Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir bezm-i musîbet ü belâdur / Kim evveli gam sonı fenâdur

5 Ocak 2013 Cumartesi

Riyâh-ı Leyâl

Ey gizli kebuterlerin âheste sürûdu
     Ey mirvaha-i lâne-i mürgân
          Ey bâd-ı hırâmân
Âfâka inince gecenin sütre-i dûdu
     Başlarsın ufuktan seyelâna
          Bâlîn-i cihâna!
Ol dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât,
     Bir nây-ı zümürrüd gibi nâlân
          Destinde nihâlân...
Ol dem ki olur dest-i bilûrunda semâvât,
     Bir çeng-i dil-âvîz-i müzehheb
          Bir ûd-ı mükevkeb...
Ol dem getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Ondan bana sen gizlice bir ses,
          Ey bâd-ı peyem-res,
Ol dem getir ondan bana sen gizlice bir ses;
     Ol dem götür ey bâd-ı şebângâh,
          Benden ona bir âh!...

Bir ninni ile rûh-ı leyâli uyutursun;
     Ervâha eder da'vet o ninni
          Bir hâb-ı muganni!
Bir hâb-ı muganni ile rûhu avutursun;
     Bir hâb-ı mugannide gönüller
          Rü'yâları dinler!
Ey bâd-ı muganni ki hadâıkda verirsin
     Her nağmeye, her saza muâdil
          Yapraklara bir dil...
Ey bâd-ı muattar ki semâdan getirirsin
     Her zühreye bir nâme-i hoş-bû,
          Bir bûse-i dil-cû...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
     Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh
          Benden ona bir âh!...

Ey dağların en sâf ü tabiî nakarâtı,
     Tekrîr-i sürûdunla ağaçlar
          Cûlar gibi çağlar!
Dağlarda akan çeşmelerin hoş nagamâtı
     Eyler seni, ey bâd-ı tabîat,
          Dağdan dağa da'vet!
Ey zemzeme-fermâ-yı ser-âheng-i sahârî
     Her sûdan edersin dil ü câne
          İsâl-i terâne!
Senden alır elhânını ebhâr u mecârî;
     Her sahile bir neşe verirsin,
          Bir ses getirirsin...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses;
     Yâhûd götür, ey bâd-ı şebângâh
          Benden ona bir âh!...

Mizmâr-ı serâdan gelen âsûde nevâlar,
     Cûlardaki sâzende hayalât,
          Dağlardaki esvât,
Ebhâr u sevâhildeki bîhûde sadâlar
     Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm;
          Etmez beni hoşkâm!
Ben neyleyim elhân-ı yek-âheng-i cihânı?
     Ey lâne-i seyyâl-i mezâhir,
          Ey bâd-ı meşâcir,
Anlat bana bir dildeki âheng-i nihânı;
     Gönder bana bir zemzeme-i sâf,
          Bir nağme-i şeffâf...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
     Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh,
          Benden ona bir âh!...

- Cenap Şahabettin -

*****

Ölmek

Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka'im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu'le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle "haydi" der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

- Ahmet Haşim -

Bir garip şâir: Comte de Lautréamont

24 Kasım 2012 Cumartesi

“Kitaplıkları dolduran kâğıt yığınlarının alınlıklarına iyilik yontusu dikmek yetmez. Ey insanoğlu! İşte sen, şimdi çift ağızlı elmas kılıcımın karşısında, bir solucan gibi çırılçıplaksın.”

 - Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları) -

*****

Hâl-i hâzırda takvim 24 Kasım 2012’yi işâret ediyor. Bundan tam 142 sene evvel, Isidore-Lucien Ducasse adında biri, Paris’te bir otel odasında kendi canına kıymayı tercih etti.

"Yaşamı bir yara gibi karşıladım ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki, sonsuzluğunun her ânında bu açık çatlağı görsün Yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu."

Böyle yazmıştı, Comte de Lautréamont adı altında, fakat vazgeçtiği gün, derman aradığı gün gelip çattığında daha 24 yaşındaydı ve o güne dek bir insan tarafından kaleme alınmaya cesâret edilmiş en karanlık ve kötücül metinlerden birinin de henüz adı sanı duyulmamış yazarıydı.

Bu vesile ile, Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları) başlığı taşıyan ve ancak ölümünden sonra yayımlanabilen bu şâirâne ve eşsiz çalışmaya  dâir Jeffrey Burton Russell’ın kısa bir değerlendirmesini ve bilâhere Cahit Koytak’ın bir şiirini kayda geçirmek isterim:

Dekadan hareketin gerçek anlamda İblisçi diyebileceğimiz tek üyesi Lautréamont adıyla eser veren Isidore Ducasse’tı (1846-1870). Tüm bahanelerimizi bir yana bırakıp, en yoğun ve şaşırtıcı yönleri içinde kötülükle yüzleşmemiz gerektiğini savunuyordu. Sade’ın izinden yürüyen Lautréamont, yaratıcı acımasızlığın dehanın ve içtenliğin bir işareti olduğuna inanıyordu; Baudelaire’in ikiyüzlülüğe yönelik nefret dolu saldırısını kendi ruhunun en tiksinti verici köşelerini keşfetmek üzere bir araç olarak kullandı. Les Chants de Maldoror [Maldoror’un Şarkısı] adlı bu karanlık başyapıtın anlatıcısı Maldoror, Sade, İblis ve bizzat Ducasse’ın bir birleşimidir; bitimsiz sapkın kıyımları zihninde kurgular ya da bunları işler.

Lautréamont’un gerçekten bir çılgın olup olmadığı açık değildir; zihninde beliren her edimi uygulamadığı ya da ciddi olarak bunları uygulamayı savunmadığı kesin. Yine de kendini bir İblisçi gibi gösteren ve ruhunda yatan gizli günahlarıyla alay eden bu ironik dandy, kendi düşlemlerinden büyük bir heyecan duymakta ve ironik kötülükle gerçek kötülük arasındaki uzaklık azalmakta ve incelmektedir. Maldoror parkta bir bankın üzerinde oturan bir kız çocuğu görür ve o an, bir domuzun çocuğun cinsel organlarını kemirdiğini ve vücudunun içini oyduğunu hayal eder. Genç çocuklara işkence ettiğini ve onların kanını ve gözyaşlarını içtiğini düşler. Bir bebeği öperken yanaklarını bir usturayla doğradığını düşlemler. Vampirizm, nekrofili, kutsalı kirletmek, hayvancılık, ensest, sadomazoşizm, kulamparalık, sakatlama, cinayet ve yamyamlık saplantıları arasındadır.

Maldoror’da ozan, insan ruhunun tüm ikiyüzlülüklerden özgür, gerçekçi bir portresini yapmayı amaçlamaktadır. "Maldoror kötü doğmuştu. Gerçeği kabul etti ve kendisinin bir kan dökücü olduğunu söyledi." Ancak insanın özünde iyi olduğunu savunan yumuşak başlı Aydınlanmacı-romantik görüşe tepki gösteren Lautréamont, savunulması olanaksız diğer uçta yer aldı. İnsanların iyi olduklarına duyulan inancın, kötülüğün nereden geldiği sorusunu ortaya çıkarmasına karşın, Lautréamont’un karanlık evreni de, iyiliğin varlığını açıklanamaz kılar. Öyle ki o, Maldoror’u kötü bir şaka, gerçeküstücülüğe ve dadaizme ulaşan yolu gösteren bir "poz" olarak tasarlamıştır. Maldoror’un aşırılıklarının dehşet verici olmalarının yanı sıra gülünç denecek ölçüde acayip oldukları da bir gerçektir; yine de yazar, bilinçli denetimin ötesindeki karanlık güçlere uzanan yolu kendisine açmış görünmektedir. Maldoror övünç içinde "dehasını kan dökücülüğün tadını betimlemek için kullandığını" söyleyerek başlar ve onu kurtarmak üzere gönderilen bir meleği öldürmekle kurtuluşu reddettiğini simgeleyerek bitirir. -
(Jeffrey Burton Russell - Mephistopheles, s. 314-316)

Isidore Lucien Ducasse
(1846-1870)

toplam yirmi dört yıl,
yedi ay, yirmi gün,
on bir saat yaşamış.
ve bir otel odasında
intihar etmiş.

bu ölme becerisi, muhtemelen,
kalıtımsal bir özellikmiş.
çünkü zavallı annesi de,
o daha yirmi iki aylıkken,
başarıyla kıymış kendi canına.

öldüğü gün yalnızca iki görgü tanığı
çıkabilmiş koskoca Fransa’da,
Isidore Lucien Ducasse
adını taşıyan birini
sağlığında gördüğünü söyleyen.

‘Maldoror’un Şarkıları’,
yahut ‘Aurore du Mal’,
yahut ‘Onaylanmış Bilginin
İntiharı’, diye anılmayı hak eden
şiirimsi metinler karalamış.

bu notlara bakılacak olursa,
aklı bir süs köpeği gibi
tasmasından tutup, bütün bir ömür,
ruhun kenar mahallerinde
sokak sokak gezdirmiş.

sonra bir gün köpeğini kaybetmiş;
o gün akşama kadar aramadığı sokak,
bakmadığı delik kalmamış,
akşam yorgun argın otele döndüğünde,
“bir de kafamın içine baksam, yahu!

bir de kafamın içine baksam,
bir de kafamın içine, yahu!” demiş
ve tutmuş şakağında
şiiri gibi akıl dışı, trajik
bir delik açıvermiş.

- Cahit Koytak -

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde

15 Mayıs 2012 Salı

Rivâyet o ki, Halife Ali günlerden bir gün Dicle kıyısına iner, bir hokka ve divit ister yanındakilerden. Sonra bir kâğıda bir şeyler karalar ve nehre savurur yazdıklarını. "Bunlar," der, "mârifet ve hakîkate ait sözlerdir. Bir müddet sonra Şiraz'dan bir ârif gelecek ve bu sözler ondan zuhur edecektir." İşte o ârif ki, eskiler Hâfız-ı Şirazî'dir derler.

Mevzubahis rivâyetin aktarıldığı kaynak, haberin bütünüyle uydurma olduğunu da peşi sıra ekliyor haklı olarak, ama gerçekten umurumuzda mı böyle bir bilgi?! Bazen gerçeğin çölüne mahkûm olmamayı da seçebiliriz elbette. Kaldı ki, mitle logos arasına kim kat'i bir sınır çizebilmiş ki bugüne kadar?

Her neyse, böylece Hâfız, şarabın kızıllığını mürekkep kılmış kendisine. Belki o da bir bakıma Nietzsche gibi kanla yazmış yazacaklarını, çünkü kendi sözlerine bakılırsa, tanrı hamurunu halis şarapla yoğurmuş bu garip âdemin.


Farsça şiirin zirvelerinden birini temsil eden Hâfız'ın şiirlerindeki rindlikle ilgisiz bilgeliği bir kenara koyarsak, bu şiirler esasen şaraba ve sevgiliye dair bir övgüdürler. Gerçi bazı şârihler ondaki şarabın aslen bir mecaz olduğunu düşünmemiş değillerdir. İbnü'l Fâriz'in o ünlü beytindeki gibi, daha üzüm yaratılmadan evvel, bezm-i elest anında sarhoş olanlardan dem vurmuşlar bu meyanda. Şüphesiz bu neviden yorumlar başka sûfî eğilimli şairler için anlamlı olabilir, ama Hâfız’ın tecrübeleri için de birebir geçerli olduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor. Daha çok onu şeriatın gözünde temize çıkarmaya dönük bir apoloji olarak okunabilirler. Zîrâ, onun şarabı Hayyam'da olduğu gibi gerçek bir şarap ve sarhoşluğu da gerçek bir esriklik hâli olmalı. Böylece rindlik yolunda kelimenin literal anlamıyla mest-i harâb olmuştur Hâfız. Bu nedenle de kınanır elbette ve onun bu hâlini dilinden düşürmeyen zâhidler ve sofular, bir cevap uğruna bazen girip çıkarlar şiirlerine. Bu kınamadan tek çeken de o değildir hem, aksine kadim bir meseledir bu, bir başka büyük şairin sözlerinde yankılandığı gibi: Fuzûlî rind ü şeydâdur, hemîşe halka rüsvâdur. 

