Her kim şu dört şey üzerine düşünürse, hiç doğmamış olması daha iyidir: yukarıda olan, aşağıda olan, önce olan ve sonra olan.
- Talmud, Hagigah 2.1 -

Tekanlamlı bir şey belirtme iddiasında olan herhangi bir metin, başarılı olamamış bir evrendir, yani zihni bulanık bir Demiurgos'un eseridir ("bu budur" demeye çalışan, ancak söylediğinin aksine "bu"nun "bu" olmadığı kesintisiz bir ertelemeler zinciri üreten bir Demiurgos.)
- Umberto Eco, Interpretation and Overinterpretation -

Cumartesi, Kasım 14, 2009

Çan Kulesindeki Şeytan

Bu sayfaları takip etmekte ısrar eden okurlardan özür dilemeliyim belki de, çünkü bir süredir bloga uğrama sıklığım kayda değer bir şekilde düşmüş gözüküyor. Ne diyebilirim ki, bir ân sanki üzerine söz söylemeye değecek çok şey var gibi görünüyor hayatta, başka bir ân hiçbir şey yok gibi. Bütün ikilikleri, bütün paradoksları toplamışız tuhaf bünyemizde ve "çöplü armudun çevresinde dönüyoruz işte."

Lâkin yine de buradayım. Yazmak bir çeşit namussuzluk bile olsa, bir uykusuz geceyi daha kâğıtları karalamanın(sözün gelişi) sağladığı tatlı avuntuya sığınarak geçirmek üzere olduğum gerçeğini değiştiremeyecek hiçbir şey.

Elbette susmaya devam etmek de bir seçenekti. "Kendine dönmek, varlık kadar eski, daha da eski bir sessizliğe gömülmek." Cesaretle söylemeli insan, susmak direnmenin bir yolu, hem de çok zor bir yolu olabilir bazen. Düşkün bir dünyaya verilecek bir yanıt olabilir susmak. Susmak -eğer ona bir inanç taşımak mümkün olsa- bir devrim bile olabilir haddi zâtında. Ne o, bakıyorum önermeme itiraz eder gibi oldunuz, sayın "Sessiz Kitlelerin Sesi" ve "Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek" hazretleri! Zât-ı şahanelerinize inanmak o kadar kolay değil ne yazık ki; evde, sokakta, işte, okulda, bilcümle mecliste, gazetede, televizyonda ve Internet'te - belki özellikle de orada - her şey yolundaymışçasına ve kendimizi kaybetmişçesine biteviye zevzeklik ve boş lakırdı ürettiğimiz ve bu debdebenin, bu dilsel tecavüzün adına iletişim dediğimiz bir dünyada...

Şimdi bir öykü bile yazabiliriz belki. Sözgelimi, her şeyden evvel sükût vardı ve sükût her şeydi ve sükût hiçbir şeydi, diyerek Ahdi Atîk tadında bir girizgâhla başlayabilirdi bu öykümüz. Sonra âniden imkânsız olan mümkün hâle geldi ve ses oldu, rahminde zamanı ve mekânı taşıyarak. Ve bu ilk nüvenin karşı konulmaz cazibesi bütün boşluklara yayılırken, cümle varlıklar onun efsunlu titreşimlerinden neşvünema buldular ve onun diliyle konuşup, onun haşmetine râm oldular, diye devam edebilirdik yazmaya. Evet, yazabilirdik böyle bir öykü ve kuşkusuz trajik satırlarla doldurmak zorunda kalırdık sayfaları.

Ancak en doğrusu doğaçlamanın bizi sokmaya meylettiği bu engebeli patikadan uzaklaşıp, yine kara kutumuzun ahvaline dönmek olacak sanırım. Ân itibariyle penceremin dışında belirsiz fâsılalarla ve kim bilir hangi zoolojik nedenlerle uluyan bir grup it ve içeride yine isyankârı oynayan bir sindirim sistemi hâricinde kayda değer bir etkinlik görünmüyor etrafımda. Böylece Kasım ayının bu hazan gecesini uykusuzluk, uluma sesleri ve sorunlu bir mide üçlüsü ile paylaşmış oluyorum. Dahası düşününce bu atmosferde, böylesi karanlık emarelerle hem-dem olarak can verirsem bir mecaz, bir sembol, kadim bir arketip ya da psikanalizin bir nesnesi olmaktan öte, etiyle buduyla hakiki bir vampire dönüşme ihtimalim azımsanacak gibi görünmüyor. Kim bilir, kaç gecedir üst üste yaşadıklarıma bakılırsa çoktan başlamış bile olabilir metamorfozlarım. Her hâlükârda övgüye değer bir ölüm olurdu bu, fakat kibar insanlara göre olmayabilir.

Sadede gelelim evet! Aslında mu'tat olduğu üzere birkaç elzem kitaptan bahsetmek niyetindeydim siz sevgili okurlarıma, ama şu ân o mevzuu başka bir yazıya erteleyip, sık sık gecesi gündüzüne karışan ve biyolojik zaman algısı tersyüz olan biri olarak, saatlerle olan ilginç maceramızdan naçizane bir bahis açmaya karar kılmış bulunuyorum.

Sanırım söze saat adı verdiğimiz nesnelerle aramın pek de hoş olmadığını itiraf ederek başlamak en doğrusu olacaktır. Evet, çok uzun zamandır üzerimde temel işlevi saati göstermek olan bir aksesuar taşımıyorum. Zamanla kol saatleriyle aramda nahoş bir ilişki geliştirmişimdir ve bana saati soranlara omuz silkmek ve boş avuçlarımı göstermekten üstü örtülü bir keyif almışımdır hep. Hâl böyleyken, envâî çeşit saatin sıralandığı, altın sarısı ışıklarla aydınlatılmış göz alıcı vitrinleri(aslında genelde vitrinleri) efsunlanmış bir hâlde seyre dalan insanları hep biraz tuhaf bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca özellikle yazarken kendi çapımda minik dokunuşlarla zamanı manipüle etmeyi sevdiğimi de eklemeliyim.

Bunların pek de uygar tavırlar olmadığını düşünüyorsanız, haklı olduğunuzu ve içten içe barbarlığa eğilimli olduğumu gönül rahatlığı içinde kabul edeceğim. Değil mi ki, zaman muhasebesi uygar olmanın bir ölçüsünü verebilir biz fânilere. Bu bağlamda, zamanı dilimleme nokta-i nazarında ne denli ciddi, titiz ve yetkinseniz o kertede uygarsınızdır da diyebiliriz kolaylıkla.

İlk mekanik saatlerin 13. yüzyılın sonlarında Avrupa kıtasında ortaya çıkmış olması geriye doğru baktığımızda fazlasıyla anlamlı gözüken bir gelişmedir. Roger Bacon'ın dünyanın sırrına mâtuf olmak arzusuyla deneylere bel bağladığı ve onun gibi bir başka Francisken olan Ockham'lı William'ın keskin usturasını ustalıkla salladığı bir dönemle hemen hemen yaşıttır mekanik saatler. Bu isimler ve diğer pek çoklarının çabaları ile skolastik nazariyeler kan kaybederken ampirizm ve mekanik felsefenin emarelerini göstermeye başladığı bir geçiş çağıdır söz konusu olan ve saatlerin icâdı bu dönüşümün maddî altyapısı bağlamında oldukça önemli bir katalizör işlevi görmüştür. Mekanik felsefede bir sıçrama noktasıydılar âdeta. İrili ufaklı parçaların iç içe geçmesinden müteşekkil ahenkli ve zarif iç dünyaları ve büyüleyici görünen işlevleriyle modern bilimin öncülerinin perspektifinden kozmosun gizemli yapısına dair metafor rolünü başarıyla yerini getirmiştir onlar. Netice itibariyle iyi biliyoruz ki, evreni determinist bir şekilde işleyen mekanik bir sistem ve tanrıyı da (o zamanlar henüz ölmemişti) mutlak hüner sahibi bir saatçi gibi tasavvur etmek batı biliminin metafizik sâiklerinin orijininde yer alır. Dolayısıyla Laplace'in varsaydığı türden şeytanî bir kavrayış ve hesaplama melekelerine sahip bir akıl bu düzeni evvelden ezele peyderpey çözümleyebilecekti.

