Hayalle hakikatin dansı ya da bilim-kurgu...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Bir süredir okunması elzem olan kurgu dışı çalışmalar nedeniyle kendi standartlarıma göre pek fazla roman ya da öykü okuyamamaktan muzdariptim, ama neyse ki, şu son bir aydır birikmiş pek çok kitabı seri biçimde okumak için zaman ayırabildim kendime. Elimde 400’e yakın fantastik ve bilim-kurgu türleri ile ilişikli kitap mevcut. Bunların hemen tamamını okumuş olsam da, aralarında daha önce ucuzdan bulup toptan aldığım ya da aldıktan sonra okumaya bir türlü fırsat bulamadığım kitaplar da var. Özellikle birkaç tane bilim-kurgu yapıtı nicedir fazlasıyla hakettikleri ilgiyi görmeyi bekliyorlardı ve şu arada onları okumuş bulundum. Söz konusu bu kitaplar hakkında yazmak arzusundayım, ama önce bilim-kurgu edebiyatına dair bir girizgâh yapmak faydalı olacakmış gibi geliyor bana.

Bilim-kurgu yazını iki temel ve sorunlu meseleye indirgenerek ele alınabilir gözüküyor. Bunlardan ilki bilim-kurgu'nun tarihsel ve yapısal özelliklerini ve izleklerini sorgular, onu hangi parametrelere bakarak ayırt edeceğimizi tartışır. İkincisi ise bilim-kurgu yazınının dünya ve insana dair söylemini ve bu söyleme biçilen değeri sorgular.

Hiç şüphe yok ki, bu meseleler ele alınırken yanıtlar kişisel bazda farklılık göstermeleri bir yana, hangi dönemi merkeze aldığınıza göre de oldukça değişecektir. Bu doğrultuda örneğin Amerikan BK'sunun Altın Çağı'ndaki genel manzarasının Ursula K. Le Guin'in üslûbundan nasıl çizildiğine bakabiliriz:

Bilim-kurgu’nun Altın Çağı’nda BK’un nasıl olduğunu biliyorsunuz. Tabii biliyorsunuz. Şöyleydi. Narin endamlı, işveli Laura, "Ah Profesör Higgins, n’olur antipastomadde çözeltimcisinin nasıl çalıştığını bana da anlatsanıza," diye cıvıldar. Sonra Profesör Higgins dalgın ama babacan bir gülümsemeyle laga luga altı sayfa kadar makinenin nasıl çalıştığını anlatır. Derken güneş yanığı yüzünde gergin bir gülümsemeyle Uzay Gemisinin Kaptanı içeri girer. Gözlerinde bir çelik ışıltısı vardır. Sigarasını yakıp derin bir nefes çeker. Laura saçlarını işveli işveli savurarak, "Ah Kaptan Tommy, bir sorun mu var?" diye sorar. "Sen güzel kafacığını yorma hiç," der Kaptan derin bir nefes çekerek. "Glubyalı Sümük Canavarlar dokuzbin gemilik bir filoyla sancak tarafımızdan yanaşıyor, hepsi bu."

Fakat neyse ki BK yerinde saymadı. Bu türün tarihinden bahis geçecek biri Samsat'lı Lukianos’un M.S. II. Yüzyıla ait Gerçek Öykü adlı uzun anlatısına kadar sürebilir izlerini. Daha ileride Kepler’in Somnium’undan Poe’nun tuhaf öykülerine, Jules Verne’ın erken dönem maceralarına ve sonrasına dair sayısız eserden bahsedecektir.

Lâkin 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Lüksemburg kökenli ABD'li yazar Hugo Gernsback, öykülerini scientific fiction(bilimsel kurgu) başlığı altında yazmaya başlamasına kadar bu tür öykülerin özel bir adı olmadığını söyleyebiliriz. Genellikle fantastik-gotik yazın, ütopik ya da macera romanı bağlamında ele alınıyorlardı. Hâlbuki BK’nun tarihsel dinamiği, sosyolojik bağlamı ve yapısal özellikleri dikkate alındığında, fantastik ve gotik yazınla ya da polisiye ve ütopik romanla ve elbette realist yazınla pek çok açıdan ortaklığı olmasına rağmen, belirgin farkları olduğu ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla Gernsback'in sonradan ünlü pulp dergilerinden birine dönüşecek ve Amazing Stories adını alacak olan bir dergi kurmaya girişmesi ve derginin ismini Scientifiction olarak belirlemesi bir dönüm noktası olacaktır. Bu isim daha sonra bugün kullandığımız biçime evrilir: Science-fiction.