Sözün özü, rindliğin yazgısıdır bu hâl ve aksini ummak da kolay iş değildir. Çünkü şu devran bir paralakstır ve zâhidin baktığı yerden bir şey, rindin baktığı yerden başka bir şey olarak gözükür.

...

Ve nihayet her fâni gibi Hâfız’ın da bezm içinde geçen günleri yitip gitmiş ve böylece Yahya Kemal’in şirindeki âsûde bahar ülkesine kavuşmuş. Kutbeddin Hayder hakkında bir dörtlük kaleme alınmış evvelce, Dîvân'ın önsözünde işbu bu dörtlüğün Hâfız’a da yakışabileceği hatırlatılmış okuyucuya. Değil mi ki Hâfız gerçek kalenderliğin, saçtan değil baştan geçmek olduğunu düşünmüştür, şöyledir:

Rindî dîdem nişeste ber huşk zemîn
Ni kufr u ne islâm u ne dunyâ vu ne dîn
Ni Hak ne hakîkat ne tarîkat ne yakîn
Ender du cihân kirâ buved zehre-i în.

...

Not: İlgilenenler için Hâfız Dîvânı'nın Ayrıntı Yayınları'ndan ve Mehmet Kanar'ın elinden yeni bir çevirisi çıktığını hatırlatalım. Daha önce Gölpınarlı'nın bir çevirisi mevcuttu, fakat nesir olarak yapılmış bir çeviriydi. İşbu yeni çeviride, metin nazım olarak ve orijinal transkripsiyonu ile beraber sunuluyor.

Fantasy: The 100 Best Books

17 Ocak 2012 Salı

Şu günlerde farklı alanlardan birçok metinle haşir-neşir durumundayım. Şiir eleştirisine dair bir çalışma, Kitab-ı Mukaddes tarihi üzerine bir başka çalışma ve ilkçağ felsefesi üzerine bir metin elimde dönüp duruyor. Lâkin firavunların tarihini okumaktan ve haçlara çarpa çarpa yürümekten yorulduğum şu anda, blogun seyrine evlâ olan ve daha “eğlenceli” şeylerden dem vuran bir kitaba değinmek isterim. Bir süredir aklımda olan fakat bahsetmeyi sürekli ertelediğim bir çalışma söz konusu olan.

Michael Moorcock ismine birçoğunuz Elric Destanları’ndan aşina olabilirsiniz. Moorcock, altmışların sonlarından itibaren editörlüğünü yaptığı New Worlds dergisi bağlamında Yeni Dalga bilim-kurgu akımının öncülüğünü üstelenmiş isimlerden biridir ve bu yönüyle pek çok kıymetli yazarın hikâyelerinin yayımlanmasında pay sahibi olmuştur.

İşte bu amcamız, temelde bir çizer olan James Cawthorn’le birlikte 1980’lerin sonunda o güne kadar kaleme alınmış en iyi yüz fantastik kitabı imleyen bir seçki oluşturmaya karar veriyor ve 1988 yılında Fantasy: The 100 Best Books adlı bir kitap yayımlayarak murâdlarına eriyorlar. Şimdiye kadar fantastik edebiyata dair birçok “en iyiler” listesine şâhit olduk, fakat doğrusu bunların çoğu son dönemlerdeki popüler metinlere odaklanmış görünüyorlardı. Moorcock ve Cawthorn ise meseleyi daha geniş bir perspektiften görmeyi başarmışlar. Hazırladıkları listeye baktığımızda içindeki ilk metin 1726 yılına ait. Son metnin tarihi ise 1987’ye tekabül ediyor. Dolayısıyla metinleri seçerken 250 yıldan uzun bir zaman dilimini hakkını vererek hesaba katmış görünüyorlar.

Bu tür seçkiler ister istemez epey sübjektif bir keyfiyet arz ederler. Bu gerçeği kitabın girizgâhında yazarlar da yadsımıyor ve sahte bir objektiflik havası takınmadan, yapılan seçimlerin kişisel beğenilerini yansıttığını açık açık ifade ediyorlar. Dolayısıyla okur da sonucu yargılarken bu durumu dikkate almalıdır. Yine de kendi adıma birkaç elzem eleştiride bulunabilirim. Öncelikle seçilen metinlerin neredeyse tamamının İngilizce yazılmış olduğunu görüyoruz. Aslında bunun tek bir istisnası var, o da Franz Kafka’nın Dava ve Şato romanlarından ibaret, öyle ki onların da neredeyse yanlışlıkla listeye alındığını düşünmek mümkün. İngilizce edebiyat dairesi içine kapanmış böylesi bir okuma elbette sorunlu gözüküyor, çünkü bu listeye girebilecek başka dillerde yazılmış kitaplar olduğunu iddia etmek pekâlâ mümkündür.

İkinci bir problem, listedeki kitapların hangi janra ait oldukları ile ilgili olabilir. Bu tabiî daha netameli bir meseleye dokunmak demek, zîrâ fantastik edebiyatın efrâdını câmi, ağyârını mâni bir tanımını yapmak oldukça güçtür(bu sorunla ilgili bkz. Fantastik Edebiyata Dair). Her halükârda listedeki bazı metinler epeyce gri alanlarda duruyor ve haklarında çeşitli kuşkular oluşması mümkün. Örneğin Mary Shelley’nin Frankenstein’ı bir fantezi midir, yoksa bir bilim-kurgu olarak mı değerlendirilmeliydi (şahsen BK’dan yana tercihimi kullanırdım, bkz. Hayalle hakikatin dansı ya da Bilim-Kurgu)? Ya da Moby Dick ne ölçüde bir fantastik edebiyat örneğidir acaba? Örnekleri çoğaltmak mümkün...

Ayrıca hazırlanış tarihi itibariyle, son yirmi beş yılda yazılmış herhangi bir metnin bu seçkide doğal olarak yer bulamadığına da dikkat çekmeliyiz. Bu günden bakıldığında, bu durum böyle bir seçki için ciddi bir eksik olarak düşünülebilir elbette. Özellikle de son otuz yılın fantastik kurgunun bir nevi altın çağı olduğunu düşünürsek. Fakat bu, başka bir açıdan sanıldığı kadar önemli bir mesele olmayabilir. Kanımca bu seçkinin asıl meziyeti, Moorcock ve Cawthorn’un 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazılmış daha az bilinen, daha egzotik metinlere yoğun bir şekilde dikkat çekmiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu haliyle yaptıkları seçki okur için güncel benzerlerinin çoğundan daha ehven bir rehber de olabilir pekâlâ.

Son olarak kitabın biçimsel yapısı hakkında birkaç kelâm edelim. Elimdeki metin Carroll & Graf yayınlarından çıkmış 1991 yılına ait bir baskı(sanıyorum daha yeni bir baskısı da yok). Kitap bir antolojiden beklenenden fazla bir şey sunmuyor. Her bir kitap için eserin mahiyeti ve yazarların serüveni ile ilgili yaklaşık iki şer sayfalık bir bilgi aktarılmış. Bunun hâricinde bir içerik de mevcut değil.

Aşağıda yazarların seçtiği kitapların kronolojik bir listesini bulacaksınız. Keyifli okumalar...

***

Jonathan Swift - Gulliver's Travel (1726)
Horace Walpole - The Castle of Otranto (1765)
William Beckford - Vathek (1786)
Matthew Gregory Lewis - The Monk (1796)
Mary Shelley - Frankenstein (1818)
Charles Robert Maturin - Melmoth the Wanderer (1820)
Edgar Allan Poe - The Narrative of Arthur Gordon Pym (1838)
Charles Dickens - A Christmas Carol (1843)
Emily Bronte - Wuthering Heights (1847)

Herman Melville - Moby Dick (1851)
J. Sheridan LeFanu - Uncle Silas: A Tale of Bartram Haugh (1864)
Lewis Carroll -
Alice’s Adventure in Wonderland (1865) ve Through the Looking-Glass (1871)
Edwin Abbott Abbott - Flatland (1884)
Henry Rider Haggard - She (1886)
Robert Louis Stevenson - Doctor Jekyll and Mr. Hyde (1886)
Richard Garnett - The Twilight of the Gods (1888)
William Morris - The Story of the Glittering Plain (1891)
Oscar Wilde - The Picture of Dorian Gray (1891)
Bram Stoker – Dracula (1897)
Henry James - The Turn of the Screw (1898)
Gilbert Keith Chesterton - The Man Who Was Thursday (1908)
William Hope Hodgson - The House on the Borderland (1908)
Marjorie Bowen - Black Magic (1909)
Max Beerbohm - Zuleika Dobson (1911)
Edgar Rice Burroughs - A Princess of Mars (1911)
Edgar Rice Burroughs - Tarzan of the Apes (1912)
Arthur Conan Doyle - The Lost World (1912)
William Hope Hodgson - The Night Land (1912)
Charlotte Perkins Gilman - Herland (1915)
Francis Stevens - The Citadel of Fear (1918)
David Lindsay - A Voyage to Arcturus (1920)
E.R. Eddison - The Worm Ouroboros (1922)
David Lindsay - The Haunted Woman (1922)
David Garnett - Lady into Fox (1922) ve A Man in the Zoo (1924)
Lord Dunsany - The King of Elfland’s Daughter (1924)
Abraham Merritt – The Ship of Ishtar (1926)
Franz Kafka - Der Prozeß (1925) ve Das Schloß (1926)
John Buchan - Witch Wood (1927)
Charles Williams - War in Heaven (1930)
Thorne Smith - Turnabout (1931)
Thorne Smith - The Night Life of the Gods (1931)
Abraham Merritt - Dwellers in the Mirage (1932)
Clark Ashton Smith - Zothique (1932-51)
Guy Endore - The Werewolf of Paris (1933)
James Hilton - Lost Horizon (1933)
Catherine L. Moore - Northwest Smith (1933-40)
Catherine L. Moore - Jirel of Joiry (1934-39)
Charles G. Finney - The Circus of Dr. Lao (1935)
Joseph O'Neill - Land Under England (1935)
Robert E. Howard - Conan the Conqueror (1935-36)
H.P. Lovecraft - At the Mountain of Madness (1936)
William Sloane - To Walk the Night (1937)
Seabury Quinn – Roads (1938)
T.H. White - The Once and the Future King (1939-77)
L. Ron Hubbard - Slaves of Sleep (1939)
Frank R. Stuart - Caravan for China (1939)
L. Ron Hubbard - Fear (1940)
Jack Williamson - Darker Thank You Think (1940)
H.P. Lovecraft - The Case of Charles Dexter Ward (1941)
Fletcher Pratt ve L. Spraque de Camp - Land of Unreason (1941)
Fritz Leiber - Conjure Wife (1943)
A. E. Van Vogt - The Book of Ptath (1943)
Henry Kuttner - The Dark World ve The Valley of the Flame (1946)
Mervyn Peake - Titus Groan (1946), Gormenghast (1950) ve Titus Alone (1959)
Maurice Richardson - The Exploits of Engelbrecht (1946)
T.H. White - Mistress Masham's Repose (1946)
Fritz Leiber - Adept's Gambit (1947)
Fletcher Pratt - The Well of the Unicorn (1948)
Fritz Leiber - You're All Alone (1950)
Jack Vance - The Dying Earth (1950)
John Dickson Carr - The Devil in Velvet (1951)
L. Spraque de Camp - The Tritonian Ring (1951)
Poul Anderson - Three Hearts and Three Lions (1953)
Leigh Brackett - The Sword of Rhiannon (1953)
Poul Anderson - The Broken Sword (1954)
J. R. R. Tolkien - The Lord of the Rings (1954-55)
Henry Treece - The Golden Strangers (1956)
Henry Treece - The Great Captains (1956)
Shirley Jackson - The Haunting of Hill House (1959)
Micheal Moorcock – Stormbringer (1963)
Jane Gaskell -
The Serpent (1963) ve Atlan (1965)ve The City (1966) ve Some Summer (1977)
J. G. Ballard - The Crystal World (1964)
James Blish - Black Easter (1967) ve The Day After Judgement (1968)
Ira Levin - Rosemary's Baby (1967)
Ursula K. Le Guin - A Wizard of Earthsea (1968)
Kingsley Amis - The Green Man (1969)
Gordon Honeycombe - Neither the Sea nor the Sand (1969)
Colin Wilson - The Philosopher's Stone (1969)
M. John Harrison - The Pastel City (1971)
Angela Carter - The Infernal Desire Machines of Dr Hoffman (1972)
Alan Garner - Red Shift (1973)
L. Spraque de Camp ve Fletcher Pratt - The Compleat Enchanter (1975)
Kingsley Amis - The Alteration (1976)
Fritz Leiber - Our Lady of Darkness (1976)
Tim Powers - The Drawing of the Dark (1979)
Geoffrey Household - The Sending (1980)
Terry Pratchett - The Colour of Magic ve The Light Fantastic (1983)
Thomas M. Disch - A Businessman: A Tale of Terror (1984)
Peter Ackroyd – Hawksmoor (1985)
Tom Holt - Expecting Someone Taller (1987)

