Şairler ve Şiirler Arasından...

11 Ağustos 2007 Cumartesi

Yalnızlık Bir Tarihtir

Yalnızlık bir tarihtir ikimiz
Dururuz odalarda bir giysi gibi
En kalın soluklarla çekiyor ipi
Kimbilir kimlere kalmışlığımız

Yalnızlık bir tarihtir sen misin
Bir geçmişi sürüp giden ak turna?
Ya benden önceydi ya da çok sonra
Bir halk türküsüne gül olan sesin

Yalnızlık bir tarihtir onlarla
Gök dediğin iki kuşun arası
Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası
Ansızın donuyor gül, bakışlarda

Hilmi Yavuz

***

Ellerin

aslı yok ayrıntılarda kaldık

yosun tutmuş dilim
anlamı yok artık sözcüklerin
yoruldum firavunların tarihini okumaktan
haçlara çarpa çarpa geçiyorum sokaklardan
saçlarım is ve katran
tabutum üstüne kar yağıyor

yalnızlığın dolunay vakti
yüzün nerde seçemiyorum günahtan
kuyularda çınlayan bakraçlar gibi
içimdeki gece de
şimdi ellerin üşümüştür hasretten
hayra yorulmaz düşlerimdesin
uçurum gibi uykularım
seni düşündüğümde

bir bir söndü lambalar
kan damlıyor saatlerden
gerçek değil birer yalandık
aslı yok ayrıntılarda kaldık

Arif Ay

***

Senin Bir Ceylan Gibi O Mahzun Bakışını

Senin bir ceylan gibi o mahzun bakışını
Ve ne varsa, öylesine yürekten sevdiğim o bakışta
Unutmadım, üst üste yığılan hüzünlü yıllarda
Fakat görüntün, zihnimde gitgide dumanlandı

Gün gelir, yürekte hüzün de söner artık
Ne mutluluğun, ne acıların olduğu bir yerde
Düşler de, anımsayışlar da silinir gitgide
Kalır sadece, her şeyi bağışlatan bir uzaklık...

Ivan Bunin

Bir Şiir...

30 Haziran 2007 Cumartesi

Et, kemik ve kandan müteşekkil bedenim yaz sıcaklarının etkisi ile genleşme ve olduğu yere yayılma eğilimi gösteriyor ve ruhen de kendimi yorgun hissediyorum bu günlerde. Dolayısıyla bir süredir bloga bir şeyler yazmak gelmiyor içimden. Lakin boş kalmasına da gönlüm elvermiyor. Bu yüzden farklı sulara açılıp Suriye'li şair Nizar Kabbani'nin şu güzelim şiiri ile rehavetten kaynaklanan bu boşluğu doldurayım diye arzuladım. Buyrunuz:


FİNCANI OKUYAN KADIN

Oturdu.. Umutlanarak ters çevrilmiş fincanımdan
gözlerinde korku belirdi ansızın
Dedi:
Ey oğul…hüzünlenme
Bu aşk sana yazılmış
Ey oğul
Ölene kadar tanıklar…
Aşka tapmaktan kim ölmüş
Fincanında…dünyanın korkusu dolu
Hayatın yolculuk ve savaşlarla...
Çok seveceksin ey oğul...
Çok öleceksin ey oğul...
Unutulan bütün topraklara aşık olacaksın..
Yenilen krallar gibi geri döneceksin..

Hayatınla, ey oğul, kadının..
Gözleri, suphanallah tapılacak cinsten
Ağzı..bir salkım üzüm gibi resmedilmiş
Gülücüğü, gül musikisi
Ancak senin gökyüzün bulutlu..
Ve yolların... bir kapalı... bir kapalı ki sorma

Ey oğul... kalbinin aşkıdır bu
Kasrın kulesinde uyuyan
Büyük bir kasır bu ey oğul
Köpekleri… ve askerleri dilsiz
Kalbin sultanıysa içinde uyuyor..
Kim girecek kaybolan taşlarından..
Kim tutacak ellerini… kucağından...
Surlara gömülen gözbebeklerini
Tırnaklarını kim çözecek belinden
Ey oğul...
Kaybolan... kaybolan... kaybolan…

Birçok yıldız... görüyorum
Ancak… bir okumaya başlasam
Fincanı tıpkı senin fincanına benziyor
Aynısı bilsen ey oğul
Hüznü senin hüznün aynısı
Kaderleriniz bir... yürüdüğü yol aynı
Aşk dolu… hançerin keskin ağzında
Gölgesi bir sedef gibi
Gölgesi dizili hüzün gibi
Kaderiniz aynı uykuya dalmış
Denizde aşkınız kopan dalgalarda
Parçalanarak... milyonlarca defa...
Yenilen krallar gibi geri dönerek...

Nizar KABBANİ

Dor Faidwen

30 Nisan 2007 Pazartesi

Bu tasarımı görünce resmen aç gözlülüğüm tuttu. Biraz düzenledim ve işte karşısınızda Dor Faidwen.