Bilim ve kurgu sözcüklerinin aldatıcı olabilecek şekilde bir araya getirilmesinden müteşekkil bu dilsel keşif Gernsback’in adını ölümsüz kılmaya yetmiştir ve bilindiği üzere yarım asırdır her yıl onun adıyla en başarılı bilim-kurgu ve fantezi yapıtlarına prestijli 'Hugo Ödülleri' dağıtılıyor.

Sonuçta türe özgü bir isimlendirme ortaya çıkmıştır belki, ama adına bilim-kurgu denilen metinleri diğerlerinden ayıranın ne olduğu henüz çok muğlâktır. Nitekim elimizde tanım ve izlek belirlemeye dair envai çeşit girişim örneği var.

Bu açıdan Norman Spinrad gibi bilim-kurgu etiketli yayınlanan her yapıtın bilim-kurgu olduğunu söyleyip kestirip atanlara rastlamak mümkün. Fakat elbette herkes bu denli bezgin ya da umursamaz davranmamıştır. Bilimsel formasyona sahip yazarlardan biri olan J.W.Campbell’da pozitif bilimlere bağlılık ve geleceğe dair bir öngörü beklentisi öne çıkar. BK’yu gelecekte gerçekleşmesi mümkün olaylar ve teknolojiler doğrultusunda bir yazın olarak algılayan çok sayıda yazar vardır. Onlardan biri olan Isaac Asimov şu tespitte bulunur:

Modern bilim-kurgu edebiyatın, inatla bizi bekleyen yeniliklerin doğasını, olası sonuçları, olası çözümleri ele alan yegâne türüdür.

Robert A. Heinlein’in neredeyse tüm bilim-kurgu yapıtlarına uygulanabileceğini iddia ettiği tanım ise şöyle olacaktır:

Sağlam bir şekilde, geçmişin, bugünün ve gerçek dünyanın yeterli bilgisine ve doğa hakkında bütüncül bir anlayış ve bilimsel yöntemin önemine dayanan, gelecekte mümkün olaylara dair gerçekçi spekülasyon.

Genelde Yeni Dalga içinde anılan yazarlar ise fütüristik bakıştan ziyade bugüne ve düne dair anlamlı bir okumadan yanadırlar. Bu doğrultuda Brain W. Aldiss, BK’nun gotik ve post-gotik köklerine dikkat çekerken, onun insan ve konumuna dair bir sorgulama olduğunu iddia eder.

Başka bir bağlamda Theodore Sturgeon ise 'If fiction' denilen bir yapıdan bahsedecektir. If fiction'la kastedilen, 'eğer şöyle olsaydı nasıl olurdu?' tasavvuruna dayalı bir anlatıdır. Onun Venus Plus X romanı bunun iyi bir örneğidir. En bilinen örneklerden biri ise Philip K. Dick’in The Man in the High Castle adlı yapıtıdır ve bu kitabın kurgusu İkinci Dünya Savaşı’nı Alman tarafı kazansaydı neler olabileceği varsayımı üzerine kurulmuştur.

Batı edebiyatının en önde gelen teorisyenlerden biri olan Northrop Frye’ın temel ilgi alanlarından biri edebiyat-mit ilişkisidir. Özetle Frye’a göre edebiyat, mitin gelişiminin içsel ve kaçınılmaz bir parçasını oluşturur. Bu bağlamda BK için, romantizmin mite eğilimli bir biçimi diyecektir. BK’yu mitle ilişkilendiren bir başka yazar da Le Guin olacaktır. Jung’un izinden giden ve arketipler üzerinden düşünmeyi seven Le Guin’e göre bilimkurgu mit-yapıcı özelliklere sahiptir.