Serimde derd-i dünyadan kalanlar...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Evet, yeniden buradayız, ey meçhul okur. Bir önceki yazı, bir önceki yıla ait, dolayısıyla epey bir zaman geçti üzerinden. Kış geride kaldı artık, "bahar mevsimidir," demiş şair, "hemdem-i sabâ olalım". Keşke onun kadar neşeli olsam, "gül ile dost kohusuyle âşina olsam, diyeceğim, fakat ne yazık ki, lâle devrinde değiliz.

Her neyse, devran dönüyor ve dönerken de pek çok önemli havadis taşıyor heybesinde. Hiç şüphe yok ki, bu arada olup bitenler içinde en çok dikkat cezbedeni Arap toplumlarının başlarındaki utanmaz-arlanmaz belâları defetmeye dönük, hem beklenmedik hem de oldukça bulaşıcı bir enfeksiyon keyfiyeti gösteren çabaları olmalı. Doğrusu başlangıçta gördüklerimiz oldukça heyecan vericiydi, ama sonra "özgür dünyanın" uçaklarını Libya semalarında görmek heyecanımı kursağıma tıkma noktasına kadar getirdi. Umarım Kaddafi’siz olduğu kadar, diğer bilumum küresel çıkar gruplarının da açık oyun alanı olmayacak bir Libya görebiliriz bütün bu hengamenin sonunda. Her durumda, bu toplumsal hareketlerden beylik sonuçlar çıkarmak için erken bir zamandayız. Ayrıca bu bağlamda, yeni iletişim ve medya yapıları adına da söylenecek çok şey olacaktır.

Ve tabiî son bir ay içinde dünyanın ölçülebilmiş büyüklük skalasında kendine yükseklerden havadar ve manzaralı bir yer kapmış olan bir depreme de şahit oldu yeryüzü. Japonlar yerkürenin tektonik gazabına karşı koymakta başarılı olsalar bile bu gürültü patırtı ile uyanan okyanus tanrıları karşısında aynı başarıyı göstermekten ziyadesiyle uzak gözüktüler. Pasifik ufukları "ışıl ışıl" oldu bu sâyede; betalar ve gamalar, ama ne gam, vakti zamanında bir büyüğümüzün dediği gibi (belki de dememiştir, fakat tespit üzerine gayet güzel oturduğu için demiş kabul etmekte bir sakınca olmaz) "radyasyon kemiklere iyi gelir". Yeri gelmişken güzel memleketimin başbakanın bu konudaki yaklaşımına hayran olduğumu da ayrıca belirtmeliyim. Mevzu bahis karşılaştırmalı örnekler silsilesini dizerken espri yaptığına dair hiçbir belirti göstermiyordu ki, kanımca bu gerçek bir başarı örneğidir. Doğrusu ille de nükleer enerji olmasın diye kat'i bir düşüncem yok, ama bu işe hevesle kalkışacak olanların da yürüttükleri risk analizleri bu seviyede olmasın lütfen.

Dünyada bunlar ve takibe takat yetmeyecek daha pek çok şey gerçekleşti ve gerçekleşiyor elbette. Devindikçe deviniyor tüm yaşamlar; zîrâ devinmek direnmektir, diyordu biri, geçip gitmemek için devinir ve direniriz sürekli. Dahası yeniler eskilerden daha fazla devinmek zorundadır. Eşyayı hızlandırmanın gâyesi, üzerinde yaşayacak daha fazla artık zaman üretmekti güya, ama görülen o ki, planlar tutmadı ve yaşamak için eşyanın temposuna ayak uydurmak zorunda kaldık. Şimdi geride kalmamak, yitip gitmemek için biteviye koşturuyoruz. Lâkin anlam hareketin kayıp parçasına dönüşüyor ve kaçınılmaz olarak geçip gidiyoruz işte. Toz toza, kül küle dönüyor nihâyet. Yaşamın iktidarından tattığımız hayli kısa, hayli yanıltıcı bir ândan başka nedir ki?

Ölüm büyüktür
Ve biz onunuz
Gülümsemelerle dudaklarımızda
Yaşamın tam ortasında
Sanırken kendimizi
Ölüm hıçkırır birden içimizde
Ta içimizde


Böyle özetliyor Rainer Maria Rilke hâlimizi. Ölüm o kadar mutlak bir şekilde durur ki önümüzde, sadece ölüm için yaşıyoruz gibi gözükür bazen. Bütün bu serencam onun içindir. Dahası sonlara bakmak, yaşam denilen o sürece bakmak kadar, hattâ belki daha da ilginç ve anlamlı olabilir bizim için. En azından benim için bu biraz böyle olmalı. Adına ölüm kazınmış kitaplar toplamaya devam etmemin bir anlamı olmalı yani.



Bu arada Yüzüklerin Efendisi’ni de bir kez daha okudum. En son bütünlüklü okumamın üzerinden 5-6 yıl kadar geçmiş olmalı. Fi tarihindeki ilk okumam açık bir şoktu benim için ve dahası edebiyatla olan ilişkimi de ivmelendiren bir deneyime dönüşmüştü. Bugün geçen yılların biriktirdiği bilgi ve tecrübe eşliğinde hâlâ aynı edebî kıymeti biçer miyim diye merak ederek bir kez daha ağır ağır okudum ve daha da yoğunlaşan duyguların ötesinde geriye giden pek bir şey bulamadım bu anlamda. Kaldı ki, bin küsur sayfayı okuduktan sonra, baştan başlamamak için kendimi güç bela dizginlemek zorunda kalmam da cabası oldu.

Şurası açık; yeryüzünde beni daha fazla heyecanlandıran başka bir fantastik metin bulabilmiş değilim henüz. Bir öykünün içinde olma isteğini bu denli yoğun hissettiğim hiçbir ikincil gerçeklik yok. İlk okuduğum günden beri, kalbimin bir yanı hep Arda’ya emanet gibi, orada yürür gibiyim sık sık, o denli sahici bir yer benim için. Bu yüzden Fangorn Beleriand’ın sular altında yitip gitmiş o kadim ormanlarına ağıt yakarken ne hissettiğimi şuracıkta üç-beş kelime ile ifade etmem mümkün değil. Yahut Galadriel Eldamar’a dair şarkısını söylerken solup giden Lorien benim için bir kitabın sayfasındaki güzel ve hayalî bir yer olmanın çok ötesinde bir gerçeklik ifade ediyor.

Düşsel mekânlar ve zamanlarla ilgili epeyce kitap karıştırdım sanırım bugüne kadar (yıllarımı yediler açıkçası) ve Tolkien’in haleflerinden farklı bir edebî düzeyde, farklı bir motivasyon ve ilham eşliğinde yazmış olduğu apaçık görünüyor bana. Bir daha kolay kolay tekrarlanamayacak bir derinlik ve yoğunluk var metinde. Elbette çok sevdiğim ve toz kondurmayacağım başka metinler de var bu bağlamda. Bunlardan belki en başat olanı Mervyn Peake’in Gormenghast’ıdır, ki nev’i şahsına münhasır bir metin, pek çok anlamda hayran olunası bir yazın örneğidir. Fakat yine de Tolkien’in mürekkebi gönlümde hiçbirinin gidemediği derinlere sızmayı başarıyor. Tolkien dünya hâllerinin ötesinde bir öykü kaleme almış. İki ayrı dünyada iki ayrı hayat yaşamış biri gibi...



Son zamanlarda yayımlanmış birkaç kitaba da kısaca dikkat çekmek istiyorum. İlki Edward Bellamy’nin Looking Backward, 2000-1887 başlıklı ütopyası olacak. Roman Say Yayınları aracılığı ile Geçmişe Bakış adı altında ilk kez Türkiye’de basılıyor olsa da ütopya ile ilgilenenlerin âşina olduğu metinlerden biridir. İlk olarak 1888’de ABD’de arzı-endam eden kitap, 1887 yılında tuhaf bir hipnoz yöntemiyle uyutulan ve talihin cilvesine bakın ki, 113 yıl mışıl mışıl uyuduktan sonra, 2000 yılında sağ salim uyanan Boston’lu bir burjuvanın maceralarını anlatıyor.

Geçmişe Bakış’ın döneminin en çok satan ve ses getiren kitaplarından biri olduğunu biliyoruz. Hattâ aralarında John Dewey’in de bulunduğu üç ayrı entelektüel 1935’de son elli yılın en etkili kitaplarının bir listesini çıkartmış ve üçü de Bellamy’nin kitabını ikinci sıraya koymuşlar. Üstelik ilk sırada üçünde de Das Kapital varmış.

Peki, nedir Geçmişe Bakış’ı bu kadar önemli kılan? Thomas More’dan bu yana kaleme alınan bütün kayda değer ütopyaların sosyalist olduğu iddia edilmiştir. Bu gevşek önerme aradaki önemli nüansları yeterince gözetmiyor olabilir, ama Bellamy’nin Geçmişe Bakış’da yapmaya çalıştığı şey -kendisi buna sosyalist demeyi göze almasa da- en azından budur; modern bir sosyalist ütopya tasarlamak. Yazarımız bu bağlamda kitaba epey etkili bir giriş yapıyor ve bu girizgâhta 19. yüzyılın kapitalist manzarası çarpıcı bir şekilde şöyle betimleniyor:

Okurlara bir fikir vermenin en iyi yolu, o günkü toplumu, önüne atlar yerine büyük insan kitlelerinin koşulu olduğu, inişli çıkışlı kumluk bir arazide ilerlemeye çalışan büyük bir arabaya benzetmek olabilir. Bu arabanın sürücüsü açlıktı. Araba kaçınılmaz olarak çok yavaş ilerliyordu, yine de açlık bir anlık gevşemeye bile izin vermiyordu. Arabayı böylesine kötü bir yolda çekmenin zorlukları bir yana, üstü de yolcularla doluydu. Üstelik bu yolcular, yolun en sarp yokuşlarında bile arabadan inmezlerdi. Arabanın içindeki oturma yerleri çok havadar ve rahattı. Burada oturanlar, yolun tozundan ırak, manzaraya bakıp eğlenebilirler ya da arabayı çekmeye çalışan takımın erdemlerini eleştirip tartışırlardı. Herkesin yaşamdaki ilk amacı, bu oturma yerlerinden birini ele geçirmek ve kendinden sonra da çocuğuna bırakmak olduğundan, doğal olarak bu yerler için büyük bir talep ve yarış vardı.