Ve elbette manzara-i umumiye böyle seyrederken, ortaçağın alacakaranlığından başlayarak kendi çapında bir tanrı gibi minyatür dünyalar inşa eden saat ustalarının şânının alıp yürümesi boşuna olmayacaktır. Üstelik bunların ünü sadece saat ustası olmalarından kaynaklanmıyordu. Tarihin garip bir cilvesi sayesinde, genellikle topları yapanlarla saatleri yapanlar aynı kişilerdir. Magister bombardarum et horologiorum. Sözün özü batı uygarlığının iki dominant veçhesi aynı ellerin ürünüydü: Ölçen-biçen hesapçı bir zihniyet ve yok eden amansız bir güç!

Yeri gelmişken, ilk mekanik saatlerin sadece akreplerinin olduğunu bilmiyorsanız öğrendiniz demektir (aslında ilk örneklerde o bile yoktu, ama çaktırmayın). Başlangıçta ortada bir yelkovan görünmüyordu. Ortaçağ insanının henüz dakikalara ihtiyacı yoktu diyebilirsiniz haklı olarak, ama aslında teknik altyapıları yeterli değildi demek daha doğru olabilir. Dolayısıyla bu ilk saatler zaman muhasebesinde epey acemiydiler ve uzun süre de öyle kalmaya devam ettiler. Düzenekleri kusursuz olmaktan ziyadesiyle uzaktı ve genellikle zamanı yanlış göstermeye meyilliydiler. Kocaman ve sürekli rayından çıkan bu ilk örnekler öylesine bıktırıcı bir ayarlanma ve yeniden ayarlanma faaliyeti gerektiriyorlardı ki, insanların onların sırf emek ve zaman kaybı olduğunu düşünmemesi nasıl bir huşu uyandırdıklarının kanıtı olarak görülebilir. Ancak zamanla zemberek ve sarkaç gibi iyileştirici teknikler keşfedildikçe daha küçük ve daha kusursuz saatler yapılmasının önü açılabilmiştir.

Öykünün sonrası mâlum; büyük bir iştahla zaman çemberini dakikalara, saniyelere, saliselerine kadar parçaladı insanoğlu. Nihayet gün geldi, çoğumuzun havsalasının dâhi almadığı karmaşık düzenekleriyle atomik saatler nanosaniyeler düzeyinde hüküm sürmeye başladılar. Hikâyenin sonu bugün bile oldukça muğlak. Tek bildiğimiz zamanın yağmalanmasının bütün hızıyla devam ettiği. Sırada en zeki beyinlerin önemli bir kısmını ayartan foton saatleri var gibi görünüyor.

Burada kabasını aldığımız bu ilginç öykü, saatlerin yüksek kulelerin tepelerinden, sarayların ihtişamlı salonlarından, sıradan evlerin kirli duvarlarına, oradan da naftalin kokulu ceplere kadar uzandığı ve nihayet iyice ufalıp bilek ölçüsüne kadar küçülerek, sadece görülen ve işitilen araçsal bir nesne olmanın ötesinde insan derisiyle sürekli temas hâline geçişinin, yani özlüce siborg bedenin neredeyse ayrılmaz bir parçasına dönüşmesinin öyküsüdür aynı zamanda. Sonu gelmeyen tik takların su geçirmez metalden nabız atışlarına dönüşmesinin öyküsü...

Başka bir açıdan ise, çarkları, milleri, zemberekleri, sarkaçları becerikli örümcekler gibi örerek zamanı ele geçirdiği hattâ besbelli zamanı yarattığı sanrısına kapılan mekaniğin naif büyücülerinin öyküsüdür bu. Telafisi mümkün olmayan bir yanılgıydı onların ki. Zîrâ zaman utangaç mı utangaç bir mefhumdu, şairin değişi ile kaçak hayalet'ti o. Öyle ki, ona ne denli inceden nazar etmeye çalışırsanız o denli hızla kaçıp gizleniyordu sizden.

Öte yandan esrik tahayyüller içinde kendinden geçen bilim ve tekniğin gür nefesli kâhinleri matematik bir kesinlikle özgürleşeceğiz, diye haykırıyorlardı, soylu hamîlerinin cömert ikramları ile ayakta duran fildişi kulelerinden. Lâkin pratiğin dili bu saygıdeğer beylerden daha farklı şeyler söylemekteydi. Yazgı çoktan kara kalemini çalmıştı ak kâğıda ve akrep ve yelkovanın kıskacındaki bütün hayatlar bir köleliğe dönüşsün buyurmuştu! Nereye dönseniz saatleri buluyordunuz karşınızda, yeni bir tür mekanik totalitarizm baş göstermişti, öyle ki hiç kaçış yoktu ondan, çoktan istila edilmişti bellek ve bekleyiş arası. Saatler her yerde ve her ândaydılar artık. Ne zaman ne yapılması gerektiğini şaşmaz bir dakiklikle emrediyorlardı tebaalarına. İnsanların nizâmı saatlerin nizâmında eriyordu ve böylece bir kez daha kendi becerikli elleriyle yarattığı zindana prangalanıyordu insan.

"Ebed bestecisi bir çark ve bir yay.
Hesap soran yaratık;
O dimdik, her şey yatık."


Velhâsıl-ı kelam yeni bir çağın ve kendinden sonraki bütün mekanik canavarların habercisiydi saatler. Minik ve keskin dişlileriyle her dâim aç piranalar gibi, daha ne olduğunu anlayamadan hızla yiyip tüketiyorlardı yaşamı. Onlara tâbi olurken yaşamıyor fakat yaşlanıyordu insan.

Tam bu noktada son bir hamle olarak, Edgar Allan Poe'nun çok sevdiğim bir öyküsünü anımsatmak kaçınılmaz oluyor. Öykülerin büyük üstâdının yazdığı en iyi öykülerden biri olmalı bu. Vondervotteimittis kasabasının başına gelen talihsiz hâdiseyi konu edinen gülünç öyküden bahsediyorum elbette(The Devil in the Belfry). Sizi bilmem ama ben insanın saatlerle iç içe geçmiş ve sık sık bir distopya izlenimi uyandıran tarihi karşısında, -eğer mümkün olsaydı- tepelerin ardından çıkıp gelecek ve saatlerin sarsılmaz düzenini alt üst edecek öylesi muzip ve günahkâr bir şeytanın yolunu gözlemekte hiçbir beis görmezdim.

***

Bu arada yapısalcı antropolojinin kurucusu ve yirminci yüzyılın düşünce dünyasına damgasını vurmuş isimlerden birinin, Claude Levi-Strauss'un efkârlı yüzyılı sona erdi birkaç gün evvel. Bu büyük düşünür gibi, 21. yüzyılın şu ilk kısa bir kaç yılı içinde pek çok sanatçı, yazar ve entelektüel sürdüler atlarını uzaklara. Bir önceki uzun yüzyılın bütün iniş ve çıkışlarına şahit olmuş bu estetik ve entelektüel zihinler geride binlerce hayran ve binlerce öğrenci bırakarak gidenlerin saflarına katıldılar birer birer. Şimdi Levi-Strauss'un nezdinde tüm bu kopuşları yeniden düşünürken, ister istemez hüzünlü bir ıssızlık hissediyorum zamanın bağrında ve ilk kez, ama gerçekten ilk kez başka bir asırda olduğumuzun ayırdına varıyorum. Bir önceki yüzyılın parlak yüzlerinin giderek silindiği, meçhul heybesiyle karşımızda dikilen yeni ve farklı bir yüzyılda...

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

Küller ve yaralar...