Tanım çabalarındaki en etkili ve kapsamlı girişimin Darko Suvin’e ait olduğunu söyleyebiliriz. Suvin öncelikle edebi yazını iki temel biçime ayırır: İlki Naturalist yazındır ve her çağın ana akımını oluşturmaktadır. Bu yazıyı ilgilendiren ikinci biçimin belirleyici özelliği olarak Rus Biçimcilerin ostranenie ve Brecht’in verfremdung kavramları ile ilişkili olan estrangement terimini önerecektir. Bu terimle ifade edilen verili gerçekliğin alışılmış algılamalarının aşılmasına dönük bir yabancılaştırmadır ya da tercihen yadırgatma diye karşılayabiliriz onu. Mitler ve masallar öteden beri böylesi bir yabancılaştırma/yadırgatma içerirler, fakat bilim-kurgu, onlardan farklı olarak yadırgatma etkisini bilişsel(cognitive) formlar içinde kurmaktadır. Bu doğrultuda bir BK eseri yadırgatıcı bir alternatif gerçeklik inşa etmekle birlikte, bunu bir masal ya da fantezi de olduğu gibi aşırı serbestçe ve metafizik bir formda kuramayacak demektir.

Diyelim The Wonderful Wizard of Oz(Oz Büyücüsü) adlı fantastik öyküyü okuyoruz ve karşımıza ilk olarak beyinsizlikten muzdarip bir korkuluk(aman ne şaşırtıcı!), kalp arayan bir teneke adam(arkaik bir robot) ve son olarak da cesaretsiz bir aslan çıkıyor. Oz Büyücüsü’nü şimdilik bir kenara bırakabiliriz. Zîrâ ikinci bir kitabımız daha var; bir BK ve adı da Frankenstein ve içinde o aşina yapay yaratık(bir nevi homunculus!) terör estiriyor. İmdi bu iki yaratıyı birbirinden ayıranın bilişselliğe dair nitelikleri olduğunu söyleyecektir bize Suvin.

Oz Büyücüsü’nün yazarı L. Frank Baum, bir korkuluğun canlanmasının nasıl mümkün olduğu ile zinhar ilgilenmez. Kalkıp bu imkânsız olaya dair mantığa hitap eden açıklamalar yapmaya girişmez, bu zerrece umurunda değildir. Onun sizden ricası, Tolkien’in inançsızlığın istekli olarak ertelenmesi diye tarif ettiği okuma olacaktır. Hatta başlarda bir ara öykünün kahramanı olan Dorothy kızımız durumdan hafif işkillenince(ne öyle cadılar, katırkuturcuklar falan!) Kuzeyin İyi Cadısı bakın ne cevap verir ona:

Yanılmıyorsam uygar ülkelerde artık ne cadı, ne büyücü, ne de sihirbaz kaldı. Gördüğün gibi, Oz Ülkesi uygar bir yer değil, hiç de olmadı zaten, çünkü dünyadan çok ayrı yaşıyoruz biz. Bu yüzden ülkemizde cadı da var büyüce de.

Böylece Dorothy, Kansas’ı geçince bu tür tuhaflıkların olağan olduğunu anlayıp, ısrar etmez ve onları olduğu gibi kabullenir. Eğer biraz izanınız varsa siz de öyle yapmalısınız.

Mary Shelley ise Frankenstein’ın Canavarı’nı yaşadığı uygar dönemin güncel bilimsel deney ve tartışmalarına yaslar. Kitaba yazdığı önsözlerde eserinin esin kaynağı olarak Luigi Galvani ve Erasmus Darwin’in çalışmalarına işaret edecektir. O günlerde Sir James Murray gibi popüler isimlerin elektrikle ilgili tuhaf tezleri yayınlanmaktadır. Elektriğin bir şekilde ruh görevini yapıp yapamayacağı gibi tartışmalar alıp yürümüştür. Dolayısıyla yazıldığı bu paradigma içinde Frankenstein bilişsel bir nitelik kazanmıştır.

Benzerliklerinden dolayı, Shelley’nin canavarı ile Gustav Meyrink’in Golem’ini kıyaslamak da yararlı olabilir. Zîrâ biri düzmece olsa da bilimin, diğeri ise mistik bir geleneğin, Kabala’nın ürünüdür.