Yaşadığı yüzyıla böylesi ince bir eleştirel bakış atan Bellamy’nin alt-üst olmuş gerçekliğinin 2000 yılında sosyalizme dair parametreler bilindik: Serbest piyasa ekonomisi yok, güçlü bir bürokratik devlet aygıtı (bir anlamda meritokrasi) ve merkezî bir iktisadî sistem var ve doğal olarak üretim üzerindeki mülkiyet düzeni kırılmış durumda, artık para yerine kredi kullanıyor ve bunun miktarı da herkes için eşit düzenlenmiş vs. Fakat öte yandan Bellamy bu manzarayı militer ve ulusalcı bir dil üzerinden resmediyor bize. Onun sosyalizminin işlevsel modeli ordu. Özellikle bu tercih, kitabı 20. yüzyılın Nasyonal Sosyalizm ve Sovyetler tecrübesinden sonra daha da ilginç ve tartışmalı bir bağlama yerleştirmiştir. Nitekim bugün bu tarihin ışığında Geçmişe Bakış’ı okuyan biri, onu bir ütopya gibi değil de bir distopya gibi kavrayabilir rahatlıkla.

Bugün ütopyadan distopyaya uzanan bu tür olumsuz okumalar Bellamy’nin bazı çağdaşları tarafından da öncelenmiştir. Örneğin Britanyalı sosyalist/anarşist düşünür ve sanatçı William Morris, kitabın yayımlandığı dönemde metni ciddi şekilde eleştirenlerin başında gelir. Haklı olarak, her ne kadar adına resmen sosyalizm denmiyor olsa da, hemen herkesin bir sosyalizm örneği olarak okuduğu bu kitabı aşırı mekanik ve ruhsuz bir dünyanın resmini çizmekle itham eder. Bellamy’nin dünyasında devlet işveren vatandaşlar da işçi haline gelmişlerdir. Yazarın tanımlamasıyla, "sanayi ordusu"nun bir dişlisine dönüşmüşlerdir âdeta. Öte yandan ne işin vasfında ne de buna yönelik protestan motivasyonda kayda değer bir gelişme vardır. Bu yeni dünyada da iş zordur, ona ister istemez katlanırsınız ve belli bir sürenin sonunda da Morris’in ifadesiyle "terhis edilirsiniz." Üstelik insanların işleri dışındaki hayatları da monoton bir döngü izlenimi uyandırır okurda.

Bu ve benzeri sorunlara rağmen kitabın çok rağbet görmesi Morris’i açıkça rahatsız etmiş ve sonuçta onu alternatif bir sosyalizm örneği olan News From Nowhere’i (Hiçbir Yerden Haberler) yazmaya kadar götürmüştür. Northrop Frye’ın dikkat çektiği gibi, bu bağlamda Morris’in temel meselesi "işçi nedir?" sorusu değil, "iş nedir?" sorusu olmuştur. Morris, Bellamy’iyi ve onun gibi düşünenleri kolaycılıkla itham ediyordu ve "bireylerin hayat işini devlet denilen soyut bir kavramın omuzlarına atamayacakları, birbiriyle bilinçli bir birlik halinde bununla ilgilenmeleri gerektiğini," düşünüyordu. Her neyse, Morris başka bir yazının konusu olabilir ancak.

Ütopyalar ne yazık ki genelde iyi edebiyat örnekleri sayılmazlar. Yaygın olarak bu tür metinler monoton ve didaktik anlatılardır. Esasen çoğu zaman karşı-ütopyalar edebî açıdan çok daha yeğlenir örnekler olmuştur. Bellamy’nin metni de -her ne kadar etkileyici bir edebî girizgâh yapıyor olsa da- aslında soğuk bir metin. Fakat ütopyaların edebî kriterleri aşan bir bağlamı olduğunu da kayda geçirmemiz lâzım. Geçmişe Bakış ütopik tasarılar ve ütopya tarihi için kritik bir konumda duruyor ve hem ütopya hem de sosyalizm üzerine düşünenler için önemli bir metin olma keyfiyetini hâlâ sürdürüyor.



Diğer bir metnimiz de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Savaş Oyunları A.Ş. Roger Stahl ait bu çalışmada ABD savaş endüstrisinin kollarının nerelere ve nasıl uzandığı incelenmiş. Televizyondan sinemaya, konvansiyonel oyuncaklardan ve eğlence sektöründen video oyunlarına kadar pek çok alanda epeyce ilginç bilgi ve tespit barındırıyor metin. Yazar bütün bu girift ilişkileri kitabın orijinal başlığı olarak seçtiği melez bir sözcükle ifade ediyor: Militainment

Özellikle video oyunları konusunda dikkat çektiği meseleler bu bloğun okurları için çok kayda değer olacaktır. Daha önce bu sayfalarda Ed Halter’ın From Sun Tzu to Xbox: War and Video Games adlı kitabına dikkat çekmiştim. Bu kitapla o kitap tamamlayıcı metinler olarak görülebilir ve video oyunları ile ilgilenen kitlenin muhakkak bunları okuması gerektiğini düşünüyorum. Bugünlerde piyasaya sürülen Medal of Honor, Call of Duty gibi çok rağbet görev savaş oyunları ve genel olarak da oyunlardaki militer bağlamlara dair haklı olarak düşünmemizi sağlayacaklardır. Kitaptan, video oyunları sektörüne ve tüketicilerine dönük kritik olduğunu düşündüğüm şu satırları aktararak bitirmeliyim:

Video oyunlarının "nasıl" öldürüleceğini gösterirken, "niçin" öldürüldüğü konusunda aktardıkları bir şey var mıdır? Savaş oyunlarının realiti TV tarzı savaş haberleriyle giderek benzeşmesi dikkate alındığında, bu, özellikle yanıtlanması gereken bir sorudur.



Aslında bahsetmem gereken pek çok kitap vardı. Özellikle Helmutt Ritter'in Türkiye'de verdiği edebiyat tarihi ders notlarının derlenmiş hâli olan "Doğu Mitolojisinin Edebiyata Etkisi" adlı metin ve sicim kuramı üzerine çalışan Brian Greene'in "The Fabric of the Cosmos" adlı kitabı hakkında da birkaç kelâm etmek niyetindeydim, ama bu yazı düşündüğümden de uzun oldu şimdiden. Belki başka bir yazıya artık.

Son olarak bu sene önceki yılın sinema filmleri ile ilgili genel bir değerlendirme metni yazmakta geciktiğim için, burada sadece 2010’un en iyileri olduğunu düşündüğüm filmlerin bir listesinin kaydını düşmekle yetineceğim. Sıralama rastgele yapılmıştır.

1- Püha Tõnu kiusamine - Veiko Õunpuu
2- White Material - Claire Denis
3- Winter’s Bone - Debra Granik
4- Loong Boonmee raleuk chat - Apichatpong Weerasethakul
5- Another Year - Mike Leigh
6- Black Swan – Darren Aranofsky
7- Red Riding Trilogy (1974, 1980, 1983) - Julian Jarrold / James Marsh / Anand Tucker
8- Kynodontos - Giorgos Lanthimos
9- Inside Job - Charles Ferguson
10- Exit Through the Gift Shop - Banksy

Türkiye kökenli olan filmler:

1- Bal - Semih Kaplanoğlu
2- Kosmos - Reha Erdem
3- Çoğunluk - Seren Yüce

Namárië...

Hayali Yerler Sözlüğü ve Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası

3 Aralık 2010 Cuma

Acaba Aburcubur Bölgesi adında bir yer duymuş olabilir misiniz? Hayır, bir esinlenme hâricinde mutfağınızın güzide bir köşesinden bahsetmiyoruz burada ve eğer Charles Kingsley’in sadık bir okuru değilseniz ya da The Dictionary of Imaginary Places(Hayali Yerler Sözlüğü) adlı çalışmayı okumadıysanız, cevabınız muhtemelen olumsuz olacaktır. Merak edenler için söyleyeyim, bahsi geçen yer, Bulaşık Suyu Denizi’ni çevreleyen üç alandan biridir ve doğrusu, Hiçbir-Yerin-Öbür-Ucu’ndan daha tuhaf bir yer de değildir.

Bakın mesele şu: Alberto Manguel ve Gianni Guadalupi adlarını taşıyan iki fâni, bir gün oturmuş ve bir sözlük yazmaya karar vermişler, lâkin iş bu sözlük gerçek şeyler hakkında olmasın arzu etmişler; zîrâ herkesin bildiği üzre onlardan çok varmış etrafta. Böylece rûyalar ülkesinde az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler ve ortaya, yazılı tarihimiz boyunca zihnimizin şu sıkıcı devrânla yetinmeyi pervasızca reddettiği anlara dâir ansiklopedik bir çalışma olan Hayali Yerler Sözlüğü çıkmış.

Kitabı hazırlayan iki isimden Alberto Manguel daha önceden takip ettiğim bir yazar. Oldukça büyük bir kişisel kütüphanesi vardır(kıskanırım seni ben) ve kitaplar, yazarlar ve okur olma hâlleri üzerine keyifle okunan çok sayıda metin kaleme almıştır şimdiye kadar. Dolayısıyla onun bu çalışmanın yazarlarından biri olduğunu gördüğümde ayrıca memnun olmuştum.

900 küsür sayfalık ve iki ciltlik bu ağır çalışmanın satırları arasında Aburcubur Bölgesi gibi pek çok egsantrik diyar mevcut elbette. Kayda değer hemen her fantastik ülke ve mekân hakkında ciddi bir muhteva bulabilirsiniz kitapta. 1200’den fazla başlık olduğu söyleniyor kapakta. Bu sayının içinde cennet ve cehenneme dair ve bilim-kurgusal anlatılara ait gelecekte geçen yerlerin olmadığını düşünürseniz, bu çok ciddi bir rakama tekabül ediyor demektir. Doğrusu bunların hepsini orijinal kaynaklarından bulup okumaya çalışmak ömürden ömür çalmaya yeterdi. Ayrıca başlıkların beraberinde çok sayıda harita ve resme de yer verildiğini eklemeliyim.

Peki, kitabın hiç mi eksiği yok? Düşsel anlatıların genişliği düşünüldüğünde olmaması pek mümkün değil. Örneğin Tolkien ve Le Guin’inki gibi kalburüstü örnekler dışında popüler fantastik dünyalara pek az yer verildiğini görüyoruz. Genellikle türün klasiklerine odaklanılmış ve bu arada daha tecimsel olanlar elenmiş. Doğrusu aksi halde ucu bucağı olmazdı bu işin ve özgünlük bağlamında birbirinden pek de farklı olmayan sayısız başlık açmak gerekirdi. Dolayısıyla bu tür bir elemeyi hiç yadırgamadım. Yine de klasiklerde bile birkaç elzem eksiği bulunabilir, fakat hâlihazırda zaten çok geniş bir dağarcık sunuyor okuruna.

2005 yılında özenli bir baskıyla Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan kitabın Türkçe çevirisini Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu birlikte yapmışlar. Özellikle düşsel öykülerle ilgilenenler için eşi bulunmaz bir kaynak metin olduğunu söyleyebilirim gönül rahatlığı içinde.



Dedi Yûsuf o demde yâ Settar
Beni setr eyle görmesin ağyâr
Dahi pâyâne ermeden bu du'â
Oldu peydâ sudan bir ejderhâ


- Yûsuf u Züleyhâ -

Geçenlerde minyatürlerle ilgili bir çalışma ararken, karşıma daha önce neden fark etmediğime çok şaşırdığım bir kitap çıktı. Metin And'ın Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası adlı metninden söz ediyorum. Doğrusu olağanüstü bir metin ve aldığım yerde karıştırırken önceki bilgisizliğimden gerçekten utandığımı itiraf etmeliyim.