O günler geçip gitti
O günler, kirpiklerimin arasından

- Furûğ Ferruhzâd -



Takvime güvenecek olursak eğer, uzun süredir buralara bir şeyler karalamadığımı îmâ ediyor. Hoş okumanızı gerektirecek bir havadisle de hemhâl olmuşluğum yok. Hâlihazırda zaten mevcut olan dertlerimize dert katmakla iştigal ediyoruz, araya bir miktar neşe de karışıyordur elbette. Doğrusu ikircikli bir ilişki bu; dünyaya bağlıyız bir yandan, öte yandan sıkıntımızın bâkîliğinden bir şey eksilmiş gibi de görünmüyor.

En son ne zaman ışıkları kapatıp karanlıkta oturmaya çalıştınız bilmiyorum, ama eminim bir kısmınız ne zaman gecenin bir vakti elektrikler kesilecek olsa, gözün gözü görmediği o zifiri ortamda bulunanların sanki ses vermezlerse varlıklarının da bir kanıtı olmayacakmış gibi, konuşmak için komik bir çaba sarf ettiğine dikkat etmiştir. Sessizliğe tahammül etmek zaten önemli bir meseledir, karanlık bir sessizliğe tahammül etmek ise insanların önemli bir kısmını aşıyor olmalı. Daha ötesi genellikle karanlık ve yalnızlığın aynı andaki mevcudiyeti korku uyandırır. Bu eğilimin mümkün antropolojik kökenleri olduğunu varsaymak kolay. Fakat mesele orada bitmiyor, zîrâ karanlık korkumuz sadece dışarıdan gelmesi muhtemel bir tehdide bağlı olarak oluşmuyor. İçeriden gelecek olanlardan da ürküyoruz. Göz merkezli dış algı kapılarımız kapanıp, zihnimizi meşgul edecek aydınlık dünya gölgeler içinde silikleşmeye başladığında kendimizle baş başa kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalırız ve bu genellikle istemli ya da istemsiz olarak kaçınılan bir durumdur.

Kendi adıma, karanlıkla da yalnızlıkla da insanların çoğundan daha hoş bir ilişkim olduğunu söylemem mümkün. Elbette aramızda saf bir neşe ilişkisi olduğunu iddia ediyor değilim. Bunların sizi nereye götüreceği pek belli olmaz ve hafıza dediğimiz de tekin bir yer değildir. Lâkin bu noktada durup, bugün ve burada'mızdan çıkarak bir öykü içine huruç edelim isterim.

Mevzu bahis hikâye, geceydi ve karanlıktı, diyerek, totolojik olduğu kadar da estetik bir vurgu ile açılıyor. Öykümüzün mekânsal hatlarına daha yakından nazar etmek lüzûmu hâsıl olursa eğer, içeride kıpırtısız bir oda ve dışarıda suskun bir gecenin sükût içinde hasbihâl etmekte oldukları bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu belirtmekle yetinmek zorundayız. Zîrâ bu loş manzarada adını anmaya değecek başka pek bir şey yok. Yalnızca açık bir pencerenin kenarında gölgeler içinde oturan bir adamın, öykü kişimizin silik silueti gözümüze çarpıyor. Çenesini eline yaslamış ve orada öylece, melankolinin o bildik arkaik ifadesine bürünmüş hâlde oturuyor adam. Ayın suratsız ve solgun ışığının el verdiği ile görebildiğimiz de ancak bu kadarı. Hatlarının ayrıntıları nazarımızdan gizlenmiş.

Uzun süre seyrediyoruz bu meçhul adamı, bir eylem bekliyoruz ondan, ama tek bir kıpırdayış bile olmuyor bedeninde. Hüzünlü bir sanatçının elinde şekillenmiş bir heykel misâli bekliyor, bekliyor ve bekliyor. Sâhi kimdi o düşünür: "Ne kadar insan varsa, o kadar da heykel sayıyorum," diyen?

Düşüncelerimizi işitmiş ve bizi yalanlamak istercesine âniden hareketleniyor kahramanımız; hafifçe doğruluyor ve ellerini gecenin içine doğru uzatıyor; karanlığa, boşluğa. Bizim göremediğimiz bir şeyleri yakalamak istermiş gibi ya da sanki onu ısrarla işitmeyen umarsız bir tanrıya isyan edercesine.

Bu noktadan itibaren daha derine inmeli ve zamanı geriye kat edip, gecenin başına çevirmeliyiz gözlerimizi.

Bakın, kahramanımız pencerenin kenarındaki sandalyeye oturup da geceye doğru çekilmeye başladığı ânda, son bir bakış denli mahzun ve eski, yitik bir şeyler ayaklanıyor ruhunun karanlık köşelerinden usulca. Lanetlenmiş hacılara benziyor siluetleri. Dikişsiz kara libaslara bürünüp, tavaf ediyorlar bedenini ağır ağır.

Yüklü adımlarında toz ve havada bir hicran uğultusu. Kayıp bir zafere ve utanca dair fısıltılar duyuluyor ve kül gibi dudaklar söylenmemiş sözlerden geriye kalanları sayıklıyorlar. "Gurur", diyor biri, "ah gurur, neden bu kadar amansızdır ve şu yeşil gözler üzerine çöreklenen gölgeler hangi dargın yüzün kalıntısıdır?" Bu sorular kulak erimine ulaştığında yakıcı bir azap içinde sarsılıyor kahramanımız ve birden hüzünlü bir ezgi tutturuyor kanı, akıyor da akıyor damarlarına: Hayat yaralardan başka nedir, diyor, hayat yaralardan...

Şimdi hatırlıyorum da, "Dünyadaki tüm ağıtlar içinde yalnızca biri çok doğru," diyordu İspanyolca bir şarkı, "hepimizin içinde olan, duyulmayan."

Kapatıyor gözlerini adam. Karanlığa karanlık ekliyor, kedere keder. Kim bilir belki orada, derinlerde bir yerde... Lâkin heyhat, külleri eşelemek nafile! O da biliyor, elbette biliyor; zamanın inatçı sisi çoktan örtmüş hatlarının üzerini, yitip gitmiş. Fakat bir şeyler yine de kalmış geride, yüreğine kazınmış olan ve direnen unutuşun pençelerine.

...

Burada duralım. Bazılarınızın bilebileceği üzere, bu öykünün bir sonu yok. Hiç bitmeyen ve her dem yeni kalan bir öyküdür bu. Yitik bir duygunun, bir sözcük ya da küflü bir imge parçasının bilincin derinliklerinden firar edip yüzeye çıktığı her ân kendini yeniden ve yeniden tekrar eder. Herkes için bir yeri vardır o pencere kenarının. Mâzi bir keşkeler cehennemidir ve hep döner ve hep sorarız ona: Ey geçmiş, ey ıstırabımız söyle, şu kahrolası, kırbaçlanası sırtımızı döndüğümüz gün sana, ne kadar öldük biz? Söyle, ey kemiren, ey yankılanan! Hayat yaralardan başka nedir, hayat yaralardan...?

Cumartesi, Haziran 20, 2009

Ve elbet şiir...

Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Kül burada her şey; aşk, bilgi ve keşif
Zaman şu an ve mekân şu nokta
Gelir geçer sultanlık hafif ve gözyaşlarıyla

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Yok burada gözlem, deney ortamları ve varsayım
Hipotezler, büyük teoriler, hatta bilimsel yasa
Ülkem; laboratuvarda sıkıştırılmış kahkaha

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Yolunu yitirenlerin kıyısında armasız, tuğsuz
Nedimeleri de olmayacak bu aşkın ancak garipler
Aşikar kılınacak kirpiklerinin ucunda incinmişlik

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Bir çingen gülümseyişinin ısıttığı otağ!
Attık her şeyi ateşe keskinliğiyle bakışımızın
Elbet beylik kılıcı şiir kızının kalbinde ışıyacak!

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Gözyaşlarıyla ağlanmayacak çünkü şehzademiz yok
Ancak gözlerimizi biriktirebiliriz içimizde
Kırdık kafasını zekânın ölümden öte ölüm-çok!

