Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Şairin Ardından...

26 Ocak 2012 Perşembe


"Ama biliyor musunuz, ruhumuz bir kuş gibidir," diyordu. "Bu kuşun bir bacağı havadadır; uçmak mı, uçmamak mı sorusunu taşıyarak..."

Evet, yaşamla ölüm arasındaki sınırda, bir ayağı havada duran bir kuştu Angelopoulos ve soğuk bir kış günü aştı o sınırı. Sınırların en sonuncusundan uçup gitti.

Bazı insanlar vardır, özel ve doğrudan hiçbir hukukunuz olmadığı halde, dolaylı yollardan kurduğunuz ilişki üzerinden hep aşina olduğunuz biri gibi hisseder ve sonunda göçüp gidişlerine sanki bir yakınınızı yitirmiş gibi kederlenirsiniz. Angelopoulos benim için öyle biriydi.

Onun isminin yankısı sinema kelimesinin yankısı ile karışmıştır zihnimde. Doğrusu şuracıkta üç-beş kelime marifetiyle filmlerinin üzerimde bıraktığı hissiyatın hakkını teslim etmem mümkün değil asla, hele de kısa olması arzulanan böyle bir yazıda. Fakat onun, güneşin sıcak ve şefkatli yüzünü ancak istisna kabilinden görebildiğimiz meta-realist dünyalarında, arzu ile gerçek arasında bir yerlerde kaybolmuş, arayış halinde gezinen, sınırlar aşan ama hâlâ ve hep "burada" olan, evlerini bulamamış yersiz-yurtsuz karakterleri ile bir duygudaşlığı, bir hüznü, bir gerçeklik algısını paylaştığımı söyleyebilirim. Ve diyebilirim ki, Angelopoulos kelimenin literal anlamıyla "film"ler yapmamıştır, resimlerin hareketinden epik ve melankolik şiirler yazmıştır beyaz bir perde üzerine (Pasolini buna cinema di poesia diyebilirdi) ve bu nedenle onun ölümü de bir şairin, sinemanın yaşayan en kıymetli şairinin ölümü demektir benim için.

Onun, hayatını bir film çekiminin ortasında kaybetmesine ne demeli insan? Bu garip yazgı, daha önce hakkında okuduğum bir parçayı hatırlattı bana ister istemez. "Her film çekişimde," demişti o metinde, "bunun son filmim olabileceğini düşünürüm ama sonra... tıpkı bir kahvede oturan iki yaşlı adam gibi. Mevsim bahardır. İhtiyarlar önlerindeki dünyanın -özellikle güzel kadınların- geçişini seyrediyorlardır. Bir kadının uzakta kaybolmasını izlerler. Biri diğerine 'Böyle daha ne kadar devam edeceğiz?' diye sorar. Yanındaki ona, 'Sonuna kadar,' der. İşte, sinema da benim açımdan böyledir."

Ve şimdi artık biliyoruz ki, o "son"dayız; Theodoros Angelopoulos'u bir kameranın ardında göremeyeceğiz bundan böyle ve bizim için, dostları için zamanın uçuşunu yumuşatamayacak bir kez daha...

sinecine

2 Nisan 2010 Cuma

Geçen ay içinde Dipnot Yayıncılık bünyesinden ve Nilgün Abisel'in editörlüğüyle yayımlanan sinecine, adından da anlaşılabileceği üzere bir sinema dergisi. Elbette memleket sathında hâlihazırda iyisiyle kötüsüyle birlikte birçok sinema dergisi yayımlanıyor, lâkin Sinema Araştırmaları Dergisi alt-başlığı ile altı ayda bir kez hazırlanması düşünülen bu derginin diğer popüler yayınlardan temel bir farklılığı var, ki o da her şeyden evvel hakemli bir dergi olduğu gerçeğidir. Künyesine nazar edildiğinde hem Türkiye'deki üniversitelerden hem de uluslararası alandan olmak üzere pek çok akademisyenden müteşekkil geniş bir yayın ve danışma kurulu olduğu görülüyor. Dolayısıyla klasik popüler film eleştirisine değil, daha teknik ve kuramsal çalışmalara odaklanan, bu alandaki boşluğu doldurmaya niyetlenmiş akademik nitelikli bir yayın olduğunu belirtmeliyiz. Gâye-i mevcûdiyyeti özlüce şöyle ifade edilmiş:

sinecine, değişik disiplinleri sinema ortak paydasında buluşturmayı, sosyal bilimler, sanat ve insan bilimleri içerisinde bir araştırma, tartışma, eleştirme, soru sorma alanı yaratmayı amaçlar. Bu çerçevede, yerli sinemadan Hollywood'a, sanat sinemasından popüler sinemaya, klasik sinemadan çağdaş sinemaya, sinemanın ekonomi politiğinden tarihine, psikanalizden feminizme, kuramsal yaklaşımlardan alımlama araştırmalarına, türlerden yönetmenlere dek uzanan çeşitli konularda üretilen yazılara yer verilecektir.