Sanıyorum kitaba uygun görülen başlığı bazılarımız biraz garipseyebilir. Ne demek "İslâm Mitologyası?" İslâm ve mitoloji nasıl yan yana gelebilir? Doğrusunu söylemek gerekirse, kolaylıkla! Metin And bu meseleye kitabın giriş bölümünde yeterli bir cevap veriyor. Kısaca söylersek, İslâm tarihi boyunca birikmiş inançlar ve metinler çeşitliliği bize mitoloji terimini kullanmamız için epeyce geniş bir imkân sağlıyor. Öyle ki, din ve mitoloji arasında bir sınır belirlemek ne derece mümkündür o bile belli değil. Kaldı ki, eğer olur da kitabı okursanız, göreceksiniz ki, Târih-i Taberî gibi, Zübdetü't Tevârih gibi, Acaibü'l Mahlûkat ve Garâibü'l Mevcûdât gibi, Şehnâme, Fâlnâme, İskendernâme, Battalnâme, Sûrnâme gibi çeşitli metinler yanında, geleneksel tefsir ve hadis kaynakları bu söylencelerle dolup taşıyor. Aslında biraz bu konulara merakınız varsa bu anlatıların pek çoğunu okumuş ya da duymuşsunuzdur mutlaka. Kitabın yaptığı şey, bunların mitolojik özellikleri ağır basan örneklerini bir araya toplamış olması. Böylece bölük pörçük bilinen bu söylencelerin ne kadar büyük bir yekûn tuttuğunu ve ayrıntılar açısından ne denli çeşitli ve zengin olduğunu görmek çok daha mümkün hâle gelmiş.

Simurg'un Zâl'i babası Sam'a getirmesi, (Şehnâme)
Bizde genellikle Şark klasikleri okunmaz. Mitoloji okuyanların okuduğu da genellikle Batı mitolojisidir. Bu konuda ciddi bir ilgi asimetrisinden mustaribiz ne yazık ki! İdeolojik olarak pompalanmış bir garabetin tarihsel neticesidir bu. Homeros'u bilmeyen yoktur haklı olarak. İskandinav mitlerinin bir dolu ayrıntısına hâkim pek çok kişi bulabiliriz şuracıkta ya da Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri bir çoğumuzun sınıf arkadaşı gibidir. Ejderha denilince aklımıza Sigurd ya da Sigfried'in gelmesi çok muhtemeldir, ama Zâl oğlu Rüstem gelmez bir türlü. Ya da sözgelimi, ilköğretim çağındaki herkes La Fontaine fabllarını ezbere bilir, ama üniversite bitirmiş olanlarımız Kelîle ve Dimne'den haberdarsa kendimizi şanslı sayarız. Bir kaynak sıkıntısı da var elbette. Ana kaynakların bir çoğuna Türkçe olarak  erişmek kolay değil. Bu metin gibi karma çalışmalar da pek yok ne yazık ki! Yeri gelmişken Mehmet Kösemen'in Türk-İslâm Tarihinde Hayali Varlıklar adlı çalışmasını da hatırlatabilirim burada.

Minyatürlerden bahsetmedik, halbuki kitap bütünüyle minyatürlerden müteşekkil. Minyatürün diğer resimleme yöntemlerinden ayrı bir dünyası var. Minyatür ikonografisi teknik ayrıntılar açısından tutumlu olabilir, ama başka bir bağlamda da denildiği gibi, "less is more!" Onların iki boyutlu, ışık ve gölge barındırmayan kompozisyonlarına vakıf olmaya çalışırken, renkler cümbüşünden dipsiz bir kuyuya düşmek, orada dalgın hayallere kapılmak gâyet mümkün. Aslında kitabın içeriğine olan aşinalığım minyatürler konusunda da geçerliydi. Kendimi bildim bileli minyatürler ilgimi çekmiştir ve çocukken Kültür Bakanlığı'nın yayınladığı oldukça iyi hazırlanmış Sanat dergilerini karıştırmayı da çok severdim bu yüzden. Dolayısıyla kitaptaki minyatürlerin bazılarını daha o zamanlardan biliyorum. Sonraları da başka vesilelerle pek çoğunu gördüm elbette, fakat benim kişisel tecrübemi koyalım bir yana, kitabın asıl özelliği yazılı bilginin minyatürlerle desteklenmiş olması. Anlatılan öyküleri bir de minyatürlerin gözünden okuyorsunuz böylece. Dolayısıyla keyifli bir çalışma bu. Daha önce görmediğim minyatürler dışında, bildiğimi sandığım hikâyelerin hiç bilmediğim ayrıntılarını ya da tamamen farklı versiyonlarını öğrenme imkânı buldum bu sâyede.

Kitap Hayali Yerler Sözlüğü gibi, Yapı Kredi Yayınları'ndan geliyor. Kuşe kağıda basılmış, ama keşke karton kapak değil de ciltli bir baskısı yapılmış olsaydı. Kalıbına çok daha fazla yakışırdı bu. İçeriğe tek itirazım kaynak vermekte cimri davranmış olmasıdır. Kullanılan kaynakların hepsi sondaki kaynakçada verilmiş, ama sayfa aralarında spesifik olarak verilen bir bilginin bu kaynakların hangisinden alındığını sık sık merak etmedim değil. Ayrıca cepte oluşturduğu delik de epeyce büyük sayılır, ki bu da eksik bir nokta olarak işaretlenebilir. Öte yandan paranızı harcayınız birçok lüzumsuz kitapla kıyaslanmayacak kadar dolu bir metin bu. Sizi tuhaf olaylar ve garip yaratıklardan mürekkep şarkî rüyalarla süslenmiş renkli bir yolculuğa çıkartacaktır en azından.



Sona gelmişken uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapalım ve sayfa altı videolarımıza başvuralım yine. Dört parça seçtim bu kez. İlki bir asırdan fazla zamandır dinlenen ritmik ve neşeli bir Country şarkısının Youtube'da bulduğum oldukça hüzünlü, farklı bir yorumu: Mariah McManus - Oh Susannah. İkincisi de yine Country müzik tarzında. Iris DeMent söylüyor, Emmylou Harris de eşlik ediyor. Güzel insanlar ve en sevdiğim şarkılardan biri: Our Town. Bu parçaya bakarken Iris DeMent'in Wasteland Of The Free adlı doğrudan sert politik mesajlarla kurulmuş diğer bir şarkısının kaydını da gördüm ve onu da eklemek istedim. Sonuncu parça ise Fransa merkezli yeni bir gruptan, ki çok hoş ve ilginç bir tarzları var: Zaz - Les passants.

Ve şiir ki, mütekeddir ve müteşeddid...

26 Aralık 2009 Cumartesi

DEVLET KAÇ TAZI TUT

halkın imlası taşarsa coğrafyadan
geçer onlar iki yağmur damlasının arasından
göstererek devlete bütün zarafetini

belki de onlarbindir

bir çarşıda kendini kaybetmek gibi bir şey olur bu
kefyede buluşanların safrana karışması gibi
gövdeye bulaşan bir bedesten gibi.
orda yeşil, kandan alırken rengini
tarihin biçimine bürünür güneş

      kim güvenir peki tarihe
      iki kaşın arası varsa
      yolunu bulmak için
ateşi savunmak yetiyorsa
avuçta gül ezip göğe fırlatmak neye yarar
tenimizi yeniden tanımlamaktan başka

hayatın diyorduk, geçen gün laf arasında
hiçbir erdemi kalmadı gözümüzden kaçıracak
tattık hepsini, imzalar attık, gazetelere ilanlar verdik
saftirik demişti muhaliflerimiz son genel kurulda bize
halbuki komedyen taklidi yapıyorduk
bozuk terazi kullandık
melankoliyle coşku arasındaki dengeyi bozmamak için
bizden artan nevroz onlara da yaradı
düzmüş oldular sonunda bütün eksiklerini

o gün birisi ateşkes demişti;
bu kadar kısa sürmese
belki de iyi bir çizgi film yapardık kardugh'lardan
araya reklam girince
ölülerimizi toplar, kaşla göz arasında gömerdik
lan yavşak!
derdik film başlayınca kaldığı yerden
değil mi ki bizi her kavşakta polisle korkuttular
oğlumuzun kirvesi de emniyet amiri olsun

insan olan sırf bu inada bağışlardı
en iyi yardımcı oyuncu ödülünü

kimse ben oynarken elime konuşmasın
biz tarihe tanıklık etmek için ifade vermeye geldik
baş başaltı müselles, kapış serbest'te sıramızı savdık
ruhumuz her ne kadar esas duruştaysa da
vicdanımız rahat
bütün geçiş noktalarında şövalye muamelesi gördük
halbuki kavalyeyiz: çünkü hiçbir yere "damsız girilmez"

hayatın bizden sakınacağı bir anlam da kalmadı nasılsa
öğrendi çocuklar kirpinin sırrını
bütün savunması üstüne işeyinceye kadarmış
demek bu kadar saldırgan olmamız boşuna değil
hem artık herkesin bir evtimsahı var
gözyaşımızla sindirim sistemimiz arasındaki
o tuhaf macerayı izlemek kolay oluyor
ne sürüngenlere hakaret ediyoruz
ne de erkekliğimize dokunuyor sulugözlerimiz
savcılar saygın bulmasa da gayretimiz var en azından
kavakların hangi yolla çiftleştiğini anlamaya
hayber kalesi içinde kaçak yapılaşmaya yok mu bir dur diyecek
var!

peki kan kalesi mukimlerine tapu dağıtmak için
törene ne gerek var
yavrucuğum, bizim üç oda bir salon evimiz
davetsiz misafirlere monitörden kim o demeye mecalimiz var
medeni cesaretimiz var: onlar burdan taşınalı çok oldu
tıkırtıya duyarlı bant kaydımız var bizim yerimize zıvanadan çıkan
hanım çabuk silahımı getir!ince, koskoca hırsızlar nasıl tırsıyor
terminalden havaya fırlatılan en büyük asker için
yeri geldiğinde bükerek sustuğumuz
vücut isterse davula gön yaptığımız bir kalbimiz:
bundan bir bumerang öyküsü çıkaracak
iyi edebiyatçılarımız var

orda şimdi

şırnak: kırbaç: şırraak!

hoh hoh hosaybin
iki üç daha fazla katliam


var

bir kulp var ayrılığa takacak

haydi şimdi hep bir ağızdan:

devlet kaç tazı tut!