İsterseniz bu mesele doğrultusunda biraz daha güncele gelelim ve ışıktan hızlı yolculuklar içeren BK öykülerini ele alalım. Bilimsel olarak elimizde ne var? Einstein’ın özel görelilik kuramının koyduğu limit olarak ışık hızı. BK yazmaya niyetlenmiş hemen herkese tebelleş olmaktadır bu kuram. Çünkü uzaydaki devasa mesafeler üst limit ve kuramsal olarak erişilmesi imkânsız olan ışık hızını bile çok yetersiz bir pozisyona itiyor(örneğin en yakın yıldız olan Proxima Centauri’ye ulaşmak ışık hızı ile bile dört yıldan uzun sürer; galaksiler arası yolculuk söz konusu olduğunda ise en yakın galaksi olan Andromeda 2.2 milyon ışık yılı kadarcık uzakta olacaktır). Elbette sorunu aşmanın teorik yolları var. Örneğin solucan deliği ya da uzay-zaman bükülmesine dair bilimsel çalışmalar birer çıkış kapısı olabilir. Ama her zaman bu kadar somut teorik bilime dayalı kurgular olmuyor elimizde.

Örnek olarak, Ursula K. Le Guin’in roman ve öykülerinde kullandığı 'yanıssal' adlı teknolojiyi ele alabiliriz. Bu mevzubahis zamazingo uzayda anında iletişim kurmayı sağlıyor. Diyelim siz Urras adlı gezegenden Hain adlı gezegene gitmek için bilmem kaç yıl yolculuk yapıyorsunuz ama iş haberleşmeye gelince onu anında yapabiliyorsunuz.

Böyle bir teknolojiye bilim elbette imkânsız gözüyle bakacaktır. Çünkü haber dediğimiz zaten farklı dalga boylarındaki ışıktır ve doğal olarak hız sınırı da ışığın boşluktaki hızı olacaktır. Velhasıl yanıssal mevcut bilimsel paradigma içinde geçersiz bir tasarıdır.

Bizim bildiğimizi Le Guin de biliyor elbette. O da böyle bir teknolojinin bilimsel olarak saçma olduğunun farkında. Ama aynı zamanda sezgisel açıdan tatmin edici olduğunu söyler.

Sonraki yapıtlarında işi biraz daha ileri götürür ve uzayda ışıktan hızlı yolculuklar için yeni bir teknoloji ortaya atar: Çörtme Teorisi’dir adı. Artık uzay gemileri yıllarca yolculuk etmekten kurtulup bir yerden başka bir yere anında çörtebilmektedir. Peki, bu nasıl olacak? Açıklamayı Le Guin’e bırakalım:

Bu yeni uyduruk teknoloji en az yanıssal kadar imkânsız, ayrıca da sezgi-dışı olduğundan, uyduruk bir izahat bulmak için vakit harcamadım. Sadece ismini koydum: Çörtme teorisi. Yazarların ve ariflerin bildiği gibi, asıl olan isimdir.

Kısacası nasıl olduğu önemsiz, çörttüm oldu diyor. Aynı ünlü serisinde benzer bir sorunla ilgilenen Frederick Pohl’un Heechee gemilerinin kütlesizleştirme işlemini hangi ahval ve şeraitte başardığından bahsetmemesi gibi.

Fakat elbette bu türden ne idüğü ve nasılı belirsiz teknolojilerin varlığı yazarların öykülerini BK olmaktan çıkarmıyor. Eğer böyle olsaydı, elimizde BK demeye değer bir yazın kalmazdı. Önemli olan yazarın öyküyü yazarken mevcut bilimsel paradigmanın farkında olarak yazıyor olmasıdır. Le Guin’in Çörtme Teorisi saçma olabilir, ama yazarın özel görelilik kuramının sınırlarının içinden yazıyor, onu tanıyor, ciddiye alıyor ve aşmaya çalışıyor olması eserini bilişsel kılar. Burada bilimin esas rolü bir arka plan oluşturmasıdır ve bu rol çok basite indirgenmediği sürece, bilimsel çerçeveyi ihlal eden kurgusal teknolojilerin ve diğer öğelerin saftirik ve düzmece doğası fazlaca önemli olmayacaktır.