Derginin ilk sayısında ikisi çeviri olmak üzere altı makale mevcut. Makalelerden ikisi Abbas Kiarostami üzerine hazırlanmış. Bunlardan ilki Serpil Kırel'in yönetmenin Şîrin adlı son filmi üzerinden sinema dili ve seyirci üzerine bir analiziyken, diğeri Khatereh Sheibani'nin Modern Fars Şiiri ile -özellikle Furuğ Ferruhzâd ve Sohrap Sepehri'nin şiiri ile- Kiarostami sinemasının ilişkisi üzerine bir çalışma, ki dikkatimi en çok cezbeden de bu iki çalışma oldu. Başka ilginç bir metin de Dilek İmançer'in İslamcı filmlerde kadın temsillerini ele aldığı eleştirel makalesi. Yine 1950'lerde Şakir Sırmalı'nın söylemi üzerine bir makale, Filmde ve Medyada Feminizm adlı bir çeviri ve Ahmet Gürata'nın 2000'lı yıllarda sinema filmlerinin niceliksel vaziyeti ile ilgili bir incelemesi okurun ilgisine sunulmuş. Bütüne bakıldığında içeriği genel olarak tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim.

Velhâsıl sinemanın asla sadece "sinema" olmadığı, görsel bir eğlence olmanın ötesinde ciddi bir felsefî, politik, ekonomik ve sosyo-kültürel göstergeler alanı olduğu ve kuramsal çalışmaların beslenebileceği geniş bir havuz oluşturduğu dikkate alındığında sinema yayıncılığı konusunda bağımsız ve akademik nitelikte bir kaynağın hazırlanıyor olması önemli bir gelişme. Umuyorum gelişerek devam edecek imkânları bulabilir.

Sinemasal Değiniler: 2009

12 Mart 2010 Cuma

Hollywood'un tüm içtenliğini alıp, bir meyve sineğinin göbeğine yerleştirirseniz, geriye hâlâ üç kimyon tohumuna ve bir prodüktör kalbine yetecek kadar yer kalır.
- Fred Allen -




Nihâyet parlak Oscar heykelcikleri de sahiplerini buldular ve böylece bir sinema döneminin daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Peki nasıl bir yıldı bu? Öncelikle Akademi Ödülleri için bir şeyler söylememiz gerekecek ve sanırım söylenebilecek en iyi şey de geride kalmış olmasıdır. Louis Lumiére rivayet o ki, bir keresinde şöyle çıkışmış: "Sinema mı? Artık gitmiyorum. Bu hâle geleceğini önceden kestirebilseydim, icâd etmezdim." Bunları söylemezden evvel Oscarları izlemiş olmalı, diye düşünüyor insan!

İşin nüktesi bir yana, neredeyse bir sene önce The Hurt Locker'ı izlediğimde çok da önemsememeye karar vermiştim. Zaten o zamanlar kimse bu filmin farkındaymış gibi değildi. Sonra nedense birden şanı alıp yürüdü ve Amerika'daki çeşitli organizasyonlar filme ödül verme sırasına girdiler birer birer. Hakkını teslim edelim, biçimsel olarak kayda değer bir iş çıkarılmış, ama öte yandan istenirse filmde rahatsız edici militarist emareler bulunabiliyor. Fakat hadi onları görmezden gelelim, yine de Irak'ın bütün bir hâli pür melâline bakınca, bir bomba imha timinin psikolojisinin estetize edilmesinin üzerimde bıraktığı etki şâyân-ı hayret bir keyfiyet arz etmiyor ne yazık ki! Bir kadın olarak takvimde lütfedip kadınlar için işaretlediğimiz günde Oscar alarak adını tarihe yazdıran Kathryn Bigelow'a gelince, o elbette iyi bir yönetmen. Filmografisinin büyük kısmına vâkıf olarak, özellikle Near Dark ve Strange Days ikilisini dikkate değer bulurum.

Diğer adayları da kısa kısa geçersek: Avatar'ın ekstra bir boyut dışında pek bir meziyeti bulunmuyor; filme dâir en akılda kalıcı izlenimim, renkli ve gürültülü bir aksiyon ve bol gişe hâsılatından ibaretti. Up denilen animasyonun ilk yarıda performansı yüksek, ikinci yarıda düşüktü. Up in the Air liberal bir Hollywood filmi, ama hâlâ bir Hollywood filmi (George Clooney ehveni şerdir). An Education sinematografi ve oyunculuklar açısından bir değer ifade ediyor şüphesiz, ama bütüne bakıldığında öyle özel bir film yok ortada. The Blind Side' ı izlemeye değer bile bulmuş değilim henüz. District 9 epey ilginç bir bilim-kurgu denemesi, lâkin o da Avatar ve The Hurt Locker gibi haddinden fazla abartılmaktan muzdarip. Precious'ın Amerikan bağımsız sinemasının son yıllarda Oscar adayı olan filmlerinden pek bir farkı yok. Fazla Hollywood kokuyor ve temelde bağımsız bir sinema filmi için hatırlanacak bir yapım olduğu söylenemez. Inglourious Basterds'a gelince, rahatsız edici klişeler ve post-modern ters-yüz edişler aynı senaryoda harmanlanmış ve ortaya tuhaf bir film çıkmış. Yönetmenin filmografisinin yetkin işlerine kıyasla çok iyi durmuyor, ama hâlâ bir Tarantino filmi. A Serious Man'de Coen kardeşler renkli bir kara komedi kotarmaya çalışmışlar, zaman zaman başarılı da olmuşlar aslında, fakat filmin genelinde onlardan bekleneceği kadar iyi bir iş çıkarttıkları söylenemez. Yalnız tercih ettikleri sonu çok beğendim.

