Abartıya kaçmayan, yer yer dokunaklı ve lirik bir tarzı var Rothfuss’un. Bu üslûbu özellikle sevdiğimi söylemeliyim. Hüzün duygusunu hissetmediğim bir öykünün benim nezdimde işi gerçekten zordur. Beni anlatıya bağlayan en sağlam katmanlardan biridir hüzün. Dolayısıyla kitabın çok daha trajik olan ilk yarısı olmasaydı onu bu denli sevmem mümkün olamazdı. Yeri gelmişken, olumsuz bir eleştiri olarak, kitabın son kısmının bir miktar tekrara ve monotonluğa doğru savrulduğu yönünde bir izlenim taşıdığımı söyleyebilirim, ama bu eleştiriyi abartmamalıyım, zîrâ temposu genel olarak sorunsuz.
Fantastik edebiyat denilince akla ilk gelen öğelerden biri elbette büyü olacak ve onun anlatıya nasıl yedirildiği meselesi önem kazanacaktır. Neyse ki, kitapta bu bağlamda da abartıya yer verilmediğini görüyoruz. Rothfuss’un alternatif gerçekliğinde sempati adını verdiği olgunun ciddi bir karmaşıklığı, tutarlı bir iç mantığı var gibi gözüküyor ve sınırları da iyi belirlenmiş durumda. Yazarın büyü konusundaki seçimini ve başarısını analiz etmek için, üniversite eğitimine (uzun sürmemiş olsa da) kimya mühendisliği ile başladığının altını çizmek anlamlı olabilir belki de.
Patrick Rothfuss’un karakter yaratma(ve akıcı diyaloglar yazma) konusunda yetkin olduğuna şimdiye kadar yeterince değindik sanırım. Acaba alternatif bir dünya tasarlama ve onu okurun zihnine nakşetme konusunda ne âlemde? Açık söylemeliyim, bu noktada en azından karakterizasyon bağlamında olduğu kadar parlak bir başarı gördüğümü iddia edemem. Kesinlikle yetersiz değil, ama öte yandan çarpıcı da değil. Rothfuss’un mekân tasarımı ve betimleme gücü şimdilik hafızamda derin izler bırakmayı ve bu yönde imgelemimi harekete geçirmeyi yeterince başaramadı. Belki, -o da kısmen- Tarbean bölümü hâriç. Bu sonucun ortaya çıkmasında, söz konusu kurgusal dünyanın bildiğimiz dünyaya fazlaca yabancı olmayan bir gerçeklik düzleminde inşa edilmesinin de payı vardır şüphesiz.
Konu betimleme gücünden açılmışken, yazarın röportajlarının birinde okuduğum bir bölümü tartışmalıyım burada. Rothfuss uzun betimlemelerin Tolkien’den haleflerine miras kaldığını ve bundan hoşlanmadığını söylüyor söz konusu röportajında ve Yüzüklerin Efendisi’nin ilk iki yüz sayfasını ağır bulduğunu da ekliyor sözlerine. Tabiî bu tespitlere katılmam mümkün değil. Kaldı ki, yeni tespitler de değiller ve daha önce duyduğumda genelde kötü bir okurla karşı karşıya olduğumu düşünmüşümdür hep. Problem şu ki, Rothfuss’un ağır bulduğu bölümler benim için kitabın en sevdiğim bölümleri arasında yer alıyor. Yüzüklerin Efendisi’nden o ilk iki yüz sayfayı çıkardığınız ya da akıcı olsun diye kesip biçmeye kalkıştığınız takdirde, anlatının geneli kıymetinden çok şey yitirirdi. Açık ki, Tolkien öyküyü olabildiğince sadeleştirmek ya da anlatıyı akıcı kılmak gibi bir motivasyon eşliğinde çalışmamıştır. Onun, kitabını kısaltmalarını isteyen bir yayınevini çok zor bir durumda olmasına rağmen reddettiğini iyi biliyoruz. Kaldı ki, Rothfuss Tolkien konusunda haklıysa, Gormenghast üçlemesi tamamen okunamaz demektir.