Kaldı ki, yazar çok basitleştirerek ve böylece bilişsel olanın sınırlarını zedeleyerek yazsa bile, bu defa da kurtarıcı olarak uzman olmayan okur faktörü devreye girer. Bu bağlamda geçen yıl kaybettiğimiz Stanislaw Lem’in tespitlerini anabiliriz. Lem, gerçek dünya ile fantastik dünya arasındaki geçişkenlikten bahsederken, bulanık mantığın sahasına girer ve kelleşen kafa paradoksunu örnek verirken şöyle yazar:

Bu saçla dolu bir kafanın kelleşme süreciyle aynı türdendir: yüz teliniz dökülse, hatta bin telinizi kaybetseniz bile kel olmazsınız. Peki, kellik ne zaman başlar? 10.000’inci saçla mı yoksa 10.950’ciyle mi?

İdeal ortalamayı belirleyecek bir insan olmadığından, kel kafa paradoksu gerçekçi kurguda da mevcuttur. Ama bu durumda en azından bir rehberimiz, uygun olan ya da uygun olmayanı ayırt etme imkânı sunan bir aygıtımız zihnimizde mevcuttur. Geleceğin ya da galaktik imparatorlukların tasvirlerini okuduğumuzda bu rehberi kaybederiz. Bilim-kurgu, okurun bu eleştirel aygıtının felç oluşundan faydalanır. Fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik veya antropolojik olayları basitleştirdiğinde, yaptığı tahrifatlar anında ve hataya mahal vermeyecek şekilde fark edilmez. Okuma esnasında okur genel bir rahatsızlık hisseder, tatminsizlik yaşar ama aslında nasıl olması gerektiğini bilmediğinden genelde açık ve anlamlı bir eleştiri geliştiremez.

Bundan sonrası için Suvin’in extrapolative ve analojik yöntemi tercih etmesi bakımından iki tür bilim-kurgu yazını tanımladığını belirtmemiz gerekecek. Extrapolative kurgu, verili bir durumdan yola çıkıp ileriye dönük kestirimler yapmayı içerir. Bilindik bazı ütopya ve karşı-ütopyalar ve yine bütünüyle fütürolojik yapıtlar bağlamında ele alınmaları açıkça hatalı olsa bile P.K.Dick, J.G. Ballard gibi yazarların bir takım dikkate değer kestirimlerini(hatta abartıp kehanet diyecektir bazı eleştirmenler) barındıran yapıtları extrapolative BK’nun en sağlam örnekleri arasında sayılabilir.

Analojik kurgu ise daha fazla yadırgatma unsuru taşıyacaktır. Çünkü bu yöntem benzeşimlere dayalı ve daha az ampirik niteliklidir. Dolayısıyla bu tür bir kurguda yabancı canlı türleri görebiliriz, bunlar insansı olmayabilirler ya da öykünün üzerinde geçtiği mekân açıkça fantastik nitelikler taşıyabilir. Analojik BK'nun en iyi örnekleri temelde gelecekteki değil, geçmiş ve bugünümüze ait sorunlar üzerine otururlar. Bu tekniği kullanmada en önde gelen yazarlardan biri olan Le Guin, BK’nun ön bilici değil, betimleyici olduğunu ve BK’da geleceğin diğer pek çok şey gibi bir metafor olduğunu öne sürerken, fütüristik beklentilerden memnuniyetsizliğini şöyle dillendirir:

Sistemler biliminin büyük mahşeri grafiklerini sergilediği Fütürolojik Kongrelere davet edilmek, gazetelerin 2001 yılında Amerika’nın nasıl olacağı konusunda bir-iki çift laf etmemizi istemesi falan hoş şeyler de, feci bir hata yapılıyor. Ben bilim-kurgu yazarım, bilim-kurgu da gelecek hakkında değildir. Gelecek hakkında bildiklerim sizden daha fazla değil, hatta büyük olasılıkla daha az.

Yazının başında BK çok yol aldı demiştik demesine, ama yine de hem BK hem de fantezi türlerine ait kitapların yüzde doksandan fazlasının ne yazık ki, tecimsel eğilimli fabrikasyon ürünler olduğunu ve edebî kıymete hâiz olmadığını itiraf etmemiz gerekiyor. Geriye kalan küçük dilimin içindeki eserlerse ana akımın en başarılı örnekleriyle kıyaslanabilecek düzeydedir. Üstte bazılarına değindiğimiz, Ursula K. Le Guin, Stanislaw Lem, J.G. Ballard, P. K. Dick, Karel Capek, Ray Bradbury, William Gibson, Frank Herbert, Aldous Huxley gibi pek çok yazarın BK’nun dikkate değer bir yazın hâline gelmesinde büyük payları olduğunu söylemeliyiz.