Oscar adayları dışında kalan yapımlara gelince, Werner Herzog'un The Bad Lieutenant'ı görmeye değecek farklı, absürd bir polisiye. Tabiî söz konusu Herzog olunca çok daha fazlasını bekleyebilir insan. Fakat ne yazık ki, Almanya'da yaptığı eski filmleriyle ABD'de yaptığı yeni filmler aynı ayarda değiller. The Hangover'ın epey eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Yıl içinde çok gürültü çıkaran Funny People ise sıradan bir komedi. Julie & Julia, Meryl Streep ve Amy Adams'ın hatrına fena gözükmüyordu. Woody Allen'ın filmi Whatever Works sırf Larry David sâyesinde ete kemiğe bürünen tuhaf karakteri görmek için bile seyredilebilir. Public Enemies, Sherlock Holmes ve Invictus izlenilmediği takdirde hiç bir şey kaybettirecek filmler değildi. Ang Lee'nin Taking Woodstock'u özellikle anlattığı olay nedeniyle ilgi çekiciydi. Mary and Max de farklı bir animasyon olarak kendini gösteriyordu.

Fantastik ve bilim-kurgu sinemasından ABD bazında epey film seyrettim; şimdi tek tek saymak bile lüzumsuz olur. Bunlardan Star Trek'i ekranda bir kez daha görmekten memnun oldum. Watchmen de en azından 300 kepazeliğinden sonra Synder'dan beklediğimden daha iyi gözüküyordu. Surrogates üzerinde durmaya değer bir bilim-kurgu. Genele bakıldığında felâket filmlerinin revaçta olduğu apokaliptik bir seneyi geride bırakmışız gibi gözüküyor. Bu filmlerden Knowing ve The Road idare eder örnekler olsa da, 2012 tam bir musibetti (sinema için). Aslında suç filmde değil, Roland Emmerich denilen adamın eline kamera veren sistemde(!) Vampir filmlerinden Daybreakers çok kötü değildi en azından. The Matrix'i andırıyordu biraz; makineler yerine vampirler vardı.

İzleme listemde Humpday, Adam, Sin Nombre gibi daha ufak tefek ve samimi gözüken yapımlar da vardı ve bunların hiçbiri tam olarak olmuş gibi gözükmüyordu. (500) Days of Summer en azından biçimsel olarak becerikli bir film. Hakeza Coppola'nın Tetro'su son bölümde senaryosu bir klişeye demir atsa da sinematografik düzey olarak başarılıydı. Korku-gerilim ve parodi özellikleri taşıyan Deadgirl gerçekten garip bir film. Bu türde özgün filmler bulmak çok zor ve Deadgirl onlardan biri olmayı başarmış. Korku-gerilim demişken yeni bir Blair Witch vak'ası olarak Paranormal Activity de boyundan büyük toz kaldıran filmlerden biriydi. En büyük başarısı insanı germek yerine sık sık güldürüyor olmasıdır. Bunların hâricinde bağımsız yapımlardan önemsenmeye değecek işler olarak Goodbye Solo ve Gigante'yi anmaya değer. Özellikle Goodbye Solo iyimser sonlara karşı ihtiyatlı duruşu ile kendini sevdiriyor.

Ve bağımsızlar demişken geçen yıl ABD sınırlarından arz-ı endam eden en dikkate değer filme geldi sıra. Jim Jarmusch'un sessiz sedasız yapıtından söz ediyorum elbette. Bazı filmler vardır, onları izlersiniz ve eğer bu filmse, dersiniz, diğer izlediklerim de neydi öyle? The Limits of Control o filmlerden biri işte. Jarmusch sanki konvansiyonel sinemayla dalgasını geçiyor. Ingmar Bergman otobiyografisinde şöyle diyecektir: "Film belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı Tarkovski yönetmenlerin en büyüğüdür. Düşsel mekânlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki!" Ve şimdi Jarmusch'un tuhaf filmine dönelim tekrar; bir karakteri şöyle sesleniyor bize: "En iyi filmler bir düş gibidirler, gerçekten izleyip izlemediğini bilemezsin." Velhâsıl-ı kelâm, eğer Lynch ve Jarmusch gibi özel adamlar olmasaydı Amerikan sinemasından umudu kesmek çok daha kolay olabilirdi.