Bu anlaşmazlık bir yana dursun, başka bir röportajında en sevdiği kitabın Peter S. Beagle’ın Last Unicorn’u olduğunu söyleyen(ki ben de çok severim onu) Rothfuss’un kaleminden genel olarak oldukça hoşlandığımı söylemeliyim. Bütünü değerlendirildiğinde, Rüzgârın Adı seleflerinin çoğundan çok daha iyi bir çalışma. Okurunu hayata dair zorluklar ve insan olmaya dair incelikli duygularla örülmüş hoş(ve nahoş) bir yolculuğa çıkmaya davet eden bu kitabın ileri de öneri listelerinin müdavimi olacağına da pek şüphe yok.
Keyifli okumalar...
(Buraya kadar azimle okuduysanız, birazcık keyfi kesinlikle hak ediyorsunuz zaten.)
Bu ülkede yayıncılığın en büyük sorunlardan biri biyografilerin nadir rastlanan kitaplar olmasıdır. Nedenini tam olarak anlamış değilim, ama kesinlikle bir kısırlık olduğu açık. Poe da bu kısırlıktan payını alanlardan biri. Onun kadar bilindik ve çok okuru olan bir yazarın, herhangi bir biyografisinin bugüne kadar yayımlanmamış olması büyük bir eksiklikti elbette. Hâlbuki trajik ve gizemli bir yaşamı ve dolayısıyla şimdiye dek kaleme alınmış pek çok biyografisi var Poe’nun. Yapı Kredi Yayınları bu boşluğu ünlü İngiliz yazar Peter Ackroyd’un çalışmasıyla (Poe: A Life Cut Short, 2008) bir nebze olsun doldurmaya çalışıyor. Hem nispeten yeni bir biyografi olması hem de Ackroyd’un kendi adıma çok sevdiğim bir yazar olması hasebiyle, iyi bir seçim yapıldığını düşünüyorum. Gotik-biyografik unsurlar taşıyan pek çok romanın sahibi ve iyi bir biyografi yazarı olarak Poe’nun biyografisini Ackroyd’un kaleme almış olması beklenirdi doğrusu.
Evet, Poe ve bir hayat öyküsü! 1809 yılında, Boston’da bir pansiyonda toy gözlerini, bu yaşlı dünyaya ilk kez açtı Edgar Allan Poe ve Kafka'nınki gibi kırk yıllık kasvetli bir yaşam geldi ardından ve karanlık, çürüme ve Kızıl Ölüm her şeye, her yere egemen oldu. "Tanrının bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum, ama onu kederle boğdu," demişti sonuna yakın. Baudelaire’in onun hakkındaki satırları bazen bir ağıt gibi çınlar ve ABD’nin Poe için geniş bir hapishaneden başka bir şey olmadığını öne sürer o yazılarda. Baudelaire’e hak vermeliyiz, zîrâ haddinden fazla mutsuzluk ve trajedi sahnelenmiştir Poe’nun çevresinde. Boşa giden umutlarla ve beklentilerle dolu bir yaşamdır onunki ve belki fazla uzun sürmemiş olması da garip bir tesellidir.