Hüseyin Atlansoy

***

Bid'at

Gidin...
Gidin...
Sorup soruşturun:
Kim dünyada
İlk kez kafes yapmış?
Ve hangi el ilk defa
Kuşu kafese koymuş?
Gidin...
Gidin...
Gidin...
Sorup soruşturun

Timur Gorgin

***

Tefsir

Bir kez daha tasvir ettim kendimi aynada
Eğdim başımı
Dik tuttum
Sonra
Mırıldanarak tefsir ettim kendimi - yokmuşum gibi -
Ansızın
Gördüm:
Aynadaki görüntü değil benim görüntüm
Daha yaşlıydım aynada, daha huzurlu
Yetmişti yaşım aynada
Kinayeli bir söz vardı gözümde:
Sen değilsin!
Ben değilsin!
İşaret ediyordu yabancılıklara
Yaşlılık halimdi sanki, yaşlılık
- Duru biz cezbe içinde ayık ve sarhoş
- Yalnızlık cehenneminde, safası gömlekti

Bir kez daha
Ben vardım, ayna ve benim görüntüm
Mırıldanarak tefsir ettim kendimi - varmışım gibi -
Ben değilim, o değilim, kendim değilim
Ben kimim?
- Yabancılık, tefsirimdi benim -
Kendimden bir gölgeydim
Kendimde
Ben

Perviz Hâifî

Cuma, Mayıs 22, 2009

Kürt Sorunundan Savaş Oyunlarına...

Aslında TRT Şeş gözlemlerimden yola çıkarak, Kürtçe ve Kürt Sorunu etrafında dilimizden bir türlü düşürmediğimiz şu çokkültürlülük vasfımız üzerine uzunca bir şeyler karalamak niyetindeydim buraya, ama nedense mevzua yeterince konsantre olamayıp yarım bıraktım. Yine de bir dileğimi ifade edip, ardından da ilgili birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim. Birkaç hafta evvel Cumhurbaşkanı'nın Kürt Sorununa(Türk Sorununa) dair iyi şeyler olacak bâbından çıkışı umarım bir temenni olmaktan öteye geçip, gecikmeden önemli bazı somut mesafeler kat etmemizle neticelenebilir. Öyle anlaşılıyor ki, hem iç hem de dış konjonktür kapsamlı bir değişimin kapısını aralamaya müsait. Yine bu yönde ilginç başka bir gelişme de GenelKurmay Başkanlığı'nın TSK'nin bugüne kadar sürdürdüğü hamâsî söylemi bir kenara bırakıp 2009’u önemli bir yıl olarak işaret etmeleri sayılabilir.

Elbette bu sorun birden ve bütünüyle ortadan kalkması mümkün bir sorun görünümü arzetmiyor. Bizim dışımızdaki örneklerden de biliyoruz ki, böylesi kısmî iç savaş mertebesine ulaşmış bir problem kısa vadede tamamen yatıştırılamaz. Çünkü çok fazla iplikçik birbiri içine dolanmış olur ve bunların sökülüp bir hâle yola konulması için zaman gerekecektir. Nitekim şöyle kabaca bir gözlemle bile Türkiye’nin pek çok sorununun bu soruna bir şekilde bağlı olduğunu görmek mümkün. Fakat yine de yakın bir vadede kararlı ve tutarlı bir biçimde atılacak adımlarla genel bir rahatlama ve gerilimin asgarî ve yaşanabilir bir düzeye düşürülmesi en azından teoride mümkün görünüyor. Bunun için de başta siyasal iktidar olmak üzere muhalefetin, bürokrasinin, medyanın ve sivil toplumun geçmiş pozisyonlarını bir kez daha değerlendirerek faydasız söylemleri terk edip, çözüm yönündeki çabaları yoğunlaştırması elzem olacaktır.

Tabii siyasal iktidarın geçmişte bu meseleye yaklaşımındaki naiflik ve tutarsızlıklar ve kendi muhafazakâr-milliyetçi tabanından gelen tarihsel-düşünsel kusurlar ve yine benzer sorunları fazlasıyla barındıran muhalefetin daha fol yok yumurta yokken aldığı pozisyonlar yahut hâli hazırdaki durumun devam etmesinden nemalanan, rant elde eden legal ve illegal yapılanmaların varlığı düşünüldüğünde pek kolay olmayacaktır. Fakat eğer bu süreç bir şekilde ilerlemeyi başaracaksa, çomak sokmaya niyetli olanlar, günün birinde o çomaklarıyla baş başa kalabilirler.

Bu arada GenelKurmay demişken, bu kurum ve büyük oranda temsilcisi olduğu köklü devlet iktidarı, geçmişte çok itibar ettiği "Kart-Kırt-Kurt" tezlerinden medet ummayı bırakıp, tarihsel olarak yerleştiği erişilmesi güç konumdan, konjonktür gereği bir basamak kadar inmiş görünüyor ve artık bir ton aşağıdan sesleniyor biz bahtsızlara(seslenmesini arzu ettiğimizden değil, en azından kendi adıma). Ancak hâlâ oldukça buyurgan ve baştan ayağa siyasî içerikli beyanlar bunlar. Tabii insaflı olmak lâzım gelir ki, ben de öyle olduğumu düşünmekten zevk alırım; "Kart-Kurt" tezlerinden -daha ileri gidilememişse bile- en azından Montesquieu ve Huntington dolaylarına kadar ulaşılabilmiş olunması azımsanacak bir gelişme değildir(!) Nitekim bu vasıfları nedeniyle -beni epey eğlendirse bile- bazılarımız için söz konusu konuşmanın içeriği ciddi ciddi "akademik" sıfatı ile nitelenebilindi. Onları da anlamaktan beri değilim elbette, zîrâ geçmişte bu neviden konuşmalar ve bildirilerde, söylenen her üç şeyin dördü yanlış olan beyanlarda bulunulması alışkanlık edinildiğinden olsa gerek, bugün isabet oranının bir nebzecik dahi düzelmesi insanları ziyadesiyle heyecanlandırabiliyor ve ilerideki 25-30 yıl içinde daha iyi skorlar görme beklentisi oluşturuyor haklı olarak.

Bugünlerde dönüp her biri dünyaya bedel tarihçilerimizin ve etimologlarımızın "Kart-Kurt" sesleri ve "Dağ Türkleri" tezlerini anımsayarak hep birlikte eğlenebiliyoruz belki, ama o tarih hepimizin şahidi olduğumuz üzere çok kin ve kan taşımıştır terkisinde. Esasen yakın tarihimize her odaklanışımızda insan dediğimiz şu garip mahlûkun nelere kâdir olabileceğini yeniden fark ederek, bugün nerede durduğumuzu bir kez daha sorgulamamız gerekir. Devlet(kutsanmış ve kocaman harflerle işgal etmiştir zihinlerimizi) yirmi beş yıl önce resmî-askerî yayınları yoluyla pervasızca zırvalıyordu işte. Bütün bir ülkeyi deve kuşu çiftliğine dönüştürmeye niyetlenmiş bu kepaze politika, bir asra yakın biteviye üretilmiş yalanlara ve kahırlara katlanıldıktan sonra, Kürt gerçeğini ister istemez kabul etmek zorunda kalmakla neticelendi. Bunun nasıl marazî bir kabızlık hâli, ne denli büyük bir zaman israfı olduğunu şöyle bir düşünün.