İçerik hakkında çok fazla bir şeyler söyleyemem ama kimbilir... Hem belki bakarsınız tamamen oraya taşınabiliriz.

Uzun Yürüyüş...

10 Ekim 2006 Salı

Ah vardığımızda,
Ah Lizbon'a vardığımızda,
Beyaz gemiler bekliyor olacak,
Ah vardığımızda...

"Hepimiz dünyanın dört bir yanından geldik," dedi yaşlı adam. "Büyük şehirlerden, küçük köylerden geldi insanlar. Yürüyüş Moskva Şehri'nde başladığı zaman dört bin kişi varmış ve Rusya denen yerin kenarına geldiklerinde, yedi bin kişi olmuşlar bile. Ve Avrupa denen büyük yeri bir uçtan bir uca geçmişler; ve yüzlerce yüzlerce insan katılmış Yürüyüş'e, aileler, tek başına gezen canlılar, genci, yaşlısı. Yakındaki kasabalardan gelmişler, okyanusların ötesindeki büyük kıtalardan gelmişler, Hindistan'dan, Afrika'dan. Getirebildikleri bütün yiyecekleri ve yiyecek alabilecekleri bütün değerli paralarını yanlarında getirmişler çünkü o kadar çok sayıdaki yürüyüşçünün her zaman yiyeceğe ihtiyacı olur. Kasabalardaki insalar yol kenarlarına dizilip yürüyüşçülerin yürüyüp gitmelerini seyretmiş ve bazen çocuklar ellerinde yiyecekten bir armağan veya kıymetli paralarla onlara koşarlarmış. Büyük ülkelerin orduları da yol kenarlarında durmuşlar, seyretmişler ve yürüyüşçüleri korumuşlar ve onlara, bu kadar kalabalık oldukları için tarlalara, ağaçlara, kasabalara zarar vermemeleri için göz kulak olmuşlar. Ve yürüyüşçüler şarkı söylemiş; ve bazen ordulardaki adamlar tüfeklerini bir kenara fırlatarak, gecenin karanlığında Yürüyüş'e katılmış. Yürümüşler, yürümüşler, yürümüşler. Geceleri konaklamışlar; sanki açık tarlalarda aniden büyük bir kasaba bitiveriyormuş gibi görünüyormuş, hep insanlardan oluşan. Yürümüşler, yürümüşler, yürümüşler: Fransa'nın tarlalarından, Almanya'nın tarlalarından, İspanya'nın yüksek yaylalarından, haftalarca yürümüşler ve sonunda varmışlar, on binlerin gücü, kıtanın sonuna ve denizin başlangıcına, gemiler için söz verilmiş olan yere Lisbon Şehri'ne varmışlar. Ve orada gemiler limanda demirlenmiş duruyorlarmış.

"İşte Uzun Yürüyüş buymuş. Ama bitmemiş, yolculuk yani! Gemilere binmişler, kendilerine kucak açacak olan Özgür Ülke'ye yelken açmak için. Ama artık çok fazlalarmış. Gemiler sadece iki bin kişiyi alabiliyormuş; onların sayısı ise yürüdükçe artmış da artmış, artık on bin kişilermiş. Ne yapacaklarmış? Sıkışmışlar, sıkışmışlar; daha çok yatak yapmışlar, büyük gemilerin bir odasına, iki kişiyi alacak bir odaya on kişiyi sıkıştırmışlar. Gemilerin kaptanları, Durun demiş, gemiye daha çok insan sıkıştıramazsınız, bu uzun yolculuk için yeterince su depomuz yok, hepiniz gemilere sığamazsınız. Böylece onlar da tekneler, kayıkçı tekneleri satın almışlar, yelkenli tekneler, motorlu tekneler; ve insanlar gelip, Benim teknemi kullanın, ben elli canı Özgür Ülke'ye götürürüm, demiş. İngiltere adında bir şehirden balıkçılar gelip, Benim teknemi kullanın, ben elli can alırım, demiş. Kimisi, o kadar büyük bir denizi geçmek için o küçük teknelerden korkmuş; o zaman bazıları geriye dönüp Uzun Yürüyüş'ten ayrılmışlar. Fakat onlara katılmak için hep yeni yeni insanlar geliyormuş, böylece sayıları fazlalaşıyormuş. Ve sonunda hepsi Lisbon limanından ayrılmışlar, müzikler çalınmış, rüzgâra kurdelalar bırakılmış ve denize açılan büyük gemiler ile küçük teknelerdeki insanlar hep birlikte şarkılar söylemişler.