Kısa öykü yazınına kazandırmış olduğu keyfiyet değerlendirilince, Poe’nun modern imgelemin habercisi diye nitelenmesinin boşuna olmadığı görülecektir. Borges onun fantastik öykülere daha önce olmayan bir ciddiyet kattığından bahsederken önemli ölçüde haklı görünür. Poe’nun öykü kahramanlarında hem kendine hem başkalarına karşı yabancılaşmanın oldukça erken örneklerine rastlarız. Bunlar, özellikle daha karanlık öykülerinde marazî bir içe bakış ile lanetlenmiş, ruhsal olarak oldukça gergin ve duygusal kişilerken, diğer bazı öykülerinde ise fazlasıyla analitik bir zihin sergileyen soğukkanlı tiplerdir ve biliyoruz ki bu iki temelden farklı karakter özelliği Poe’nun kişiliğinde mündemiçtirler. Kısa ömrünün izlerine odaklandığımızda, özel yaşamında son derece hissî ve kendisine karşı acımasız bir Poe’ya şahit olurken, kalemi eline aldığında, matematik bir kesinlik arayışında, tinsel olandan çok ussal olana kıymet veren başka bir Poe buluruz karşımızda. Çehresi gibi asimetrik bir ruh!
Edgar Allan Poe henüz hayattayken Amerika’nın genelinde çoğu zaman silik bir isimden fazlası değildi. Eleştirmen olarak acımasızdı ve dergilerde yayımladığı yazılar epeyce polemiğe konu olduğu için bu alanda kısmî bir ünü olduğu söylenebilir, fakat genelde iyi bir ün değildi bu. Bir şair olarak ise ancak The Raven’la öne çıkabilmiştir. Aslında bu uzun şiirle(ki en sevdiğim şiirlerden biridir) küçük bir fenomene dönüştüğü bile iddia edilebilir. Poe’nun, şiirini kendisinin okuduğu toplantıların çok etkileyici bir atmosferi olduğu anlatıla gelmiştir. Fakat Kuzgun’la kazandığı bu geç gelen ünün, diğer öykü ve şiirlerinin hakettiği değeri bulmasına pek bir fayda sağladığı söylenemez. Öyle ki, yayımladığı tüm şiir ve öykülerinden epi-topu 300 dolar kadar kazanabildiğini biliyoruz.
Öykülerindeki derinliği gerçekten ilk fark edenler başta Baudelaire olmak Fransız sembolistleri olmuşlardır. Baudelaire bu öyküleri “düş gibi derin ve parıltılı, kristal kadar esrarlı ve kusursuz,” diye tanımlayacaktır. Sembolistlerin onunla bu denli yakından ilgilenmesinin çok makûl nedenleri vardır elbette. Poe sembolistlerin sevdiği üzere yazma felsefesini biçimi önceleyen bir perspektif üzere kurgular. Yine 20. yüzyıl ortalarından itibaren Poe’ya karşı dünya ölçeğinde bir kuramsal ilgi uyandığını görüyoruz. Zamanla yapıtlarındaki kurgusal ve biçimsel zenginlikler yanında, metin ve hakikat meselesine dair düşünceleri de öne çıkmıştır. Bu noktada özellikle post-yapısalcıların Poe’ya ilgi duyması beklenmeliydi ve öyle de olmuştur zaten.
Buraya kadar bahsettiğimiz metinlere ek olarak, NTV Yayınları da Poe’nun meşhur korku öykülerinden oluşan Nevermore adlı çizgi-romanı okurların beğenisine sundu. Çizgi-romandan konu açılmışken iyi bir çizgi-roman okuru olmadığımı itiraf etmeliyim. İlkokulda İtalyan menşeili çizgi-romanlarla başlayan ilgim, ortaokulun sonuyla birlikte neredeyse sıfırı tüketmişti. Sonradan da ilgi ve alakam Sandman ve Sincity gibi seçmece örneklerin ötesine pek geçmedi ne yazık ki. Yalnız bu aralar çizgi-roman konusunda biraz daha kararlıyım. Lâl Kitap’ın 50 ve 60’larda James Warren’ın öncülüğünde basılan Creepy ve Eerie serisinin toplu koleksiyon baskılarını yayımlıyor olması da bu açıdan iyi bir motivasyon kaynağı oldu. Okuyabilme imkânı bulduğum kadarıyla hem çizimleri beğendiğimi, hem de muhtevayı oluşturan klasik korku öykülerini keyifli bulduğumu söylemeliyim. Öykülerin özgün olduğu söylenemez elbette, fakat bütün o klişe kurgularına rağmen, tavizsiz ölçüde acımasız ve eğlenceliler. Fiyat açısından cep dostu sayılmazlar, ama klasik korku öykülerinden hoşlananlara küçük bir terapi niyetine öneriyorum yine de(!...)