Güney Amerika'dan devam edelim yolculuğumuza. En İyi Yabancı Film Oscarı'nı alan El secreto de sus ojos için farklı gözüken, iyi bir polisiyedir diyebilirim. Fakat o listeden tutup bu filmi seçmek Akademi üyelerine özgü bir beceri olsa gerek. Bir başka Oscar adayı, daha da önemlisi Altın Ayı sahibi Peru filmi La teta asustada mutlaka görülmeli. Yönetmeni Claudia Llosa, bunun Peru tarihiyle ilgili bir film olduğunu söylüyor bize, ama şüphesiz acının sütünü içerek yaşama karışanlar sadece Peru'ya özgü bir gerçek değiller.

Lucrecia Martel ana-akım sinemanın periferisinde durmayı tercih eden bir yönetmen. Üçüncü uzun metrajı olan La mujer sin cabeza, geleneksel sinema izler kitlesini hedef almış bir sinek-kovucu gibi tahayyül edilebilir rahatlıkla. Gerçekten dikkat ve sabır gerektiren bir film bu. Önceki filmlerinden de alışık olunan, görsel olarak titiz hazırlanmış, minimal bir sinema dili var; sabit bir kamera, uzayıp giden sekanslar ve kavranması zor bir senaryo... Senenin en iyilerinden biri. Yine Şili'den başka bir periferi sineması örneğine şahit olduk: Tony Manero. John Travolta'nın Saturday Night Fever adlı filmindeki karaktere obsesif derecede bağlı bir adamın tekinsiz girişimleri üzerine kurulu, hakikaten sıradışı bir yapıt. Pinochet döneminde geçiyor olmasına rağmen, birkaç sahne dışında Pinochet rejimine dair doğrudan bir emâre göremiyoruz filmde, ama öte yandan Raúl karakteri rejimin ayaklı bir metaforu olarak okunmaya çok müsait. Son tahlilde sağlam alt-metni, gergin ve boğucu atmosferiyle yılın parlak filmlerinde biriydi.

Avrupa sineması Amerika'nın aksine iyi bir yıl çıkardı. İngiltere'den görebildiğim filmler Ken Loach'ın Looking for Eric'i, Terry Gilliam'ın Imaginarium of Doctor Parnassus'u, Harry Potter and the Half-Blood Prince, In the Loop, Bright Star ve Moon oldu. Sondan gidersek, Moon tatmin edici bir bilim-kurgu. Bright Star John Keats'ın kısa yaşamının son dönemini ele alan kurgusu zayıf, başarısız bir tarihsel dram. In the Loop ise kayda değer bir politik taşlamaydı.

Ken Loach Avrupa sinemasının en politik isimlerinden biridir ve yaptığı her film seyredilmeyi hak eder. Nitekim Looking for Eric'de de çıtanın altına düşmemiş. Hiçbir şeyi yolunda gitmeyen bir adamın Eric Cantona imgesiyle hayata tutunmaya çalıştığı, gündelik yaşam ve futbolun kesiştiği anlara dair samimi, sıcak bir film. My Name is Joe'yu andırıyordu biraz.

Terence Davies'in Liverpool'a ve anılarına dair hüzünlü ve şâirâne belgeseli Of Time and the City'i unutmak kesinlikle yakışık almayacaktır. Hattâ yılın en iyilerinden biriydi. Guy Maddin'in My Winnipeg'iyle benzer bir estetiği var.

Fransız sinemacı Jacques Aduiard imzalı Un Prophéte hiç şüphesiz bugüne kadar yapılmış hapishane filmlerinin en iyi örneklerinden biri. Arap kökenli bir mahkumun iki etnik/dinsel grup arasında parçalanmış maceralı mahkumiyet sürecini işleyen film incelikli ve sert sinema diliyle öne çıkıyor. Özellikle vicdan azabı ve vahiy arasında kurulan sembolizm görülmeye değerdi. Müziklerinin de filmin taşıyıcı bir unsuru olduğunu belirtmeliyim.

Claire Denis, L'intrus ve Trouble Every Day gibi ticarî sinema kalıplarının dışında sıradışı ve çarpıcı filmler yapmış bir yönetmen. Son filmi 35 Rhums'a bakıldığında, alışık olduğumuz üzere minimal bir anlatı üzerinden yaşama tutunma ve kaybetmeye dair küçük, hüzünlü bir film diye tanımlayabiliriz onu. Martin Provost hiç tanımadığım bir yönetmen ve yine haberdar olmadığım naif resimleriyle bilinen bir ressamın hayat öyküsünü filme almış. Séraphine özellikle Yolande Moreau'nun performansı ve görüntü yönetmenliğiyle öne çıkıyor. Filmin César ödüllerinde en iyi film dâhil yedi dalda ödül almış olduğunu da belirtmeliyim.

Alman sineması için izlenimim az ve öz deyimi ile özetlenebilir. Das Weisse Band izlediğim tek örnekti ve kanımca Haneke'nin 2000'lerde yaptığı en iyi film. Elbette onun hemen her girişimi önemli bir sinema olayı, fakat yaygın disiplin ve cezalandırma uygulamalarıyla faşizme kadar uzanan şiddet kültürü arasındaki ilişkiyi irdelediği bu filmi son filmlerinin en iyisi olarak görüyorum. Teknik olarak da çok güçlü olan filmde, siyah-beyaz renk seçimi atmosferdeki tekinsiz havayı iletmek için yerinde bir tercih olmuş. Bu yapı belirsizlikten doğan huzursuzluğu sürekli öteleyen minimal kurguyla da birleşince, tedirginliği seyircisine bulaştırmayı başarıyor ve onu sürekli uyanık hâlde tutuyor. Filmin Cannes'dan Altın Palmiye ile ayrıldığını da hatırlatmış olalım.