"Denizde bir arada duramamışlar. Gemiler hızlı, kayıklar yavaşmış. Sekiz gün içinde gemiler, Kanamaerika ülkesindeki Montral limanına girmiş, Okyanus boyunca dizilmiş olan diğer tekneler daha sonra gelmiş; kimisi günler sonra, kimisi haftalar sonra. Benim annemle babam teknelerden birindeymiş. soylu bir hanımın, Özgür Ülke'ye gelebilmeleri için Barış İnsanları'na ödünç verdiği Anita isminde beyaz bir teknede. Teknede kırk kişi varmış. Onlar çok güzel günlerdi, diyordu annem. Hava güzelmiş, onlar da güvertede güneşin altında oturup, onlara vadedilen ülkede, Kanamaerika'nın kuzey kısımlarında dağlar arasındaki ülkede, Barış Şehri'ni nasıl kuracaklarını tasarlarlarmış.

"Fakat Montral'a vardıklarında, silahlı adamlar tarafından karşılanmışlar, alınmışlar ve hapishanelere konmuşlar; ve bütün öbürleri de oradaymış, büyük gemilerde olanlar, bütün insanlar, hapishane kamplarında bekleşiyorlarmış.

"Sayıları çok fazla demiş o ülkenin liderleri. İki bin olmaları gerekirken onlar on binmiş. O kadar çok insan için ne bir ülke, ne de bir yer varmış. Tehlikeli oluyorlarmış, o kadar çok oldukları için. Dünyanın her tarafından insanlar onlara katılmak için gelip duruyor, şehrin, hapishane kamplarının dışında konaklıyor ve barış şarkıları söylüyorlarmış. Brezilya'dan bile geliyorlarmış; onlar da Uzun Yürüyüş'lerini kuzeye, büyük kıtanın yukarısına doğru başlatmışlarmış. Kanamerika yöneticileri korkmuş. Düzeni korumanın veya bu kadar çok insanı doyurmanın hiçbir yolu olmadığını söylemişler. Bunun bir işgal olduğunu söylemişler. Barış'ın bir yalan olduğunu, gerçek olmadığını söylemişler çünkü onlar bunu anlamamışlar ve bunu istemiyorlarmış. Kendi halklarının Barış'a katılmak için onları terk ettiğini ve buna izin verilemeyeceğini çünkü onların hepsinin Cumhuriyet ile yirmi yıldır sürmüş olan ve hâlâ süren Uzun Savaş'ta savaşmaları gerektiğini söylemişler. Barış İnsanları'nın vatan haini ve Cumhuriyet'in casusu olduğunu söylemişler! Ve böylece bize vadettikleri dağlar arasındaki o ülkeyi vereceklerine, bizleri hapishane kamplarına kapatmışlar. Orada doğmuşum ben, Montral'ın hapishane kampında.

"Sonunda yöneticiler şöyle demiş: tamam, biz sözümüzü tutacağız, size üzerinde yaşayabileceğiniz bir toprak vereceğiz, ama size Dünya'da yer yok. Size Brezilya'da yıllar önce, hırsızlar ve katilleri uzaklara yollamak için yapılan gemiyi vereceğiz. Üç gemi yapılmıştı, ikisi Victoria adlı gezegene yollanmış, üçüncsü ise hiç kullanılmamıştı çünkü kanunlar değişmişti. Kimse gemiyi istemiyor çünkü gemi tek bir yolculuk yapacak şekilde üretilmişti, Dünya'ya geri dönemezdi. Brezilya bize o gemiyi verdi. İçinizden iki bin kişi o gemiye binebilecek, geminin bütün alabileceği o kadar. Ve geri kalanlarınız ya okyanus üzerinden kendi ülkelerinize, Kara Rusya'ya dönüş yolunu bulacaksınız ya da burada hapishane kamplarında yaşayıp Cumhuriye ile yaptığımız Savaş için silah üreteceksiniz. Liderlerinizin hepsinin gemiye binmesi gerekiyor, Mehta ve Adelson, Kamiskaya ve Wicewska ve Shults; biz o adamları ve kadınları Dünya'da istemiyoruz çünkü onlar Savaş'ı sevmiyorlar. Barış'ı başka bir gezegene götürmeleri gerek.

"Böylece iki bin kişi kurayla seçilmiş. Ve bu seçim çok acı olmuş, acı günlerin en acısı. Gidenler için bir umut varmış ama ne pahasına - pilotsuz olarak yıldızlar arasında bilinmeyen bir gezegene, bir daha geri dönmemecesine gitmek pahasına? Ve kalmak zorunda olanlar için, hiç umut kalmamış. Çünkü Dünya'da Barış için hiçbir yer kalmamış.

"Böylece seçimler yapılmış, gözyaşları akmış ve gemi gönderilmiş. Ve böylece o iki bin ve onların çocukları, çocuklarının çocukları için Uzun Yürüyüş bitmiş. Burada, Victoria vadilerinde bulunan Shantih ismini verdiğimiz bu yerde. Fakat biz Uzun Yürüyüş'ü, büyük yolculuğu ve kolları bize doğru uzanmış olan geride kalanları unutmuyoruz. Dünya'yı unutmuyoruz."

Alıntı: Ursula K. Le Guin - The Eye of the Heron (Balıkçıl Gözü)