***
Başlarken Poe üzerine yayınlarda bir artış olduğunu söyleyerek başladık, fakat aslında genel olarak bilim-kurgu ve fantastik edebiyata dair yeni bir hareketlilik olduğunu görmek de mümkün. Gözüme çarpanların üzerinden şöyle bir hızla geçebiliriz sanırım. Altıkırkbeş kalburüstü bir fantezi olan, Orson Scott Card’ın Alvin Maker serisini yayımlamaya başladı. Öte yandan Abis Yayınları da Robert J. Sawyer’ın The Neanderthal Parallax serisine el atmış gözüküyor. Bu serinin ilk kitabı olan Hominids’in Hugo ödüllü sahibi olduğunu hatırlatmadan geçmeyelim. Ayrıca Yordam Yayınları gibi konuyla ilgisiz gözüken bir yayınevi, kendi duruşlarına uygun bir yazarın bütün metinlerini çevirmeye niyetli gözüküyor şu sıralar. Mevzu bahis yazar son dönemlerin en parlak isimlerinden biri olan China Miéville elbette. Henüz kendisiyle tanışmamış olanlara muhakkak öneriyorum. Miéville’i şimdilik kısa geçeceğim, zîrâ başka bir zaman ona tekrar dönmek niyetindeyim.
Metis’ten Ursula K. Le Guin metinleri gelmeye devam ediyor. Lavinia’dan sonra, biraz geç de olsa The Lathe of Heaven da çevrildi sonunda. Ayrıca Ayrıntı Yayınları da Le Guin’in The Wind’s Twelve Quarters adlı öykü derlemesini Rüzgârın On İki Köşesi başlığıyla yayımladı. Yazarın ilk öyküsü de dâhil, en iyi öykülerinden oluşturulmuş bir metin bu. Okumanızı isterim; Omelas’ı Bırakıp Gidenler adlı o çarpıcı öyküyü henüz okumayanlar için bunu özellikle isterim. Metis’ten fazla uzaklaşmadan bir hatırlatma daha yapayım. Bülent Somay’ın eski güzel günlerde yaptığı bir derleme olan Asker Kaçağı, Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri’nin yeni bir basımı 20 yıl sonra olsa da tekrar yapıldı. Epey bir zamandır sadece ikinci el bulunabiliyordu ki, ben de ikinci elden almıştım vakti zamanında. Anti-militarist ruhuna iyi bakmak isteyenler için önerim olsun o da.
İthaki fantastik edebiyat alanında sürekli hareket halinde bir yayınevi, en son gördüğüm kadarıyla Robert Silverberg’in Dying Inside adlı Hugo ve Locus ödüllü kitabını hazırladılar. Yeni basımlar da var İthaki’de. Neil Gaiman’dan American Gods bunlardan biri, Mervyn Peake’in Gormenghast serisinin ilk kitabı olan Titus Groan’da diğeri. Gormenghast’ı çok arayan olduğunu biliyorum, dolayısıyla onlar için iyi bir haber bu.
Sırada Stephen King var. Epey bir zamandır King okuduğum söylenemezdi belki, ama ben okumuyorum diye King yazmayı bırakmış değildi. Aksine daha çıkmadan çoksatar hâle gelen tuğla kalınlığındaki kitaplarından harıl harıl yazmaya devam ediyor. Bunların sonuncusu olan Under the Dome(Kubbenin Altında), yeniden King’e dönüp bakmamı sağladı. İyi ki de dönüp bakmışım, çünkü gerçekten okunası bir kitap olmuş.