- Akif Kurtuluş -

***

BABALAR TARİHİ

bütün sular durulsun tarih geçecek
tarih suya dayanmaz çiçekler solsun
bazı kansızların boynu vurulsun
pas tutan kılıç acıkmış su içecek

adını unut insan ancak tarihiyle vardır

tarihin sonu yoktur takvimler kaldırılsın
caz istemez zil ve darbuka yeter
giden gün ömürden doldurur imanım
görklü tarih aşkına dönsün hanendeler

tarih gemisine boy sırasıyla binilecek

baba tarih kereminden sual olunmaz
teksin yücesin varlığına eş koşulmaz
öldürürsün ya da bağışlarsın hadım ederek
küçükleri sevmek aktörene yakışmaz

tarih bazı soysuzları adam edecek

üstünden bin kez de geçilse tarih erdendir
babamızın yüzü asıldı etmeyin beyler
uyar mı şanına yatakta alta düşmek
erkekliği mızrağındaki kandan bellidir.

halvet bitti tarih hamama girecek

ey densiz ozan sözlerini geri al
kendini evliyalar yoldaşı bir seçkin mi sandın
tarih üsküdar'ı geçti yeni uyandın
baban sana birazdan konya'yı gösterecek

- Haydar Ergülen -

***

VERONICA

ruhundaki akarsuya değirmen taşıyan
ve akşamdan akşama yaşayan kirpikleriyle,
hayli yorgun ve sarışın bir şizofrendi veronica,
saçlarını çözdüğünün görülmesi
kadar korkardı, irlandalı olduğunun
bilinmesinden de.-

ay düşerken üşüyen bir yüzü, kelimelere
sığdıramadığı şizofren bir sızı vardı derin
deniz diplerinde ruhunun, farkındaydı elbet,
korkularla beslendiğinin de, beckett'i
karşı kıyıda bırakıp terketmişti sorbonne'u
"üniversite önemli değil de" demişti bir gün,
"paris'ten uzak olmak, işte şizofreni bu!"

nereden duymuşsa, bir cuma sabahı
"sizin kürtleriniz gibiyim ben de bu ülkede"
dedi parmağını kirpiklerinde gezdirerek,
titrek dizine vurup kırdığı bira bardaklarıyla
dolunaylar çiziyordu bileklerine bir yandan da
solgun köprü ışıklarında ayrıca ürpererek,
"anne" diye bağırdı birdenbire,
"anne, bana eflâtun bir gelinlik getirsene!"

yine beckett'e kilitlendiği bir gün, eflâtuna
boyadığı saçlarıyla geçiverdi karşıma,
göğsüne astığı iki pasaportu kıvançla göstererek
-biri belfast'ta güpegündüz vurulan kız kardeşine ait-
ve geri çekerek gözbebeklerini, "malone ölüyor!" dedi
"malone ölüyor, benim hemen gitmem gerek!"

gidiş o gidiş.- mermer kanatlı iki melek
süslüyor şimdi mezartaşını veronica'nın,
kimi zaman yolumu kıyısına düşürerek
iki karanfil ve bir fatiha bırakıyorum
kirpiklerine, sebepli sebepsiz bir hayli
ürpererek.-

ama söz sana veronica, eflâtun bir tebeşir
bulur bulmaz bu ülkede, iki gelincik
tarlası armağan edeceğim
başucundaki mermer meleklerin
ıssız yüreklerine:

"veronica, öldün, biliyorum,
acele etmem gerek benim de!"

- Sefa Kaplan -

Underground Poetix...

10 Aralık 2009 Perşembe





Underground sözcüğünün anlatması epey güç bir cazibesi var üzerimde. Uyandırdığı karanlık çağrışımlarla, bağlantılı imgeler ve sözlerle zihnimi meşgul etmekten tekinsiz bir haz almışımdır hep. Yeryüzünün dehlizlerinde, mezarlıklarında, uzak ve metruk gölgelerinde, sınır çizgilerinde yürüyen tuhaf ve yitik yaşamlara bâtınî bir ilgidir bu. Hattâ bir ara bloğun başlığını Dostoyevski'nin o ilginç yapıtından ilham alarak 'Yeraltından Notlar' koymayı da düşünmüştüm, sonra niye vazgeçtim bilmiyorum.

Underground'un bir tarz, tutum ya da izlek olarak edebiyatta, müzikte, sinemada, mimaride, politikada vs. pek çok izdüşümü var elbette ve bunların epeycesi de Underground Poetix adlı üç aylık periyotlarla 6.45 yayınları tarafından hazırlanan mecmuanın içeriğini oluşturuyorlar.

Mevzua önce Altıkırkbeş'ten başlamak gerekecek, çünkü onların bugüne kadar süregelen yayıncılık serüvenleri nev'i şahsına münhasır bir nitelik arzediyor. Altıkırkbeş, kendi ifadeleriyle bir Kaybedenler Kulübü, bir Kaybedenler Kütüphanesi'dir. Bir 6.45 okuru olmak da farklı bir tecrübedir bu yüzden. Herhangi bir kitabı alıp okumak gibi değildir Altıkırkbeş'in bir metnini elinize almak, zîrâ büyük olasılıkla 'bugün ve burada'nıza yabancılık çeken, aykırı bir okuma beklemektedir sizi.

Ve yine ancak potansiyel bir 6.45 okurunun nazar edip, sırrına vâkıf olabildiği garip hakikat kırıntıları yansır âyine-i devrandan. Mesela bir 6.45 okuru bilir ki, her zaman cevap sayısından bir fazladır soru sayısı ve mutlu insanların öyküsü yoktur; tarih beklemeyi bilen tüm kızları üzmüştür(ve bazı erkekleri de). Hiçbir şeyin değişmediğini, ama hiçbir şeyin de olduğu gibi kalmadığını, bilir onlar; evrendeki en kara günahın önceden kaydedilmiş olanları kurcalamak olduğunu da; dünyasını kaybedenlerin yeni bir dünya kurmak zorunluluğunu; gökyüzünün mavi, suyun ise ıslak olduğunu ve bu nedenledir ki, tehlikede değil tehlikeli olduğunu, bilir bir 6.45 okuru.

Underground Poetix'e dönecek olursak tekrar; öncelikle ölümde karar kılmayan ve BtG taraflarında eyleşenlerden beklerdik bu ilginç bağımsız neşriyat hakkında birkaç kelam sarf etmelerini, ama anlaşılan o ki, iş bu garip başa düşüyor.

2008 yılından beri yayınlanıyor Underground Poetix ve en son dördüncü sayısıyla arz-ı endam ettiler. İçeriği hakkında adının çağrıştırdıklarından daha fazla ne söylenebilir ki? Tuhaf abilerin, yaralarıyla meşhur adamların cirit attığı bir mecmua işte: William Burroughs, Jack Kerouac, Charles Bukowski, Che Guevara, Arthur Rimbaud, Jean-Luc Goddard, Allen Ginsberg, Richard Brautigan, Philip K. Dick, J. G. Ballard, Kurt Cobain, Hâkim Bey, Guy Debord, Alejandro Jodorowsky(onun hakkında bir ara muhakkak yazmalı), Jean Genet...

Ve anarşizm, avangardizm, situasyonizm, sürrealizm, konstruktivizm, feminizm, dadacılık, pornografi, punk, hippiler, beat kuşağı, yani tüm kötü çocukların, diri gömülenlerin öyküleriyle kurulmuş kaotik bir karnaval. Karanlık, saldırgan, sert, tedirgin edici, kışkırtıcı ve ironik temalar, karşı kültür heybesine sığan ve sığmayan pek çok şey. Hiçbir şey olmadığında olan binlerce şey. Bazen naif ve sık sık da tehlikeli şeyler. Ve hepsi ve daha fazlası...

Son olarak, hatırlatmadan geçmeyelim: reddedebilmek stil sahibi bir harekettir.



Sayfa altı videolarımıza boş vermişiz bir süredir anlaşılan. Bu kez yapalım bari, ruhumuz gıdasız kalmasın ve Nick Cave'den olsun ilki: Into My Arms. Hem yeri gelmişken Nick Cave'in underground romanlarını(And the Ass Saw the Angel ve The Death of Bunny Munro) ve senaryosunu yazdığı The Proposition adlı neo-western tarzı şahane filmi de önermiş olayım bir kez daha. Diğer seçimimiz daha hareketli; Imelda May yirminci yüzyılın ortalarına götürüyor dinleyicisini. Son zamanlarda duyduğum en hoş seslerden biri, rockabilly ve jazz karışımı şarkılarına bayıldım: Johnny Got a Boom Boom ve Proud and Humble

Ve dahi şiir...

1 Aralık 2009 Salı

'BATIDA KAN VAR'

       Sabret gönlüm fırtınaya vakit var
Biz her çağda kızılderili
Biz her yerde hep yerdeyiz
Toprağa mahkûm edildi gözlerimiz
Kaybolunur dahi ekin göğermez hırıltılı sesimiz.

Bir fırtına bekledik başlangıcımız olsun
Derdimiz mevsimlerle oluk oluk akan kan
       İlk bahar gelsin ısınsın ellerimizde
       Sonbaharda sıcaklığını yansıtarak rüzgâr
       Ergen dalgalanmalarımızda vursun yüzümüze hayat
       Heyhat! Kış geldi kirpi kesildi saçlarımız karanlığa
       Hani dedik ya bir yaz günü güneş
       Söz verdik!

-Kimsiniz

       biz bir kaplan gibi masum
       tırnaklarını kemirmiş kabullenmiş
       kızılderili

-Vahşi

       ölüm ateş ve kül haliyle acımasız
       cihangir ve kocaman
       öğrendik vahşiliğimizi kitaplardan

Hüseyin Atlansoy

***

BARİKAT

bir gül, bir gülümse, bir
küle dönüş dönüşebilirsen
dilersen aykırı bir şaka gibi kal
yahut omzuna eflâtun bir şal
al, nasıl olsa yıkılacak,
bırak yıkılsın ayaklarına
şehir.-

yanına çırak durduğumuz
bir nehir de besler bizi, sen
sabrı iri dilimler halinde
kesen bir bıçak gibi dur
durduğun yerde, içine bak
ve yeniden kur bütün
çalar saatleri yahut kır
kalmasın ayrılığın adı bile
kalmasın nafile yere bir
fikir.-

bir derviştin sen eskiden
şimdi seni eskiten yıllar mı
yoksa kenti kül kestiren
çınarlar mı, yeni doğan
bir çocuk gibisin hâlâ
yahut çocuğunu boğan
bir ırmak gibisin, mesela
kızılırmak, avuçlarında
karanlık sözler, gözler dersen
akşamdan akşama esen
kopkoyu bir
zikir.-

bir gül, bir gülümse, bir
güle dönüş dönüşebilirsen
cami, kilise, havra, dün
palavraydı, bugün de palavra
bir çeki-düzen ver artık
şamdan ve şadırvanlara
yahut aynaya düşen gölgeyle
yetin, çetin olacağı söylenmişti
böyle bir aidiyetin, karanlık
sularında cemiyetin
sevincin hem baldır şimdi
hem zehir.-

çevir yüzümü yüzüne ve devir
gökyüzünü yeryüzüne, bir deprem mi
olacak, varsın olsun, bulunacaksa
bir kıble artık bulunsun, yahut verem mi
akciğere pusu kuran, bırak kurulsun ve
tırmansın yokuşu, böyle bir varoluşu
hangi destan anlatır artık, hangi
şiir.-

gün gelir
bilinir.-

Sefa Kaplan

***

GECEDE GÖRÜŞME

ve şaşkınlık içindeki yüz
pencerenin ötesinden bana
"hak görenledir
ben kaybolmuşluk duygusu kadar korkuncum
ama Tanrım
nasıl korkulabilir benden
ben, ben ki hiçbir zaman
gökyüzünün sisli çatılarında
başıboş ve hafif bir uçurtmadan başka
bir şey değildim
aşkımı ve hevesimi ve nefretimi ve derdimi
mezarlığın geceden yalnızlığında
adına ölüm denen fare kemirmektedir" dedi

ve
akışkan suretini rüzgârın,
anbean silip değiştirdiği o şakınlık içindeki yüz
ince uzantılı sarkık çizgileriyle
ve gecenin tenha kımıldanışlarının çalıp kendi genişliğine serdiği
deniz dibi bitkileri gibi yumuşacık saçlarıyla
pencerenin öte yanından akıyordu
ve haykırdı:
"inanın
ben yaşamıyorum"
ben onun ötesinden karanlığın birikmesini
ve gümüşten çam kozalaklarını
görüyordum hâlâ, ah, fakat o...
kayıp gidiyordu tüm bunların üzerinden
ve zirveye tırmanıyordu sınır tanımayan yüreği
sanki yeşil hisleriydi ağaçların
ve gözleri sonsuza dek var olacaktı

"haklısınız
ben ölümümden sonra
aynaya bakmaya yeltenmedim hiçbir zaman
ve o kadar ölüyüm ki
ölümden başka hiçbir şey
kanıtlayamaz varlığımı
ah
acaba siz
gecenin himayesinde, bahçenin bitiminde aya doğru koşan
bir ağustos böceği sesi
duydunuz mu hiç?