BK’nun bilim ve teknoloji konusundaki beklentileri temel bir tartışma mevzusu olmuştur. Bu bağlamda Amerikan BK geleneğinin tek tük sesler dışında uzun süre çok iyimser bir eğilim gösterdiğini söyleyebiliriz. Modern BK’nun kurucusu olarak işaret edilen H.G.Wells’in duruşu da epey tartışılmıştır. Anlaşılıyor ki, Wells yaşamının farklı dönemlerinde farklı eğilimler göstermiş. İçindeki ütopyacı ve karşı-ütopyacı kutuplar fani ömrü boyunca çatışıp durmuşlar. Son dönemlerindeki bir yazısında, kendisine dönük olarak ilerlemeci isnatlarına açık bir şekilde itiraz ettiğini görürüz:

Sayısız insan benim hakkımda öyle düşünmeyi seçse bile, asla ilerlemenin kaçınılmaz olduğunu düşünmedim ya da ileri sürmedim.

Bu ifadeyi doğrulayacak şekilde, İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde 1908’de yazdığı The War in the Air kitabını yeniden yayınlar ve önsözünü şu sitemle bitirir: "Size söyledim lanet aptallar."

Yine de ondaki ütopyacı iyimser eğilimlerden dolayı açık bir Wells karşıtı olan, Aldous Huxley, ünlü yapıtı Brave New World(Cesur Yeni Dünya)’ü, Wells’yen ütopyanın dehşeti üzerine yazılmış ve ona bir başkaldırı olan, gelecek hakkında bir romandır, diye tanımlayacaktır.

1940’ların ateşli atmosferinde 30 yıl kadar gecikmeli olsa dahi, ayakta kalan lanet aptalların Wells’in ya da Huxley’nin uyarısından yüz çevirmesi çok zordu. İkinci Dünya Savaşı’nın Batıda yarattığı kaosun ve Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının bilim-kurgu yazını içinde bir dönüşümün fitilini yaktığını söyleyebiliriz. Tüm bu amansız yıkım insanların bilim ve tekniğin sonuçlarına dair optimist beklentilerini çok yaralamıştır ve neticede Rönesans’dan beri dilden düşmemiş olan, ilerlemeye dair meta-söylem geniş çaplı bir kuşkuya maruz kalmıştır.

Bu gelişmeler, altmışlarda Vietnam Savaşı’nın etkisiyle bilenmiş karşı-kültür hareketlerinden de güç kazanarak, temelleri Micheal Moorcock öncülüğünde İngiltere’de atılan New Wave(Yeni Dalga) akımına çıkar ve bu akım BK’nun niteliksel gelişiminde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Yeni Dalga akımı BK’nun yerleşik dinamiklerine radikal bir saldırıdır ve bu doğrultuda BK teknoloji fetişizminden kurtarılmaya çalışılırken pozitif bilimlerden uzağa çekilmiş ve yerine beşeri bilimlerle daha içli dışlı eleştirel bir anlatı oluşturulmaya çabalanmıştır. Ayrıca yine bu akım içinde dil ve üslûp bağlamında yeni bir takım arayışlar ortaya çıktığını görürüz. Elbette hard bilim-kurgu yanlısı yazar ve eleştirmenler Yeni Dalga akımının bilim-kurgusal niteliğini sorgulamaktan geri kalmazlar. Örneğin Asimov yeni eğilimlerin bilim-kurgu yazınını sulandırdığını söyleyecektir.

Seksenlerin ortalarına gelindiğinde, bir yandan post-modernizm tartışmaları sürerken, öncülüğünü Sterling, Rucker ve Gibson’ın yaptığı ve BK’yu siber uzay ve sanal gerçeklik temalarına taşıyan Cyberpunk akımının ortaya çıktığını görüyoruz. Cyberpunk terimi ilk kez Bruce Bethke tarafından, tarihin ilginç bir cilvesi olarak Amazing Stories içinde kullanılacaktır. Bu akım teknoloji merkezli BK’ya bir dönüştür şüphesiz, ama teknolojiyi sorunsallaştıran ve oldukça keskin eleştiriler barındıran bir dönüş olacaktır.