Danimarka sineması demek, önemli ölçüde Lars von Trier demek. Trier sadece bir sinema yönetmeni değil; o bir öncü, o bir provokatör, o bir deli! Önceki bir çok filmi gibi Antichrist da senenin en tartışmalı filmlerinin başını çekiyordu. Nitekim bazı eleştiriler filmi yerin dibine sokarken, bazıları ise ayaklarını suya değdirmemekte çok kararlıydılar. Trier de her hâlde bu eleştirileri okudukça pis pis sırıtan tarafı temsil ediyordur, çünkü filmlerinin tartışma yaratmasını seviyor.

Her şeyden önce görsel olarak bir başyapıt var ortada. En azından hukuken tam ehliyet sahibi olan herkesin görmesi gerekiyor filmi. Öte yandan filmin senaryosu bir tuhaflık abidesi. Küçük çocuğun göründüğü sahneler dışında Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg'un oynadığı karakterleri izliyoruz sadece. Oyunculuklar oldukça üst düzey, ki Trier'in setlerinin zorlayıcı ve gergin ortamlar olduğu, onun oyuncularla ilişkisinin epeyce problemli olduğu bilinir. Şehvetin uçurumlarında dans ederken, çocuklarını kaybeden bir karı-kocanın içine düştükleri psikolojik gerilimden yola çıkan filmin, son tahlilde kadın düşmanı bir alt-metin barındırdığını iddia edenler olduğu gibi, tam aksine feminist bir alt-metin taşıdığını iddia edenler de var. Kendi adıma istenirse iki türlü de okunabileceğini düşünüyorum, zîrâ doğru bir teşbihse eğer, bu film bir düzyazının görece berraklığına sahip değil, anlamı performatif ve bulanık kılan bir şiir ya da bir düşe daha yakın bir deneyim. Son bir mevzu olarak filmin Tarkovski'ye adanması meselesi var ki, bunun da başka nedenleri olabileceği gibi, belki ünlü yönetmenin kadınlar konusundaki tuhaf çıkarımları ile de bir ilintisi kurulabilir.

Avusturya sinemasından gördüğüm biricik örnek olan Der Knochenmann absürd hissine teğet geçen bir gerilim filmiydi. Oscar adayı da olan Hollanda filmi Oorlogswinter'ı, İkinci Dünya Savaşı ile ilgili neredeyse her şeyden bezmiş biri olarak pek sevmedim. Pedro Almodóvar'ın vasat filmini görmüşlüğüm yok. Los abrazos rotos da en iyilerinden biri değilse bile, iyi bir filmdi. Il Divo yetmişlerden doksanlara İtalyan Hıristiyan Demokratlarının liderliğini ve İtalya Başbakanlığı yapmış olan Giulio Andreotti'ye odaklanmış, teknik olarak oldukça iyi gözüken bir yapım. Ayrıca Andreotti'yi canlandıran Toni Servillo'nun performansı görülmeye değerdi. Yine Gladio meselesiyle bağlantılı olması nedeniyle, Ergenekon süreci ile haşir neşir olan yurdum kişisinin merakını uyandırabilir belki.

Bir İsveç filmi olan Maria Larssons eviga ögonblick 2009'un iyi örneklerinden biri gibi görünüyordu. Yine İsveç sinemasında Stieg Larsson'un seri romanlarından peş peşe üç filmi yapıldı (Män som hatar kvinnor, Flickan som lekte med elden , Luftslottet som sprängdes.) Özellikle ilk filmin epey sürükleyici bir polisiye örneği olduğunu söyleyebilirim. Söz konusu bu roman geçen yıl Türkçe olarak da yayımlandı. Ayrıca IMDB'de gözüktüğü kadarıyla yabancı film seyretme özürlü Amerikalılar filmi kendilerine benzetmeye karar vermişler. Bunların haricinde Fin yönetmen Klaus Härö'nün Postia pappi Jaakobille adlı filmi hoş bir sıcaklık bıraktı üzerimde.

Avrupa yolculuğumuzu Theodoros Angelopoulos'un son filmine bakarak tamamlamış olalım. Yönetmenin ilki 2004 yılında gösterilen (Trilogia: To livadi pou dakryzei) üçlemesinin ikinci ayağı olan I skoni tou hronou ilk filmin zarafetine ulaşamamış ne yazık ki. Angelopolous'un önceki filmlerine kıyasla kameranın daha hareketli olması, sekansların çabuk değişmesine neden olmuş gibi. Yine zaman zaman kurgu ve diyaloglarda yersiz bir kopukluk ve hattâ yapaylık hissi edindim. Bununla bağlantılı olarak oyunculuklar da umduğum kadar iyi değildi. Özellikle Willem Dafoe bu film için uygun bir seçim olmamış. Daha önce To vlemma tou Odyssea'da Harvey Keitel'la yakalan kıvam Dafoe söz konusu olunca tutmamış görünüyor. Bütün bunların neticesi şu ki, Angelopoulos'un alameti farikası olan epik ve şiirsel akış bu filmde sık sık kesintiye uğruyor ve elimizde sadece iyi bir film bırakıyor.