Yazarın diğer romanlarından epey alışık olduğumuz gibi yine Maine bölgesindeyiz ve Chester’s Mill kasabasının etrafında beliren son derece tuhaf, saydam ve aşılamaz görünen bir kubbenin içindeyiz. Başlangıçta sanki bir deneyle karşı karşıyayız: meçhul varlıklar küçük bir Amerikan kasabasını geçit vermeyen bir kubbeyle etrafından tamamen tecrit etmiş ve içerideki insan-kobayların nasıl davranacağını merak ediyorlar gibi... King bu sefer ondan beklenmeyecek kadar politik bir metin kaleme almış. Karakterden karaktere atlarken(ki bu King’in ustası olduğu bir alan) Chester’s Mill’in kendi hâlinde sıradan bir kasabadan, önce nasıl düşük yoğunluklu bir mücadeleye, oradan da bir cehenneme doğru evrilebileceğini, bu değişimi potansiyel olarak zaten içinde barındırdığını görmemizi istiyor roman. Amerika’nın kırsalında, görünüşte herkesin aynı takımı desteklediği kasabaların gündelik yaşamına ve insan ilişkilerine dair açık ya da örtük eleştirilerle kurulu bir metin Under the Dome. Fakat sadece bu kadar mı? Chester’s Mill’deki, büyük bir kubbe altında var olan küçük bir kubbe ve altında gördüklerimiz de, arzın üzerinde ve aynı gök kubbe altında tecrit edilmiş insanoğlu için bir şeyler söylemeye vâkıf değil mi?
Bu arada en çok konuşulan kitaplardan biri de, dizisi hasebiyle George R. R. Martin’in A Song of Ice and Fire serisi oldu elbette. Yazılı hâlde rüştünü kanıtlamış olan serinin dizisinin başarılı olup olamayacağı merak konusuydu. Ne de olsa Yüzüklerin Efendisi dışında fantastik metinlerin sinema ya da TV uyarlamaları pek de iç açıcı olmamıştı şimdiye kadar. Fakat Game of Thrones’un tanıtım bölümünü seyrettiğim zaman başarılı olacağına dair bir izlenim edinmiştim. Çok özenli bir çalışma yapıldığı görülebiliyordu. Sonrasında, dizi yayınlanmaya başladığında gördüğüm şey beklentilerimi bile aştı diyebilirim. Öyle ki, dizi nâmına gördüğüm en iyi yapım budur diyebilirim. Yazarın da katkısı ile mümkün olduğunca iyi bir uyarlama olması için epey çaba sarf edilmiş ve sonuçta ortaya oyunculuklardan mekânlara varıncaya kadar iyi kotarılmış ciddi bir görsel epik çıkarılmış. Hakkında kayda değer tek sorun ilk sezonunun çok kısa sürmüş olmasıdır. Dolayısıyla yeni sezonunu merakla bekliyorum, pek çok kişi gibi, zîrâ kış geliyor. Elbette henüz seyretmeyenlere sabredip görsel olandan evvel yazılı kısmına öncelik vermelerini tavsiye edeceğim.
***
Ve son olarak Patrick Rothfuss’un The Name of the Wind adlı eserinden mutlaka uzun uzun söz etmeliyiz. Söz konusu metin The Kingkiller Chronicle serisinin ilk kitabı olma özelliği taşıyor. Dahası yazarın da ilk kitabı olmasına rağmen, o kadar iyi ki, Rothfuss’u bu alanda son birkaç senenin gözde yazarlarından biri hâline getirmiş gözüküyor.
Roman birinci elden anlatılan bir kronik biçiminde tasarlanmış. Kvothe isimli ana karakterimizin kendi ağzından dökülen hayat öyküsünden ibaret bir öykü var elimizde. Anlatı tek bir karakterin etrafında aktığı için, diğer bütün karakterler ona nispetle çok daha ikincil rollerdeler. Elbette böyle bir anlatının, okuyucusunun ilgisini devamlı kılabilmek için güçlü bir karakterizasyona ihtiyacı olacaktır ve Rothfuss’un bu görevin altından başarıyla kalkmış olduğunu söyleyebiliriz.