Şimdi yeniden anımsadım, bir süre önce Şahnâme’yi okurken Firdevsi'nin Kürtlerin kökenine de değindiğine şâhit olmuştum. O mitolojik anlatıda bile bu coğrafyadaki diğer halkların Kürtlere bakışındaki alışkanlıkların izdüşümlerini görmek mümkün olabiliyordu. Mevzubahis hikâye kabaca şöyle özetlenebilir: Dahhâk namlı padişahın zamanında, bu efsanevî padişahın omuzlarından çıkan ejderler her gün halktan iki kişinin beynini yiyerek beslenirmiş. Gel zaman git zaman bu kara zalimlikten çok muzdarip olan iki âlim, bir yolunu bulup saraya girerler ve iki kişiden birini kurtarır, onun beyni yerine de allem edip kallem edip padişahın ejderlerine koyun beyni yedirmeyi başarırlar. Kurtardıkları adama da derler ki, "Git, bir yerde gizlen, canını kurtar!/ Ama mâmur şehirlerde yaşama. Bundan sonra senin yerin yurdun dağlar ve ovalardır." Böylece her gün iki kişiden birini kurtarır ve onu uzaklara yollarlar. İşte diyor Firdevsi, "Kürt kavminin aslı bunlardan türemiştir ki, mâmur şehir nedir bilmezler/ Bunların evleri çöllerde kurulmuş çadırlardan ibarettir. Kalplerinde hiç tanrı korkusu yoktur." Fakat bin yıl öteden yazan Firdevsi'de bile masalımsı bir nedensellik, bir mantık mevcutken, bizde o kadarı da yoktu ne yazık ki.

Evet, durum bundan ibaret. Biz başa dönelim yine ve bu kez ifadenin kipini değiştirerek tekrarlayalım, iyi şeyler olmalı artık!



Böylece tamamen farklı bir alana, oyunlara doğru kayma zamanımız gelip çatmış oldu. Bu mevzuda da gelecek vaadeden gelişmeler var. Örneğin son zamanlarda kitapçı raflarında oyunlar üzerine yayınlanmış yerli çalışmalar görebilme bahtiyarlığına erişmemizden söz edebiliriz. Oyun işte ne olacak, denilerek hafife alınan bir konuda, Kalkedon Yayınları’ndan "Dijital Oyun" ve "Dijital Oyun Rehberi" adlarıyla iki kitap hazırlandı birkaç ay önce. Bunlardan okuma imkânı bulduğum, Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan-Sütcü ikilisinin hazırladığı Dijital Oyun daha çok işin endüstriyel boyutlarına eğilmiş bir çalışmaydı. İçeriğine yakından vakıf olamadığım diğer kitap da sanıyorum o ilk çalışmanın bir devamı sayılabilir. Bu kitaplarda emeği geçenleri tebrik etmek gerekiyor öncelikle. Bununla birlikte oyun araştırmalarına dair artan bir merak da gözlemlemekteyim. Bu konuya bilgisayar oyunlarıyla eskisi gibi çok içli dışlı olmadığım için özel bir dikkat gösterdiğim söylenemez belki, ama yine de iki yıl kadar evvel, temel referans metinlerinden biri olan Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga’nın "Homo Ludens"’ini okuma imkânı bulmuştum.

Geçen hafta yeni yayınlanmış kitaplara göz atarken Yakamoz Yayınları tarafından basılmış "Savaş Temalı Oyun Kültürü" başlıklı bir çalışmaya rast geldim. İçeriği epey kışkırtıcı görününce de hemen alıp okumaya giriştim elbette. Aslında Ed Halter imzalı bu kitabın özgün adı "Sun Tzu to Xbox: War and Video Games" ve 2006 yılında yayınlanmış. İçerik açısından da üstte bahsettiğim çalışmalardan daha farklı bir alanda işlev görüyor. Kitaba uygun görülen başlıktan da anlaşılabileceği üzere, kabaca savaş oyunları ve bu oyunların askerî proje ve teknolojilerle tarihsel bağlarını masaya yatıran bir metin bu.

Eğlence sektörünün bir diğer önemli kolu olan sinema üzerine bu bağlamda pek çok çalışma yapılmıştır ve sinemanın nasıl bir askerî propaganda aracı olarak desteklenip üretildiği çok iyi biliniyor. Amerikan ordusunun uluslararası prestiji ve askere alma programının bir ayağı olarak sinema sektörü, 20. Yüzyılın ortalarından itibaren Pentagon’la hep içli dışlı olagelmiştir, dolayısıyla Hollywood yapımı pek çok büyük sinema filmi bu karanlık çarkın bir parçası olarak arz-ı endam ediyorlar beyaz perdeye. Emin değilim, ama sanıyorum son dönemde Türkiye’de de bu yönde atılan ufak adımlar var.

Oyunlara gelince, Homo Ludens’i okuyanlar metinde savaş ve oyun kavramı arasında kurulan bağı göreceklerdir. Huizinga modern savaşları dışarıda tutmakla birlikte savaşın oyunsal niteliğine(tersi de mümkündür) özellikle dikkat çeker. Ed Halter bunu biraz tersten alıp daha da ileri taşıyarak, dijital ya da analog oyunlarla savaşların ve askerî teknolojilerin nasıl iç içe geçebildiğine, birbirlerini nasıl besleyip büyüttüklerine dair tarihsel bir gezintiye çıkarıyor okurunu. Böylece satranç ve go gibi eskil oyunların askerî mantığından dijital çağın sanal mekânlardaki bitmek bilmeyen çarpışmalarına kadar oyun ve savaşın birbirleri ile olan oldukça ilginç ilişkilerini kronolojik bir düzlemde önümüze seriveriyor.

Bu kitabın içeriği oyunlar karşısında daha uyanık olunması gerektiğini hatırlatıyor bizlere. Doğrudan askerî teknolojilerle bağlantılar ya da fiilî ve tarihsel savaşlara ilişkin temaların oyunların içeriğini epeyce meşgul etmesinin yanında, bütünüyle bilgisayar teknolojileri, etkin bir katılım gerektirmeleri nedeniyle kullanıcılarını sanal ortama angaje olmaya fazlasıyla zorluyor. Bu nedenle önümüzdeki süreç, artan bir ivmeyle sanal ve somut gerçekliğin arasındaki sınırları bulandırma tehlikesi taşımakta. Tam da bu noktada Colin Powell’ın tepkisine dikkat çekiyor Ed Halter. Bir konuşmasında Powell, Irak’ta olup bitenler hakkında, "İnsanların bunun bir video oyunu olmadığını anlaması gerekiyor. Bu bir savaş. Gerçek bir savaş," şeklindeki ifadelerle derdini dillendirmiştir. Demek ki, hatlar şimdiden tehlikeli bir şekilde karışabiliyor. Powell işine geldiğinde bu duruma isyan edebilmiş, ancak bunu, hatların bulanıklaşmasında ABD’nin önemli çıkarları olduğunu unutarak yapabilmiş olsa gerek.

Yazarımız Körfez Savaşı’na yaygın olarak "Birinci Nintendo Savaşı" adı verildiğini de anımsatıyor bize. Bu meyanda Baudrillard’yı hatırlayalım, geçmişte Körfez Savaşı’nı bir simülasyon olarak değerlendirdiğinde pek çok çevreden eleştirilmişti, öyle ki, onu savaşın dehşetini küçümsemekle itham edenler oldu, hâlbuki Baudrillard -tespitleri mübalağaya açık olsa bile- savaşın göstergesel niteliğiyle meşguldü ve hangi araçlarla, nasıl yürütüldüğü, kitlelere nasıl sunulduğu ve kitlelerce nasıl görülüp algılandığı gibi meseleleri irdeleyerek çözümlemeler yapıyordu. Nitekim ilk high-tech toplum teorisyeni diye nitelenen düşünür, "Gerçeğe bir son veren şey, gerçekten daha da gerçek gibi gözükendir," diye ilân etmiştir.