Artık iyice hafifleyen heybemizi sırtlanıp Asya yollarına düşebiliriz sanırım. Uzak doğudan neler görmüşüm diye bakıyorum listeme ve ilk gözüme çarpan intikam üçlemesiyle tanıdığımız Chan-wook Park'ın son filmi Bakjwi oluyor. Çekik gözlü adamlar Hollywood'un klasik hikâyelerine el atıp, onlara bambaşka bir keyfiyet kazandırmaya devam ediyorlar. Bu kez de bir vampir filmiyle karşı karşıyayız. Bir yanıyla farklı, bir yanıyla hâlâ epeyce(ve iyi ki öyle) klasik bir vampir filmi bu. Yani mutlu mesut bir aile yaşantısı olan, gündüz okula devamlılığını aksatmayan, güneş altında elmas ışıltısı yayan yeni nesil teenager vampirlerle karşı karşıya değiliz en azından. Elbette Hollywood estetiğinden farklı bir estetiği var filmin, ama Park'ın önceki filmlerine kanıp çok şey bekleyenler bir miktar hayal kırıklığını uğrayabilir belki. Kendi adıma bir Oldboy beklemediğim için çok da sorun yaşamadım. Açık ki, vampir temalı bir film olarak senenin en sağlam örneğidir. Diğer bahse değer filmlere gelince, zekice bir aksiyon sineması örneği olan Yi ngoi ve Ozu'yu andıran ibretlik bir aile draması olarak Aruitemo aruitemo isimlerini anabilirim.

Aslında mutlaka bahsetmem gereken film, Filipinli yönetmen Lav Diaz'ın yaklaşık sekiz saat süren Melancholia'sı. Sanıyorum seyrettiğim ilk Filipin filmi buydu. Elbette benim Filipinler denilen o uzak ülkeye dair bilgim çok kısıtlı. Benedict Anderson'ın Under Three Flags adlı 19. yüzyılda Filipinlerdeki anarşist kalkışmalara odaklandığı çalışmasını güç bela okumuşluğumdan ve biraz da pek kayda değer olmayan yakın dönem tarih bilgisinden ibaret tüm irfanım. Dolayısıyla filmin ilgimi çekmesi Venedik Film Festivali'nde aldığı ödül hasebiyle oldu. Elimizde Filipinler'deki komünist direnişçilerle ilintili, doğrudan politik olmayan, bir üçüncü sinema örneği var. Çektiği filmin 450 dakikalık süresi hesaba katıldığında Lav Diaz'ın endüstriyel sinemayla arasının limoni olduğu kolayca anlaşılabilir. Ayrıca bu yönetmenin en uzun filmi de değil; bir önceki uzun metrajı (upuzun metraj) tam 540 dakika.

Peki bu kadar uzun filmler yapmanın esbâb-ı mucibesi ne ola? Lav Diaz, geçmişte Filipinlilerin zaman ve mekân konseptinin hükmü altında olmadığını, bunların -mülkiyet fikri gibi- İspanyol sömürgeciler yoluyla geldiğini iddia ediyor ve filmlerini de bu bağlamda estetik bir tercih olarak oluşturuyor. Hülâsa zaman ve mekânı batılı standartların dışında kavrayarak Filipinlerin geçmişiyle bağlantı kurmaya ve böylece bir direniş estetiği geliştirmeye çalışıyor. Bunun yanında özgürleştirici olduğunu düşündüğü bir teknik olarak dijital kamerayla çekiyor filmlerini. Yalın bir yapısı var Melancholia'nın. Kamera genellikle durağan; zamanın akışına boş verdiği gibi mekânı da boşaltıp, katılaştırıyor bu metod. Siyah-beyaz renklerin hükmü altındaki dünya çakılıp kalıyor âdeta. Yağmur yağıyor bir yandan; daraldıkça daralan atmosfer seyirciye sirayet ediyor. Anlatısal değil, görsel betimlemeye odaklanmış filmde diyaloglar olabildiğince kısıtlı. Sıkıntı ve yas kokuyor film; sanki dünyanın aşkın bir melankolisi var da Lav Diaz onu yakalamış ve bize yansıtıyor. Sözün özü, görülmeye direnen yapısına rağmen görülmeye değer bir yapıt bu.

İran sinemasından dört yeni film izledim geçen sene. Majid Majidi'den Avaze gonjeshk-ha, Samira Makhmalbaf'dan Asbe du-pa, Bahman Ghobadi'den Kasi az gorbehaye irani khabar nadareh(ki Ghobadi'nin bir önceki filmi de yasaklı müzisyenlerle ilgili çok iyi bir filmdi) ve Abbas Kiarostami'den Shirin. Her biri yeterince tatmin edici bir deneyimdi ve üzerlerine uzun uzadıya konuşmaya değer, ama ben burada özellikle sonuncusundan bahsetmeliyim.