Öykü ölmeyi bekleyen bir adamın ağzından dökülürken, içinde bulunduğu dünyanın gizemini çözme peşinde bir çocuğun, bazen trajik, bazen fazlasıyla komik ama hep merakla sarmalanmış yolculuğunun peşine takılıyoruz. Kvothe oldukça dengeli çizilmiş bir karakter ve yolculuk boyunca onu izlememiz yönünde bizi motive eden merak ve gerilim öğeleri de iyi bir macerada olması gereken sınırlar içinde. Böyle bir romandan bekleneceği gibi ana karakterimiz eşsiz bir yeteneğe sahip, fakat buna rağmen kendisine atfedilen kahramanlığı asla kusursuz değil. Çaresizliğin aşıladığı cesaret yanında, aptallıkla birlikte çıkagelen şansla da yoğrulmuş bir ün onunki.
Abartıya kaçmayan, yer yer dokunaklı ve lirik bir tarzı var Rothfuss’un. Bu üslûbu özellikle sevdiğimi söylemeliyim. Hüzün duygusunu hissetmediğim bir öykünün benim nezdimde işi gerçekten zordur. Beni anlatıya bağlayan en sağlam katmanlardan biridir hüzün. Dolayısıyla kitabın çok daha trajik olan ilk yarısı olmasaydı onu bu denli sevmem mümkün olamazdı. Yeri gelmişken, olumsuz bir eleştiri olarak, kitabın son kısmının bir miktar tekrara ve monotonluğa doğru savrulduğu yönünde bir izlenim taşıdığımı söyleyebilirim, ama bu eleştiriyi abartmamalıyım, zîrâ temposu genel olarak sorunsuz.
Fantastik edebiyat denilince akla ilk gelen öğelerden biri elbette büyü olacak ve onun anlatıya nasıl yedirildiği meselesi önem kazanacaktır. Neyse ki, kitapta bu bağlamda da abartıya yer verilmediğini görüyoruz. Rothfuss’un alternatif gerçekliğinde sempati adını verdiği olgunun ciddi bir karmaşıklığı, tutarlı bir iç mantığı var gibi gözüküyor ve sınırları da iyi belirlenmiş durumda. Yazarın büyü konusundaki seçimini ve başarısını analiz etmek için, üniversite eğitimine (uzun sürmemiş olsa da) kimya mühendisliği ile başladığının altını çizmek anlamlı olabilir belki de.
Patrick Rothfuss’un karakter yaratma(ve akıcı diyaloglar yazma) konusunda yetkin olduğuna şimdiye kadar yeterince değindik sanırım. Acaba alternatif bir dünya tasarlama ve onu okurun zihnine nakşetme konusunda ne âlemde? Açık söylemeliyim, bu noktada en azından karakterizasyon bağlamında olduğu kadar parlak bir başarı gördüğümü iddia edemem. Kesinlikle yetersiz değil, ama öte yandan çarpıcı da değil. Rothfuss’un mekân tasarımı ve betimleme gücü şimdilik hafızamda derin izler bırakmayı ve bu yönde imgelemimi harekete geçirmeyi yeterince başaramadı. Belki, -o da kısmen- Tarbean bölümü hâriç. Bu sonucun ortaya çıkmasında, söz konusu kurgusal dünyanın bildiğimiz dünyaya fazlaca yabancı olmayan bir gerçeklik düzleminde inşa edilmesinin de payı vardır şüphesiz.