Video oyunlarının yaygın savunularından biri onların şiddet ihtiyacını boşaltmaya yarayan araçlar olduğu yönündedir. Bu savın doğruluk payı taşıdığı varsayılsa bile, oyunların bizi kendi şiddet potansiyelimizle bilinçli bir düzeyde yüzleştirebildiğini iddia etmek mümkün görünmüyor. Öte yandan oyun oynama deneyiminin sık sık basına yansıyan örneklerde iddia edildiği gibi doğrudan şiddete tahvil edilebileceği de aynı şekilde tartışmalıdır. Fakat böylesi doğrudan bir ilişki olmasa bile, Amerikan ordusunun sinema filmleri ve America’s Army gibi oyunlar vasıtasıyla asker toplama imkânlarını arttırabildiğini düşünürsek, bu medyaların tüketicilerinin yönlendirilmeye açık oldukları ortadadır. Burada belki daha yaygın bir sorun, bu tür medyalar yoluyla gereğinden ve gerçekte olduğundan daha yoğun bir şiddet ve şiddet araçlarına mâruz kalmaktan doğan yaygın bir kabulleniş, umursamazlık, tepkisizlik ve hatta olup bitenleri onaylama hâli olabilir. Barthes’in tespitleri üzere, bu tür medyalar bizi şiddet yönünde hareket etmeye zorlamıyorsa bile, etrafımızdaki şiddeti kabullenmeye zorlayabilirler. Üstüne üstlük savaş oyunlarının sinema ve TV deneyiminin pasif katılımından farklı olarak interaktif katılım gözeten etik tek taraflılığı, dünyayı mütemadiyen bir tarafın gözünden okuma alışkanlıkları da hesaba katıldığında bu sorun iyice belirginleşebilir.

Bütün bu tartışmalı noktaları hesaba kattığımızda kitabın son bölümü belki de en ilginç kısmı olabilir, zîrâ o bölümde bir takım alternatif oyunlara ve savaş karşıtı oyun projelerine yer verilmiş. Önümüze gelen savaş oyunları yukarıda değindiğimiz üzere neredeyse tamamen Amerikan bakış açısıyla üretildiği ve bu yüzden ahlâken fazlasıyla kof ve tek yanlı oldukları için alternatifler üzerine fikir yürütmek önemli. Tabii burada işin sektörel boyutları düşünülünce büyük çaplı oyunlardan bahsetmek pek mümkün değil, zaten ilgili örnekler de bir protesto bağlamında üretilmiş daha çok flash tabanlı, fakat epey yaratıcı gözüküyorlar.

Uzatmayalım, netice itibariyle bu kitapla haşir neşir olduğum saatler kendi adıma çok keyifli ve oldukça öğretici saatler oldular. Oyunların tarihine başka bir gözle bakmak isteyenler gönül rahatlığıyla okuma listelerine ekleyebilirler.



Bu yazımızın diptekiler bölümündeki videolarımızın ilki Kürtçe olarak ve Şivan Perwer'den gelse yeridir: Naze. İkinci örneğimiz ise Eurovision'la bağlantılı olacak, ama ona geçmeden evvel yarışma hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Eurovision'ı hem katılan şarkıları genel olarak pek beğenmediğimden, hem de oylamanın her sene tekrar eden rezilliğinden bıktığım için izlemek niyetinde değildim. Fakat bu sene oylama sistemi değişmiş denilince yine baktım ve gördüm ki hiçbir şey değişmemiş; hâlâ aynı komedi sürgit devam ediyor. Katılan şarkılara gelince kesin olan bir şey var ki, Patricia Kaas yarışmaya bir kaç boy büyük gelmiştir. Onun dışında katılımcılar arasında beni gerçekten ilgilendiren tek bir grup vardı, o da Ermenistan adına katılan ve daha önce de beğenerek dinlediğim Inga & Anush ikilisiydi. Dolayısıyla ikinci videomuz 9. Ermeni Müzik Ödülleri'ndeki şahane performanslarıyla birlikte onlardan gelecek: Harsanekan.

Pazartesi, Nisan 13, 2009

Başka tarihler...

1923 yılındayız; İsviçre’nin Lozan şehrinde uzun münâkaşaların neticesinde imzalanan bir mukâvele metni uyarınca, yurtlarını taşıyamayacakları mal ve mülkleriyle birlikte geride bırakan yüz binlerce insan, yanlış bir yerde yanlış bir dinin mensubu olmaktan dolayı zorunlu bir göçe tâbi tutuluyorlar. Böylece yaklaşık 1,2 milyon Ortodoks ve 400.000 Müslümandan oluşan tarihin en büyük kitlesel göçlerinden biri cereyan ediyor(Türkiye'den gidenlerin büyük kısmı antlaşmadan önce zaten fiilî bir göç durumundaydılar.)

Son yıllarda Lozan Mübadelesi ile ilgili çalışmalarda bir artış gözlenmekte. Yayınlanmış kitaplar ve hazırlanmış tezler açısından bir yoğunlaşma var. Şüphesiz bunlar bir ölçüde beklendik sayılabilir ve elbette hayırlı gelişmeler. Burada özellikle anlatı yapısı ile nispeten daha teknik metinlerden farklılaşan bir çalışmaya dikkat çekeceğim. Mevzubahis çalışma, İrlanda kökenli gazeteci Bruce Clark’in özgün baskısı 2006 yılında yapılmış (Türkçesi Kasım 2008) "Twice a Stranger" (İki Kere Yabancı) adlı kitabı. Türkçe çeviri ve baskısını Bilgi Üniversitesi yapmış ki, mübadele özel olarak eğildikleri bir alan.

Lozan Mübadelesi denilen olgu bugün nasıl okunabilir? Türkiye ve Yunanistan halkları olarak eşiğinde yaşadığımız bu zorunlu göç bize temelde ne anlatıyor? Hangi tarihsel şartlar ve hangi sosyo-politik mantık böylesi bir kitlesel nüfus değişimini olanaklı kılabilmiştir? Bu büyük demografik değişimin Yunanistan ve Türkiye’nin uluslaşma sürecindeki yeri ve anlamı nedir; bizim biz olmamızda hangi rolü oynamıştır? Ya mübadelenin dinsel mantığı nasıl yorumlanmalıdır? Lozan’da alınan bu kararın yeryüzünde daha sonra görülen uygulamalar üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

Bunlar ve bağlantılı tüm sorular önümüzde, ama elbette her şeyden önemlisi, tarihin o anında sürgün bir kişi olmanın, "yerinde doğup yabanda kocamanın" ahvalidir! Evet, ırak bir şehirde, birilerinin bir masanın başında attıkları imzalardan ibaret olan, sadece uzaktan, ama çok uzaktan kuşbakışı görülebilen bir tarih değil; aynı zamanda o tarihin gadrine uğramış olanlara, "büyük" olaylardaki "küçük" insanlara da odaklanabilen bir tarih. İki Kere Yabancı’nın kıymeti kanımca tam da burada yatıyor. Bruce Clark, kitabın yazım sürecinde Türkiye ve Yunanistan’daki pek çok mübadille görüşmüş ve daha önce yapılmış çalışmalardan da destek alarak, mübadeleyi onların gözünden de görmeye çalışmış. Bugün pek çoğumuzun üzerinde yürüdüğümüz sokakları adımlama hakkını 80 yıl kadar önce yitirmiş bu insanların öykülerinin buruk bir tadı var hep(çoğu ne yazık ki kayda alınamadan yitip gitmiştir). Bir gün, "gidin ve unutun", denilmiş onlara, ama gitmek ve unutmak hiç kolay olmamış işte. Gitmek ve unutmak, binlerce hüzünlü öyküye dönüşmüş birden. Toprağın, yarım asır sonra ayrıldıkları yerleri ziyaret etme imkânı bulan insanların gözyaşlarında kendini açığa vuran tuhaf bir metafiziği var sanki.