sanırım bütün yıldızlar
yitik bir göğe göçüp gitmişler
ve şehir, şehir ne sessizdi
yol boyu
solgun heykellerden
ve süprüntü ve tütün kokan birkaç çöpçüden
ve uykulu, yorgun bir bekçiden başka
hiçbir şey çıkmadı karşıma

yazık
ben ölüyüm
ve gece hâlâ
o anlamsız gecenin devamıdır sanki"

sustu
ve ağlama isteği
gözlerinin sınırsız evrenini
sızlattı, kederlendirdi

"ey sizler, yüzlerini
hayatın hüzünlü örtüsünün gölgesinde saklayanlar
acaba ara sıra da olsa
keder uyandıran bu gerçeği
bugünün dirilerinin, bir dirinin posasından başka bir şey olmadıklarını
düşünüyor musunuz?

sanki bir çocuk
daha ilk gülümsemesiyle birlikte yaşlanmıştır
ve kalp -doğruluğunu yitirmiş bu kitabe-
kendi taştan itibarına
güvenmeyecektir artık

belki olmaya bağımlılık
ve durmaksızın sakinleştirici kullanma
insanî, saf, temiz istekleri
yokluğa sürüklemiştir.
belki ruhu
ıssız bir adanın yalnızlığına
sürdüler
belki de ben ağustosböceği sesini düşümde gördüm

öyleyse tahta süngülerine yaslanan bu piyadeler
o rüzgâr bacaklı atlılar mı?
ve bu zayıf, kamburlu afyonkeşler
o yüce düşünceli, pirü pak arifler mi?
öyleyse doğru, doğru
insanların artık zuhuru beklemediği
ve sevdalı kızların
gergef işledikleri iğneleriyle
tez kanan gözlerini oydukları

şimdi seher vakti uykularının derinliklerinde
karga seslerinin yankıları duyulmakta
aynalar ayılmakta
ve tek ve tenha suretler
kendilerini uyanışın ilk gerinmesine
ve uğursuz kâbusların yıkıcı hücumuna
bırakmakta

yazık
ben
kandan, kanlı destanlardan başka sözü olmayan
ve gururdan, kendini hiç bu kadar alçaltmamış olan gururdan ibaret
bütün hatıralarımla
şansımın son deminde beklemekteyim
ve kulak veriyorum: ses yok
uzun uzun bakıyorum: yaprak kımıldamıyor
ve bütün safiyetin benliği olan adım
mezarların tozunu bile
kımıldatmıyor artık"

sarsıldı
ve iki yanına yıkıldı
talepkâr elleri,
çatlaklardan
uzun ahlar gibi
uzandı bana doğru

"soğuk
ve rüzgâr çizgilerimi kesiyor
acaba bu diyarda
yok olmuş yüzleriyle tanışmaktan
korkmayan kimseler var mıdır hâlâ?
acaba zamanı gelmedi mi
bu küçük pencerenin ardına kadar açılmasının
ve gökyüzünün yağmasının
ve insanın kendi cenazesinde gözyaşı dökerek namaz kılmasının?"

belki inleyen bir kuştu
ya da rüzgâr, ağaçların arasından
ya da bendim, kendi yüreğinin çıkmazında
kederden, utançtan ve üzüntüden dalgalarla yükseliyordum
ve pencere ağzında görüyordum
o iki el
o iki acı serzeniş
öylece
yalancı şafağın aydınlığında
iki elime uzanan o iki el
eriyordu
ve soğuk ufukta bir ses
haykırdı:
"hoşçakal!"

Furûğ Ferruhzâd

Başka tarihler mümkün...

13 Nisan 2009 Pazartesi

1923 yılındayız; İsviçre’nin Lozan şehrinde uzun münâkaşaların neticesinde imzalanan bir mukâvele metni uyarınca, yurtlarını taşıyamayacakları mal ve mülkleriyle birlikte geride bırakan yüz binlerce insan, yanlış bir yerde yanlış bir dinin mensubu olmaktan dolayı zorunlu bir göçe tâbi tutuluyorlar. Böylece yaklaşık 1,2 milyon Ortodoks ve 400.000 Müslümandan oluşan tarihin en büyük kitlesel göçlerinden biri cereyan ediyor (Türkiye'den gidenlerin büyük kısmı antlaşmadan önce zaten de facto bir göç durumundaydılar.)

Son yıllarda Lozan Mübadelesi ile ilgili çalışmalarda bir artış gözlenmekte. Yayınlanmış kitaplar ve hazırlanmış tezler açısından bir yoğunlaşma var. Şüphesiz bunlar bir ölçüde beklendik sayılabilir ve elbette hayırlı gelişmeler. Burada özellikle anlatı yapısı ile nispeten daha teknik metinlerden farklılaşan bir çalışmaya dikkat çekeceğim. Mevzubahis çalışma, İrlanda kökenli gazeteci Bruce Clark’in özgün baskısı 2006 yılında yapılmış (Türkçesi Kasım 2008) "Twice a Stranger" (İki Kere Yabancı) adlı kitabı. Türkçe çeviri ve baskısını Bilgi Üniversitesi yapmış ki, mübadele özel olarak eğildikleri bir alan.

Lozan Mübadelesi denilen olgu bugün nasıl okunabilir? Türkiye ve Yunanistan halkları olarak eşiğinde yaşadığımız bu zorunlu göç bize temelde ne anlatıyor? Hangi tarihsel şartlar ve hangi sosyo-politik mantık böylesi bir kitlesel nüfus değişimini olanaklı kılabilmiştir? Bu büyük demografik değişimin Yunanistan ve Türkiye’nin uluslaşma sürecindeki yeri ve anlamı nedir; bizim biz olmamızda hangi rolü oynamıştır? Ya mübadelenin dinsel mantığı nasıl yorumlanmalıdır? Lozan’da alınan bu kararın yeryüzünde daha sonra görülen uygulamalar üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

Bunlar ve bağlantılı tüm sorular önümüzde, ama elbette her şeyden önemlisi, tarihin o anında sürgün bir kişi olmanın, "yerinde doğup yabanda kocamanın" ahvalidir! Evet, ırak bir şehirde, birilerinin bir masanın başında attıkları imzalardan ibaret olan, sadece uzaktan, ama çok uzaktan kuşbakışı görülebilen bir tarih değil; aynı zamanda o tarihin gadrine uğramış olanlara, "büyük" olaylardaki "küçük" insanlara da odaklanabilen bir tarih. İki Kere Yabancı’nın kıymeti kanımca tam da burada yatıyor. Bruce Clark, kitabın yazım sürecinde Türkiye ve Yunanistan’daki pek çok mübadille görüşmüş ve daha önce yapılmış çalışmalardan da destek alarak, mübadeleyi onların gözünden de görmeye çalışmış. Bugün pek çoğumuzun üzerinde yürüdüğümüz sokakları adımlama hakkını 80 yıl kadar önce yitirmiş bu insanların öykülerinin buruk bir tadı var hep (çoğu ne yazık ki kayda alınamadan yitip gitmiştir). Bir gün, "gidin ve unutun", denilmiş onlara, ama gitmek ve unutmak hiç kolay olmamış işte. Gitmek ve unutmak, binlerce hüzünlü öyküye dönüşmüş birden. Toprağın, yarım asır sonra ayrıldıkları yerleri ziyaret etme imkânı bulan insanların gözyaşlarında kendini açığa vuran tuhaf bir metafiziği var sanki.

Mübadeleden yüzeysel olarak bahsedilince bu göç sürecinin kâğıt üzerinde gözüktüğü üzere kolay bir mesele olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. Sanki birileri o kararı alınca, insanlar da bir yerden bir başka yere ışınlanmışlar ve böylece her şey olmuş bitmiş gibi. 1923-24 şartlarında yaklaşık bir buçuk milyon insanın karşılıklı göçünü şöyle bir tasavvur edin. Hiç kolay olmadığını anlayabilirsiniz. Bulaşıcı hastalıklar ve ölüm, açlık ve sefalet alıp yürümüştür bu süreç içinde. Özellikle Yunanistan tarafında demografik değişimin sonuçları çok çarpıcı olmuş görünüyor. Zîrâ gidenlerin büyük kısmı beş parasızdı ve toplam olarak Yunanistan nüfusunun yaklaşık dörtte birine denk düşüyorlardı. Dolayısıyla Modern Yunanistan tarihinin iç dengelerinde bu değişimin getirileri sürekli karşımıza çıkar. Öncelikle insanların yaşam alanlarının ters yüz edilmesi yoluyla bariz bir kültür şoku yaşanması kaçınılmazdı, bunu ekonomik ve politik gelişmeler izlemiştir.

Bir Pontus Rum’u olan George Siamanides Trabzon’dan Selanik’e uzanan yolculuğunda uğradıkları coğrafî şoku şöyle dillendiriyor örneğin:

İşte hayat karşısındaki sınavımız bundan sonra başladı. Kendimizi Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız sömürgeci birliklerinin kullandığı eski bir askeri kamp binasında bulduk; her yer bit kaynıyordu. Sanki ayın yüzeyindeydik, bir tek ağaç yoktu ufukta. Ormanlarla kaplı dağlarımız geldi aklımıza, ağlaştık.

Şayet zorunlu mübadele gerçekleşmeseydi, tarihin akıbeti nasıl olurdu? Bu sual tarihçi için fazla spekülatiftir elbette. Öte yandan gücünü statükodan alan, omzunu her dem devlete yaslamış politikacı ve "aydın" içinse mübadele gibi meseleler ellenmemesi gereken yasak meyvalar gibidir. Bu efendiler, tarihin tüm mayınlı alanlarını unutmamızı yeğlemiş ve bunun maddî-manevî altyapısını hazırlamak için de epey çaba sarf etmişlerdir. Burada çabalarının başarısızlığa uğradığını söylemek isterdim, ama ne yazık ki, öyle görünmüyor. Lâkin her şeye rağmen, geç kalmış bile olsak, hatırlamaya, bilmeye ve sorgulamaya muhtacız. Hatta bütün bunların hiç yaşanmadığı bir Türkiye ve Yunanistan’ın daha iyi bir yer olabilme olasılığını inatla düşleyebilmeliyiz belki.

Burada birkaç filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Theo Angelopoulos -ki onun kendi deyimiyle demode filmlerinden habersiz olarak ölseydim şayet, kendimi yaşamamış da addedebilirdim- sürgün meselesine özellikle eğilen bir isimdir. Şöyle diyordu bir filminde: "Tanrının yarattığı ilk şey yolculuktur, bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti." Angelopoulos'un doğrudan mübadele ile ilgili bir filmi yoksa bile filmlerinde mübadillerin öykülerine rastlayabilirsiniz. Özellikle O Thiasos'u (Gezgin Oyuncular) önerebilirim. Yine daha önce bir ara değinmiştim, Costas Ferris’in Rembetiko’su doğrudan mübadiller üzerine bir başyapıttır. Türkiye’den ise Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken adlı yüz akı filmini izleyin isterim.



Değineceğimiz diğer bir kitap, Murat Belge’nin 2008’in son aylarında İletişim Yayınları tarafından "Genesis" adıyla yayınlanan çalışması olacak. Kitabın alt başlığı "Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni" olarak belirlenmiş.

Başlığa bakınca salt bir tarih çalışması gibi görünebilir, ama esas olarak Türk edebiyatındaki ünlü köken anlatıları üzerine bir eleştiri metni, bu anlamda da tarihle edebiyatın kesiştiği yerde duruyor diyebiliriz. Kemal Tahir, Erol Toy, Tarık Buğra, Necati Sepetçioğlu, Nihal Atsız gibi pek çok popüler yazarın romanlarını tahlil ve tetkik ederek, Türk siyasetinin farklı fraksiyonlarında köken meselesine, kurmaca metinler bağlamında nasıl yaklaşıldığının izini sürüyor üstâd.