Bugün BK eskisi kadar verimli bir tür değil. Bunun nedenleri arasında giderek karmaşık bir yapı alan pozitif bilimlere nüfuz etmenin zor olması ve teknolojinin yetişmesi güç hızı gibi etkenlerin yanında, fantastik edebiyatın Tolkien sonrası yükselişini anabiliriz. Bu süreçte, genç yazarların yanında, Le Guin ve Zelazny gibi pek çok eski bilim-kurgu yazarının fantezinin neredeyse sınırsız görünen anlatı gücünün çekiciliğine kapıldığını gördük. BK içinde de bu sürece uygun olarak, Tim Powers ve James P. Blaylock gibi bazı yazarlar BK yazınını geçmişe yansıtma yoluyla yeni bir açılıma gittiler. Genellikle Viktoryen dönemde geçen bu alt-türe buhar makineleri dönemine yoğunlaşmış bir yazın olması dolayısıyla Steampunk denilecektir.

Neticede BK eskisine kıyasla daha az yazılıyor ve okunuyor olmasına rağmen, artık önceki örnekleriyle birlikte çok daha oturmuş bir yazın olarak görülebilir. Özellikle Yeni Dalga ve Cyberpunk dâhilindeki BK yapıtları, içinde yaşamakta olduğumuz dünyaya ve insana dair söylemlerinin derinlikli ve dikkate değer olduğunu pek çok kez kanıtlamış, ana akımın nüfuz edemediği ya da düpedüz tıkandığı alanlarda ne denli yetkin olduklarını göstermişlerdir. Bu nedenledir ki, henüz yarım asır önce ucuz maceralar olarak imlenen ve 'aşağı edebiyat' yaftasına mahkûm görünen BK’yu bugün Baudrillard, Jameson, Zizek, Haraway gibi önemli teorisyenlerin metinlerinde işlenirken görmek kimseyi şaşırtmamaktır.

Evet, benim gözümden BK’nun tarihsel gelişimi ve tanımsal bir bağlam içinde ele alınmasına dair çabaların olabildiğince kısa ve eksik özeti böyle. Kitaplar hakkında da birkaç şey yazacağımı söylemiştim başta, ama bu yazı şu haliyle bile fazla uzun gözüküyor, dolayısıyla bir sonraki yazıya bakacağız artık.



Bu yazının bonus videosu, çoklarınca en önemli keman virtüözü kabul edilen Jascha Heifetz’den geliyor: Paganini Caprice No 24

3 yorum var:

Targal dedi ki...

Ellerinize sağlık, çok güzel bir yazı olmuş. Bilhassa If fiction türü dikkatimi çekti. Kitap tavsiyeniz memnuniyetle kabul edilecektir:)

Vampir dedi ki...

Teşekkür ederim. Ayrıca seni buralarda görmek de ayrı bir mutluluk kaynağı oldu.

If fiction esas olarak spekülatif kurgu denilen yapıyla bağlantılıdır ve bilim-kurgu eserlerinin pek çoğunu öyle ya da böyle kapsamına alır. Fakat özellikle P.K.Dick'de olduğu gibi tarihin farklı bir olasılık üzerinden yeniden yazımı olarak daraltılırsa sana "Alternatif Tarih Hikayeleri" adlı kitabı önerebilirim.

targal dedi ki...

Rica ederim, sen uğradıkça ben de uğruyorum, heybemi doldurup gidiyorum:)

BK türünde klasik Ray Bradbury, Arthur C Clarke gibi bir kaç yazarın dışında çok fazla okumuşluğum yok. Bunda Ursula Le Guin'le çok çok küçük yaşlarda tanışıp sıkıcı bulmam etkili oldu açıkçası. Ama bu yazıdan sonra kendimi eksik hissettim tabii olarak:)
Alternatif Tarih Hikayeleri, en kısa zamanda okumaya çalışacağım, teşekkürler tekrar.