Kiarostami diğer İranlı meslektaşlarından daha deneysel filmler yapmayı tercih ediyor. Örneğin 2002'de çektiği Ten filmini hatırlarsak, bir otomobilin içinde geçiyordu bütünüyle. Kadın sürücüyü ve ön koltukta oturan ve aralıklarla değişen yolcuları izliyorduk yalnızca. Bu filmde de karanlık bir sinema salonundayız ve kamera sadece seyircilerin yüzlerini gösteriyor; rastgele odaklanıyor onlara. Hepsi kadın, isimsiz kadınlar... Ferhat (Hüsrev) ile Şîrin'in öyküsünden müteşekkil trajik bir aşk filmini izliyorlar pür dikkat, biz de izliyoruz, ama onları. Tabiî eğer izlemek doğru kelimeyse; belki de hayatın kadınların yüzünde bırakabileceği ifadelerle örülmüş bir şiir dinliyoruz demek daha doğru. Şüphesiz bu filmi yaparak bir mahreme dokunuyor Kiarostami; kadınların varoluşlarının sık sık gölgeler arasındaki yüzlerinde kaybolduğu bir coğrafyada, o yüzlerden bir film yapıyor inatla. Hülâsa derin bir hayret ve hayranlık besliyorum bu filme ve Şark'ın diğer bütün şiirlerine.

Gelelim son durağımız olan memleket sinemasına. Herkesin malûmu olduğu Türkiye'de sinema görülmeye değer bir yükseliş içinde. Hem nicel hem de nitel bir büyüme söz konusu. Yeni nesil yönetmenler dünya ölçeğinde takdire şayan filmler yapıyorlar (kimse pek seyretmese de). Bunlardan geçen sene gösterilen üç filmi diğerlerinden daha çok önemsediğimi söyleyebilirim: Reha Erdem'in Hayat Var adlı çalışması, Yeşim Ustaoğlu'nun Pandora'nın Kutusu ve Özgür Doğan, Orhan Eskikoy ikilisinin İki Dil Bir Bavul'u.

Hayat Var bir ergenlik öyküsü. Bu dönemin ne denli ikircikli bir dönem olduğunu incelikli bir sinema dili eşliğinde anlatıyor bize Reha Erdem. Çocuk kalmak ve ergen olmak arasında sıkışmış bir kız çocuğunun tuhaf hâlet-i ruhiyesine odaklanıyoruz. Filmi izleyince anladım ki, astım nöbetleri ergenlik döneminin metaforu olarak okunmaya ne kadar da uygunmuş meğer. Ya arabesk? Evet, arabesk bu filme belki hiç olmadığı kadar yakışıyor. Senaryo, kurgu, görsellik, müzikler her şey doğru bir kıvamda. Dört dörtlük bir sinema.

İki Dil Bir Bavul gerçekçi ve yalın bir anlatı. Bir kurgudan ziyade bir belgesel ve yetersiz bavullarıyla uzak diyarlarda çâresiz kalan insanların hikâyesini anlatıyor. Bavullarını büyütmek yerine dillerini kurban eden bir memleketin öyküsünden küçük, trajikomik bir kesit sunuyor bize. Pandora'nın Kutusu hem oyunculuklar(özellikle de Tsilla Chelton) hem de görsel olarak göz dolduran bir film. Bu arada son yıllarda sinemacıların Karadeniz bölgesini keşfinden de söz etmeliyiz. Görsel olarak çok zengin olan bu coğrafyanın filmlere önemli katkıları olduğu açık. Nitekim Semih Kaplanoğlu'nun birkaç hafta önce Altın Ayı alan Bal filmi de Doğu Karadeniz bölgesinde çekilmiş görünüyor.

Son olarak unutmadan görmekten memnun olduğum Mommo ve Uzak İhtimal'i de kayda geçirmiş olayım. Ayrıca son yılların en önemli edebiyatçılarından Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler romanından uyarlanmış olan filmi de bir merak izledim, lâkin tatmin edici değildi. Toptaş'ın şaheserinin hakkını yeterince verebilecek bir film yapmak pek mümkün gözükmüyordu zaten. Dolayısıyla filmi görmeden önce romanı okumanızı şiddetle önermiş olayım.

Ve böylece biter.

Başka tarihler mümkün...

13 Nisan 2009 Pazartesi

1923 yılındayız; İsviçre’nin Lozan şehrinde uzun münâkaşaların neticesinde imzalanan bir mukâvele metni uyarınca, yurtlarını taşıyamayacakları mal ve mülkleriyle birlikte geride bırakan yüz binlerce insan, yanlış bir yerde yanlış bir dinin mensubu olmaktan dolayı zorunlu bir göçe tâbi tutuluyorlar. Böylece yaklaşık 1,2 milyon Ortodoks ve 400.000 Müslümandan oluşan tarihin en büyük kitlesel göçlerinden biri cereyan ediyor (Türkiye'den gidenlerin büyük kısmı antlaşmadan önce zaten de facto bir göç durumundaydılar.)