Mübadeleden yüzeysel olarak bahsedilince bu göç sürecinin kâğıt üzerinde gözüktüğü üzere kolay bir mesele olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. Sanki birileri o kararı alınca, insanlar da bir yerden bir başka yere ışınlanmışlar ve böylece her şey olmuş bitmiş gibi. 1923-24 şartlarında yaklaşık bir buçuk milyon insanın karşılıklı göçünü şöyle bir tasavvur edin. Hiç kolay olmadığını anlayabilirsiniz. Bulaşıcı hastalıklar ve ölüm, açlık ve sefalet alıp yürümüştür bu süreç içinde. Özellikle Yunanistan tarafında demografik değişimin sonuçları çok çarpıcı olmuş görünüyor. Zîrâ gidenlerin büyük kısmı beş parasızdı ve toplam olarak Yunanistan nüfusunun yaklaşık dörtte birine denk düşüyorlardı. Dolayısıyla Modern Yunanistan tarihinin iç dengelerinde bu değişimin getirileri sürekli karşımıza çıkar. Öncelikle insanların yaşam alanlarının ters yüz edilmesi yoluyla bariz bir kültür şoku yaşanması kaçınılmazdı, bunu ekonomik ve politik gelişmeler izlemiştir.

Bir Pontus Rum’u olan George Siamanides Trabzon’dan Selanik’e uzanan yolculuğunda uğradıkları coğrafî şoku şöyle dillendiriyor örneğin:

İşte hayat karşısındaki sınavımız bundan sonra başladı. Kendimizi Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız sömürgeci birliklerinin kullandığı eski bir askeri kamp binasında bulduk; her yer bit kaynıyordu. Sanki ayın yüzeyindeydik, bir tek ağaç yoktu ufukta. Ormanlarla kaplı dağlarımız geldi aklımıza, ağlaştık.

Şayet zorunlu mübadele gerçekleşmeseydi, tarihin akıbeti nasıl olurdu? Bu sual tarihçi için fazla spekülatiftir elbette. Öte yandan gücünü statükodan alan, omzunu her dem devlete yaslamış politikacı ve "aydın" içinse mübadele gibi meseleler ellenmemesi gereken yasak meyvalar gibidir. Bu efendiler, tarihin tüm mayınlı alanlarını unutmamızı yeğlemiş ve bunun maddî-manevî altyapısını hazırlamak için de epey çaba sarf etmişlerdir. Burada çabalarının başarısızlığa uğradığını söylemek isterdim, ama ne yazık ki, öyle görünmüyor. Lâkin her şeye rağmen, geç kalmış bile olsak, hatırlamaya, bilmeye ve sorgulamaya muhtacız. Hatta bütün bunların hiç yaşanmadığı bir Türkiye ve Yunanistan’ın daha iyi bir yer olabilme olasılığını inatla düşleyebilmeliyiz belki.

Burada birkaç filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Theo Angelopoulos -ki onun kendi deyimiyle demode filmlerinden habersiz olarak ölseydim şayet, kendimi yaşamamış da addedebilirdim- sürgün meselesine özellikle eğilen bir isimdir. Şöyle diyordu bir filminde: "Tanrının yarattığı ilk şey yolculuktur, bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti." Angelopoulos'un doğrudan mübadele ile ilgili bir filmi yoksa bile filmlerinde mübadillerin öykülerine rastlayabilirsiniz. Özellikle O Thiasos'u (Gezgin Oyuncular) önerebilirim. Yine daha önce bir ara değinmiştim, Costas Ferris’in Rembetiko’su doğrudan mübadiller üzerine bir başyapıttır. Türkiye’den ise Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken adlı yüz akı filmini izleyin isterim.



Değineceğimiz diğer bir kitap, Murat Belge’nin 2008’in son aylarında İletişim Yayınları tarafından "Genesis" adıyla yayınlanan çalışması olacak. Kitabın alt başlığı "Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni" olarak belirlenmiş.

Başlığa bakınca salt bir tarih çalışması gibi görünebilir, ama esas olarak Türk edebiyatındaki ünlü köken anlatıları üzerine bir eleştiri metni, bu anlamda da tarihle edebiyatın kesiştiği yerde duruyor diyebiliriz. Kemal Tahir, Erol Toy, Tarık Buğra, Necati Sepetçioğlu, Nihal Atsız gibi pek çok popüler yazarın romanlarını tahlil ve tetkik ederek, Türk siyasetinin farklı fraksiyonlarında köken meselesine, kurmaca metinler bağlamında nasıl yaklaşıldığının izini sürüyor üstâd.

Türkiye’de buna benzer başka bir çalışmadan haberdar değilim açıkçası. Bu yüzden kitap yayınlandığı anda hemen ilgimi cezbetmişti. Sanıyorum çalışmada ele alınan yazarların en azından bir kısmı ile hemen herkesin az-çok bir tanışıklığı vardır. Kendi adıma bazılarının yapıtlarına ben de aşinayım elbette. Bunların arasında Kemal Tahir, Tarık Buğra, Ahmed Hilmi gibi isimler sayılabilir. Erol Toy kitabı okuyana kadar hiç ilgimi çekmiş değildi(okuyunca da çok ilgimi çektiğinden değil ya!); bir diğer önemli isim olan Nihal Atsız’ı ise azalmak bir yana, giderek artan bir şiddette itici bulduğumu söylemeliyim ki, şu garip bünyemde sevdiğim taraflarımdan biri de budur.

Peki, nedir bu genesis ya da köken meselesi? Murat Belge kitabının giriş bölümünde bunu ele alıyor ve ulusal köken anlatılarının özcü bir bakışla kurulduğundan yola çıkıyor. Bu bağlamda öteden beri tartışılan bir noktaya dikkat çekmek kaçınılmaz oluyor tabiî. Şöyle ki, biz bu ulusal kökenleri Benedict Anderson’ın çarpıcı tespiti ile bir tahayyül süreci içinde icât mı ediyoruz, yoksa bir yerlerde zaten karanlıkta kalmış bir özü var da onu mu keşfediyoruz? Bu iki kavrayışı bir terazinin kefelerine koyarsak, ben de Murat Belge gibi bunun daha çok bir icât meselesi olduğunu düşünmeye meyilliyim.

Türkiye’de köken meselesi doğaldır ki, Osmanlı’nın çöküş döneminde alıp yürümüş bir tartışmadır. Sürekli sıkıştırılan bir imparatorluğun buhranlı atmosferinde ortaya çıkan ve çözüm arayan farklı politik zümreler, meseleyi kendi ideolojik tutumları dâhilinde kavramışlardır o günden bugüne. Örneğin İslâmcılar için köken bir şekilde İslâm’ın arzı endam ettiği tarihe bağlanırken, Genç Kalemler bazında şanlı geçmiş Orta Asya bozkırlarına kadar uzanıvermiştir ve elbette Osmanlılığı benimseyen yazar ve düşünürler için de köken Osmanlı’dan öteye gitme gereği pek duymayacaktır. Yine ellilerden sonra Kemal Tahir gibi solcular, bizim neyimiz eksik, diyerek bu işe el atmaktan çekinmezler. Hâl böyle olunca da "Asya Tarzı Üretim" gibi Marksist okumalarla çeşnilenmiş bir takım acayipler hâsıl oluverir.

Kitapta ele alınan popüler metinler, son tahlilde köken meselesine dair yaklaşımları ve edebî tıynet ve kıymetleri konusunda farklı değerlendirilmek durumunda olsalar bile, Murat Belge, bu anlatıların, -her ne kadar doğrudan bir tarih dilimi ile bağlantılı görünseler de- gerçekte tarihin dışında çalıştıklarına ve bu minval üzere de yapısal olarak birbirlerine benzediklerine dikkat çekiyor.

Neticede görüyoruz ki, söz konusu tarafların hepsi kendi ideolojik tutumları dâhilinde içinde yaşadıkları bu ulusun meşru özünü aramaya çıkmışlar, ama anlaşılan çoğu zaman arayanlar bir de bakmışlar ki, sonunda buldukları şey zaten kapıdan çıkarken yanlarında götürdükleri o şeymiş.

Son olarak Murat Belge’nin bu çalışmadaki oldukça akıcı ve nükteli üslûbuna da dikkat çekmek gerekir. Tabii eldeki metinlerin nükteli bir dille işlenmeye fazlasıyla müsait olmaları da kitabı eğlenceli hale getirmeye yardımcı olmuş olmalı. Okumayı düşünenleri çok keyifli bir okuma süreci beklediğini söyleyebilirim.