Konu betimleme gücünden açılmışken, yazarın röportajlarının birinde okuduğum bir bölümü tartışmalıyım burada. Rothfuss uzun betimlemelerin Tolkien’den haleflerine miras kaldığını ve bundan hoşlanmadığını söylüyor söz konusu röportajında ve Yüzüklerin Efendisi’nin ilk iki yüz sayfasını ağır bulduğunu da ekliyor sözlerine. Tabiî bu tespitlere katılmam mümkün değil. Kaldı ki, yeni tespitler de değiller ve daha önce duyduğumda genelde kötü bir okurla karşı karşıya olduğumu düşünmüşümdür hep. Problem şu ki, Rothfuss’un ağır bulduğu bölümler benim için kitabın en sevdiğim bölümleri arasında yer alıyor. Yüzüklerin Efendisi’nden o ilk iki yüz sayfayı çıkardığınız ya da akıcı olsun diye kesip biçmeye kalkıştığınız takdirde, anlatının geneli kıymetinden çok şey yitirirdi. Açık ki, Tolkien öyküyü olabildiğince sadeleştirmek ya da anlatıyı akıcı kılmak gibi bir motivasyon eşliğinde çalışmamıştır. Onun, kitabını kısaltmalarını isteyen bir yayınevini çok zor bir durumda olmasına rağmen reddettiğini iyi biliyoruz. Kaldı ki, Rothfuss Tolkien konusunda haklıysa, Gormenghast üçlemesi tamamen okunamaz demektir.
Bu anlaşmazlık bir yana dursun, başka bir röportajında en sevdiği kitabın Peter S. Beagle’ın Last Unicorn’u olduğunu söyleyen(ki ben de çok severim onu) Rothfuss’un kaleminden genel olarak oldukça hoşlandığımı söylemeliyim. Bütünü değerlendirildiğinde, Rüzgârın Adı seleflerinin çoğundan çok daha iyi bir çalışma. Okurunu hayata dair zorluklar ve insan olmaya dair incelikli duygularla örülmüş hoş(ve nahoş) bir yolculuğa çıkmaya davet eden bu kitabın ileri de öneri listelerinin müdavimi olacağına da pek şüphe yok.
Keyifli okumalar...
(Buraya kadar azimle okuduysanız, birazcık keyfi kesinlikle hak ediyorsunuz zaten.)






5 yorum var:
Ursule K. Leguin okumuyordum ne zamandır. Bu çeviri de vesile olur tekrardan okumama, özlemiştim de zaten.
Le Guin başkadır elbette. Düşsel dünyaların en duyarlı ve eleştirel kalemi, vicdanıdır o. Fakat diğer yazarlara ve kitaplara da bir şans tanı, çünkü gerçekten iyi metinler hepsi.
Poe okudum ama biyogrofi okumayı çok sevemiyorum şahsen. O yüzden şu an en azından düşünmüyorum. Çizgiroman ilgimi çekebilir gerçi de, çok öncelikli değil o da.
Stephen King'in bir kitabını okudum, Kemik Torbası mıydı adı tam hatırlamıyorum, çok sarmamıştı. O yüzden ona da bir önyargım mevcut. Bir de çok karşılaştığım bir yazar ismi olduğu için midir bilemiyorum hiç çekmiyor ilgimi.
Patrick Rothfuss'u hiç duymamıştım, ona bir şans tanıyabilirim, tabi elime para geçtiğinde heh.
Yayınevlerimiz neden biyografilere rağbet etmiyor anlıyoruz böylece(!)
King popüler bir isim ve hakkında olumsuz pek çok şey söylenebilir, fakat genele bakıldığında ultra çoksatar yazarlar arasında ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Kemik Torbası ortalama kitaplarından biridir. Onu boşver ve Kara Kule serisinin ucundan yakala mümkün olduğunda. Eğer o zaman da hoşlanmazsan, muhtemelen hiç hoşlanmayacaksın demektir.
Kara Kule serisi tavsiye edildi daha evvel de, seri diye başlamaya korktum açıkçası. Ama Stephen King okuyacaksam sanırım o seri olacak okuyacağım kitaplar.
Yorum Gönder