Türkiye’de buna benzer başka bir çalışmadan haberdar değilim açıkçası. Bu yüzden kitap yayınlandığı anda hemen ilgimi cezbetmişti. Sanıyorum çalışmada ele alınan yazarların en azından bir kısmı ile hemen herkesin az-çok bir tanışıklığı vardır. Kendi adıma bazılarının yapıtlarına ben de aşinayım elbette. Bunların arasında Kemal Tahir, Tarık Buğra, Ahmed Hilmi gibi isimler sayılabilir. Erol Toy kitabı okuyana kadar hiç ilgimi çekmiş değildi (okuyunca da çok ilgimi çektiğinden değil ya!); bir diğer önemli isim olan Nihal Atsız’ı ise azalmak bir yana, giderek artan bir şiddette itici bulduğumu söylemeliyim ki, şu garip bünyemde sevdiğim taraflarımdan biri de budur.

Peki, nedir bu genesis ya da köken meselesi? Murat Belge kitabının giriş bölümünde bunu ele alıyor ve ulusal köken anlatılarının özcü bir bakışla kurulduğundan yola çıkıyor. Bu bağlamda öteden beri tartışılan bir noktaya dikkat çekmek kaçınılmaz oluyor tabiî. Şöyle ki, biz bu ulusal kökenleri Benedict Anderson’ın çarpıcı tespiti ile bir tahayyül süreci içinde icât mı ediyoruz, yoksa bir yerlerde zaten karanlıkta kalmış bir özü var da onu mu keşfediyoruz? Bu iki kavrayışı bir terazinin kefelerine koyarsak, ben de Murat Belge gibi bunun daha çok bir icât meselesi olduğunu düşünmeye meyilliyim.

Türkiye’de köken meselesi doğaldır ki, Osmanlı’nın çöküş döneminde alıp yürümüş bir tartışmadır. Sürekli sıkıştırılan bir imparatorluğun buhranlı atmosferinde ortaya çıkan ve çözüm arayan farklı politik zümreler, meseleyi kendi ideolojik tutumları dâhilinde kavramışlardır o günden bugüne. Örneğin İslâmcılar için köken bir şekilde İslâm’ın arzı endam ettiği tarihe bağlanırken, Genç Kalemler bazında şanlı geçmiş Orta Asya bozkırlarına kadar uzanıvermiştir ve elbette Osmanlılığı benimseyen yazar ve düşünürler için de köken Osmanlı’dan öteye gitme gereği pek duymayacaktır. Yine ellilerden sonra Kemal Tahir gibi solcular, bizim neyimiz eksik, diyerek bu işe el atmaktan çekinmezler. Hâl böyle olunca da "Asya Tarzı Üretim" gibi Marksist okumalarla çeşnilenmiş bir takım acayipler hâsıl oluverir.

Kitapta ele alınan popüler metinler, son tahlilde köken meselesine dair yaklaşımları ve edebî tıynet ve kıymetleri konusunda farklı değerlendirilmek durumunda olsalar bile, Murat Belge, bu anlatıların, -her ne kadar doğrudan bir tarih dilimi ile bağlantılı görünseler de- gerçekte tarihin dışında çalıştıklarına ve bu minval üzere de yapısal olarak birbirlerine benzediklerine dikkat çekiyor.

Neticede görüyoruz ki, söz konusu tarafların hepsi kendi ideolojik tutumları dâhilinde içinde yaşadıkları bu ulusun meşru özünü aramaya çıkmışlar, ama anlaşılan çoğu zaman arayanlar bir de bakmışlar ki, sonunda buldukları şey zaten kapıdan çıkarken yanlarında götürdükleri o şeymiş.

Son olarak Murat Belge’nin bu çalışmadaki oldukça akıcı ve nükteli üslûbuna da dikkat çekmek gerekir. Tabii eldeki metinlerin nükteli bir dille işlenmeye fazlasıyla müsait olmaları da kitabı eğlenceli hale getirmeye yardımcı olmuş olmalı. Okumayı düşünenleri çok keyifli bir okuma süreci beklediğini söyleyebilirim.



Üçüncü kitabımız "Tarih-Lenk" ve yazarı hâli hazırda Sabancı Üniversitesi’nde akademik görevini sürdürmekte olan Y. Hakan Erdem. Bu kitabın adını ilk okuduğumda çok ilginç gelmişti ve tam da yerli yerine oturtamamıştım. Sonra bunun Timur-Lenk’e bir gönderme olduğunu anladım tabiî. Burada Lenk eki Farsça topal, aksak anlamları veriyor ki, bu kullanım kitabın içeriğine oldukça uygun düşmüş.

Bu arada yazarın bu kitap ve Osmanlı’da kölelik üzerine temel bir tarih çalışması dışında ilginç romanları da var. Bunlardan Kitab-ı Duvduvani’yi okuma imkânı bulmuş biri olarak diyebilirim ki, Hakan Erdem bir tarihçiden çok daha fazlasını barındırıyor o eğlenceli bünyesinde. Bilim-kurgunun, fantastiğin ve tarihin iç içe geçtiği romanlarına post-modern kurmacalar diyebiliriz zorlanmadan. Ama şimdi konumuz onlar değil, başka bir zaman belki.

Tarih-Lenk’e dönersek tekrar, kitap, yazarın da girişte belirttiği üzere bizim eleştiri kültürsüzlüğümüze deva niyetine yazılmış bir tarih eleştirisi. Hakan Erdem oturmuş, bir takım popüler ya da akademik tarihçilerin yapıtlarında rastladığı önemli aksaklıkları tek tek tespit etmiş. Onun eleştiri süzgecine yakalanmış isimler arasında kimler yok ki; liste Soner Yalçın’dan (tersi nâmümkündür!), İsmet Bozdağ’a, Ahmet Akgündüz’den Yılmaz Öztuna’ya, hatta İlber Ortaylı’nın bazı yayınevlerince derlenen popüler kitaplarındaki aksaklıklara kadar uzanıyor. Özlüce söylersek manzara pek iç açıcı değil. Sadeleştirme ve çeviri sorunlarından tutun da, kaynaksız, araklanmış ve bariz yanlışlarla dolu metinler geziniyor etrafta. Yazarın kitabın tamamına yayılmış o hoş ve nükteli üslûbuyla alıntılarsak eğer:

Kendinize böyle bir hedef koyduğunuzda Türkiye’nin ve Türkçede üretilen gerek akademik gerekse popüler tarih literatürünün maalesef sağından solundan siyanür sızdıran bir altın madeni olduğunu söylemek durumundayım.

...

Ne yapayım ki, durum cidden acıklı. Kuru fasulyenin içinden taş çıkıyor; baklava tuzlu ve acı karışımı bir şerbetle yapılmış; "dün ben yaptım" iddiasıyla sofraya çıkarılan yemek komşu aşçı dükkânından habersizce alınmış ve üstelik geçen hafta yapıldığı için bayat!

Bu oldukça ilginç ve faideli kitabın, özellikle dil ve üslûbuyla okuma sürecinde Murat Belge’nin yukarıda değindiğim çalışması gibi beni çok eğlendirdiğini de söylemeliyim. Unutmadan Doğan Yayınları'ndan 2008’in sonunda çıktığını da ekleyelim. Elimdeki kitaptan anladığım kadarıyla iki ay içinde dördüncü basımı yapılacak kadar da çok rağbet görmüş.



Değineceğimiz son kitap yine Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Cemil Koçak’ın bu yakınlarda İletişim Yayınları vasıtasıyla yayınlanmış "Geçmişiniz İtinayla Temizlenir" başlıklı yapıtı olacak.

Bu çalışma, yazarın daha önce farklı yayın organlarında yayınlanmış kırk kadar makalesinden oluşan bir derlemeden ibaret. Makalelerin konu edindiği dönem tek parti yönetimini oluşturan çok tartışmalı zaman dilimi olarak seçilmiş ve titiz hazırlanmış olmaları yanında çoğu zaman ilgili ve ilginç belgelerle de desteklenmiş oldukları görülüyor. Cemil Koçak bu derlemenin, resmî tarih karşısında meslekten tarihçiliğin onurunu kurtarmak adına küçük de olsa bir katkı olma amacıyla hazırlandığını ifade ediyor. Bu noktada kitaba uygun bulunan isimlendirmenin işaret ettiği anlama dair Koçak’ın açıklamasından bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:

Bugün "resmî târih"ten bahsederken, aslında yukarıda tanımladığım şekilde yürütülen "geçmişiniz itinayla temizlenir" kampanyasını kastediyorum. Resmî târih anlayışı ve onun değişik versiyonlarından tırtıklanmış kötü kopyaları, ortak bir noktada, tam da burada açığa çıkıyorlar: Eğer bu çaba, resmî eğitimin de desteğini almışsa günlük hayatta hayli başarılı sonuçlar verebilir. Kısa da olsa resmî eğitimden geçerek, geçmişinin bu "itinayla temizlenmiş bilgi"sini edinen toplumun, her defâsında bu bilgiyle yetinmesi ve yalnızca bu bilgiyi talep etmesi, bu bilginin dışında bir "gerçek" olduğunu ise, kesinlikle reddetmesi sağlanabilir. Bu operasyonda önemli olan, geniş yığınların bu "temizlenmiş bilgi" zemininde, günün uygun siyâsî/ideolojik tavrına kolayca adapte edilebilmesidir.

Bu satırlarda neredeyse Orwell’cı bir manzara sergileniyor, ama haksız olduğunu, bunlara âşina olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Özellikle tek parti döneminin resmî sunumları gözden kaçırışlar, eksiltmeler, çarpıtmalarla dolu manipülatif/propagandist nitelikli bir tarihi gözler önüne sererken!

Fakat ben kitabın adını nedense yazarın işaret ettiğinden daha farklı ve olumlu bir şekilde de algıladım. Bir anlamda resmî tarih dediğimiz kir torbasının arkasında bıraktığı izlerin dezenfekte edilmesi bağlamında okudum diyebilirim. Çünkü kitap odaklandığı çeşitli ayrıntılarla bunu yapıyor aslında. Resmî tarih denilen yapı -teşbihte hata olmaz- kendi kopyalarını üreterek toplumsal dimâğı istila etmiş bir çeşit mikrop ve Cemil Koçak’ın yaptığı üzere "alternatif" tarih okumaları da onun antikorları olarak düşünülebilir.

Tabiî tarihin tek yanlı ve çarpık bir biçimde öğretilmesi sadece bize özgü bir olgu olarak düşünülemez, zîrâ egemen güç odakları ve ideolojiler dünyanın her yerinde kendilerine uygun bir tarih biçer. Örneğin Avrupa'nın genel tarihini önemli ölçüde Protestan tarihçiler kaleme almıştır ve Kilise’ye biledikleri dişle birlikte onların Ortaçağ’ı gözün gözü görmediği karanlık bir çağ oluvermiştir. Yahut Amerikan tarihi büyük kâşiflerden, yerleşimcilerin başarılarından, kurucu babaların erdemlerinden, insan hakları ve demokratik zırvadan geçilmez, ama aslında tüm kıtanın zincir, kan, gözyaşı ve tamahkârlıkla karılmış bir öteki tarihi vardır. Fakat açıkçası bizde baskı rejimi çoğu yerde olduğundan çok daha kararlı ve dirençli çıkmış diyebiliriz. Mustafa adlı şu pek de matah olmayan belgesel filmi yapabilmek için bile 70 yıl beklemişiz ve hâlâ pek çok alanda bu toplumun bir takım gerçeklere hazır olmadığını düşünen jakoben eğilimli zihinlerle cebelleşiyoruz.

Sözün özü, Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, kıyıda köşede kalmış başka bir tarih daha var, diyen ve neyse ki, giderek çoğalan örneklerden biri. Bizzat kendi iyiliğiniz adına okumanız tarafımca tavsiye olunur.