Üçüncü kitabımız "Tarih-Lenk" ve yazarı hâli hazırda Sabancı Üniversitesi’nde akademik görevini sürdürmekte olan Y. Hakan Erdem. Bu kitabın adını ilk okuduğumda çok ilginç gelmişti ve tam da yerli yerine oturtamamıştım. Sonra bunun Timur-Lenk’e bir gönderme olduğunu anladım tabiî. Burada Lenk eki Farsça topal, aksak anlamları veriyor ki, bu kullanım kitabın içeriğine oldukça uygun düşmüş.

Bu arada yazarın bu kitap ve Osmanlı’da kölelik üzerine temel bir tarih çalışması dışında ilginç romanları da var. Bunlardan Kitab-ı Duvduvani’yi okuma imkânı bulmuş biri olarak diyebilirim ki, Hakan Erdem bir tarihçiden çok daha fazlasını barındırıyor o eğlenceli bünyesinde. Bilim-kurgunun, fantastiğin ve tarihin iç içe geçtiği romanlarına post-modern kurmacalar diyebiliriz zorlanmadan. Ama şimdi konumuz onlar değil, başka bir zaman belki.

Tarih-Lenk’e dönersek tekrar, kitap, yazarın da girişte belirttiği üzere bizim eleştiri kültürsüzlüğümüze deva niyetine yazılmış bir tarih eleştirisi. Hakan Erdem oturmuş, bir takım popüler ya da akademik tarihçilerin yapıtlarında rastladığı önemli aksaklıkları tek tek tespit etmiş. Onun eleştiri süzgecine yakalanmış isimler arasında kimler yok ki; liste Soner Yalçın’dan(tersi nâmümkündür!), İsmet Bozdağ’a, Ahmet Akgündüz’den Yılmaz Öztuna’ya, hatta İlber Ortaylı’nın bazı yayınevlerince derlenen popüler kitaplarındaki aksaklıklara kadar uzanıyor. Özlüce söylersek manzara pek iç açıcı değil. Sadeleştirme ve çeviri sorunlarından tutun da, kaynaksız, araklanmış ve bariz yanlışlarla dolu metinler geziniyor etrafta. Yazarın kitabın tamamına yayılmış o hoş ve nükteli üslûbuyla alıntılarsak eğer:

Kendinize böyle bir hedef koyduğunuzda Türkiye’nin ve Türkçede üretilen gerek akademik gerekse popüler tarih literatürünün maalesef sağından solundan siyanür sızdıran bir altın madeni olduğunu söylemek durumundayım.

...

Ne yapayım ki, durum cidden acıklı. Kuru fasulyenin içinden taş çıkıyor; baklava tuzlu ve acı karışımı bir şerbetle yapılmış; "dün ben yaptım" iddiasıyla sofraya çıkarılan yemek komşu aşçı dükkânından habersizce alınmış ve üstelik geçen hafta yapıldığı için bayat!

Bu oldukça ilginç ve faideli kitabın, özellikle dil ve üslûbuyla okuma sürecinde Murat Belge’nin yukarıda değindiğim çalışması gibi beni çok eğlendirdiğini de söylemeliyim. Unutmadan Doğan Yayınları'ndan 2008’in sonunda çıktığını da ekleyelim. Elimdeki kitaptan anladığım kadarıyla iki ay içinde dördüncü basımı yapılacak kadar da çok rağbet görmüş.



Değineceğimiz son kitap yine Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Cemil Koçak’ın bu yakınlarda İletişim Yayınları vasıtasıyla yayınlanmış "Geçmişiniz İtinayla Temizlenir" başlıklı yapıtı olacak.

Bu çalışma, yazarın daha önce farklı yayın organlarında yayınlanmış kırk kadar makalesinden oluşan bir derlemeden ibaret. Makalelerin konu edindiği dönem tek parti yönetimini oluşturan çok tartışmalı zaman dilimi olarak seçilmiş ve titiz hazırlanmış olmaları yanında çoğu zaman ilgili ve ilginç belgelerle de desteklenmiş oldukları görülüyor. Cemil Koçak bu derlemenin, resmî tarih karşısında meslekten tarihçiliğin onurunu kurtarmak adına küçük de olsa bir katkı olma amacıyla hazırlandığını ifade ediyor. Bu noktada kitaba uygun bulunan isimlendirmenin işaret ettiği anlama dair Koçak’ın açıklamasından bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:

Bugün "resmî târih"ten bahsederken, aslında yukarıda tanımladığım şekilde yürütülen "geçmişiniz itinayla temizlenir" kampanyasını kastediyorum. Resmî târih anlayışı ve onun değişik versiyonlarından tırtıklanmış kötü kopyaları, ortak bir noktada, tam da burada açığa çıkıyorlar: Eğer bu çaba, resmî eğitimin de desteğini almışsa günlük hayatta hayli başarılı sonuçlar verebilir. Kısa da olsa resmî eğitimden geçerek, geçmişinin bu "itinayla temizlenmiş bilgi"sini edinen toplumun, her defâsında bu bilgiyle yetinmesi ve yalnızca bu bilgiyi talep etmesi, bu bilginin dışında bir "gerçek" olduğunu ise, kesinlikle reddetmesi sağlanabilir. Bu operasyonda önemli olan, geniş yığınların bu "temizlenmiş bilgi" zemininde, günün uygun siyâsî/ideolojik tavrına kolayca adapte edilebilmesidir.

Bu satırlarda neredeyse Orwell’cı bir manzara sergileniyor, ama haksız olduğunu, bunlara âşina olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Özellikle tek parti döneminin resmî sunumları gözden kaçırışlar, eksiltmeler, çarpıtmalarla dolu manipülatif/propagandist nitelikli bir tarihi gözler önüne sererken!

Fakat ben kitabın adını nedense yazarın işaret ettiğinden daha farklı ve olumlu bir şekilde de algıladım. Bir anlamda resmî tarih dediğimiz kir torbasının arkasında bıraktığı izlerin dezenfekte edilmesi bağlamında okudum diyebilirim. Çünkü kitap odaklandığı çeşitli ayrıntılarla bunu yapıyor aslında. Resmî tarih denilen yapı -teşbihte hata olmaz- kendi kopyalarını üreterek toplumsal dimâğı istila etmiş bir çeşit mikrop ve Cemil Koçak’ın yaptığı üzere "alternatif" tarih okumaları da onun antikorları olarak düşünülebilir.

Tabiî tarihin tek yanlı ve çarpık bir biçimde öğretilmesi sadece bize özgü bir olgu olarak düşünülemez, zîrâ egemen güç odakları ve ideolojiler dünyanın her yerinde kendilerine uygun bir tarih biçer. Örneğin Avrupa'nın genel tarihini önemli ölçüde Protestan tarihçiler kaleme almıştır ve Kilise’ye biledikleri dişle birlikte onların Ortaçağ’ı gözün gözü görmediği karanlık bir çağ oluvermiştir. Yahut Amerikan tarihi büyük kâşiflerden, yerleşimcilerin başarılarından, kurucu babaların erdemlerinden, insan hakları ve demokratik zırvadan geçilmez, ama aslında tüm kıtanın zincir, kan, gözyaşı ve tamahkârlıkla karılmış bir öteki tarihi vardır. Fakat açıkçası bizde baskı rejimi çoğu yerde olduğundan çok daha kararlı ve dirençli çıkmış diyebiliriz. Mustafa adlı şu pek de matah olmayan belgesel filmi yapabilmek için bile 70 yıl beklemişiz ve hâlâ pek çok alanda bu toplumun bir takım gerçeklere hazır olmadığını düşünen jakoben eğilimli zihinlerle cebelleşiyoruz.

Sözün özü, Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, kıyıda köşede kalmış başka bir tarih daha var, diyen ve neyse ki, giderek çoğalan örneklerden biri. Bizzat kendi iyiliğiniz adına okumanız tarafımca tavsiye olunur.

Önceki Kayıtlar