Son yıllarda Lozan Mübadelesi ile ilgili çalışmalarda bir artış gözlenmekte. Yayınlanmış kitaplar ve hazırlanmış tezler açısından bir yoğunlaşma var. Şüphesiz bunlar bir ölçüde beklendik sayılabilir ve elbette hayırlı gelişmeler. Burada özellikle anlatı yapısı ile nispeten daha teknik metinlerden farklılaşan bir çalışmaya dikkat çekeceğim. Mevzubahis çalışma, İrlanda kökenli gazeteci Bruce Clark’in özgün baskısı 2006 yılında yapılmış (Türkçesi Kasım 2008) "Twice a Stranger" (İki Kere Yabancı) adlı kitabı. Türkçe çeviri ve baskısını Bilgi Üniversitesi yapmış ki, mübadele özel olarak eğildikleri bir alan.

Lozan Mübadelesi denilen olgu bugün nasıl okunabilir? Türkiye ve Yunanistan halkları olarak eşiğinde yaşadığımız bu zorunlu göç bize temelde ne anlatıyor? Hangi tarihsel şartlar ve hangi sosyo-politik mantık böylesi bir kitlesel nüfus değişimini olanaklı kılabilmiştir? Bu büyük demografik değişimin Yunanistan ve Türkiye’nin uluslaşma sürecindeki yeri ve anlamı nedir; bizim biz olmamızda hangi rolü oynamıştır? Ya mübadelenin dinsel mantığı nasıl yorumlanmalıdır? Lozan’da alınan bu kararın yeryüzünde daha sonra görülen uygulamalar üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

Bunlar ve bağlantılı tüm sorular önümüzde, ama elbette her şeyden önemlisi, tarihin o anında sürgün bir kişi olmanın, "yerinde doğup yabanda kocamanın" ahvalidir! Evet, ırak bir şehirde, birilerinin bir masanın başında attıkları imzalardan ibaret olan, sadece uzaktan, ama çok uzaktan kuşbakışı görülebilen bir tarih değil; aynı zamanda o tarihin gadrine uğramış olanlara, "büyük" olaylardaki "küçük" insanlara da odaklanabilen bir tarih. İki Kere Yabancı’nın kıymeti kanımca tam da burada yatıyor. Bruce Clark, kitabın yazım sürecinde Türkiye ve Yunanistan’daki pek çok mübadille görüşmüş ve daha önce yapılmış çalışmalardan da destek alarak, mübadeleyi onların gözünden de görmeye çalışmış. Bugün pek çoğumuzun üzerinde yürüdüğümüz sokakları adımlama hakkını 80 yıl kadar önce yitirmiş bu insanların öykülerinin buruk bir tadı var hep (çoğu ne yazık ki kayda alınamadan yitip gitmiştir). Bir gün, "gidin ve unutun", denilmiş onlara, ama gitmek ve unutmak hiç kolay olmamış işte. Gitmek ve unutmak, binlerce hüzünlü öyküye dönüşmüş birden. Toprağın, yarım asır sonra ayrıldıkları yerleri ziyaret etme imkânı bulan insanların gözyaşlarında kendini açığa vuran tuhaf bir metafiziği var sanki.

Mübadeleden yüzeysel olarak bahsedilince bu göç sürecinin kâğıt üzerinde gözüktüğü üzere kolay bir mesele olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. Sanki birileri o kararı alınca, insanlar da bir yerden bir başka yere ışınlanmışlar ve böylece her şey olmuş bitmiş gibi. 1923-24 şartlarında yaklaşık bir buçuk milyon insanın karşılıklı göçünü şöyle bir tasavvur edin. Hiç kolay olmadığını anlayabilirsiniz. Bulaşıcı hastalıklar ve ölüm, açlık ve sefalet alıp yürümüştür bu süreç içinde. Özellikle Yunanistan tarafında demografik değişimin sonuçları çok çarpıcı olmuş görünüyor. Zîrâ gidenlerin büyük kısmı beş parasızdı ve toplam olarak Yunanistan nüfusunun yaklaşık dörtte birine denk düşüyorlardı. Dolayısıyla Modern Yunanistan tarihinin iç dengelerinde bu değişimin getirileri sürekli karşımıza çıkar. Öncelikle insanların yaşam alanlarının ters yüz edilmesi yoluyla bariz bir kültür şoku yaşanması kaçınılmazdı, bunu ekonomik ve politik gelişmeler izlemiştir.

Bir Pontus Rum’u olan George Siamanides Trabzon’dan Selanik’e uzanan yolculuğunda uğradıkları coğrafî şoku şöyle dillendiriyor örneğin:

İşte hayat karşısındaki sınavımız bundan sonra başladı. Kendimizi Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız sömürgeci birliklerinin kullandığı eski bir askeri kamp binasında bulduk; her yer bit kaynıyordu. Sanki ayın yüzeyindeydik, bir tek ağaç yoktu ufukta. Ormanlarla kaplı dağlarımız geldi aklımıza, ağlaştık.

Şayet zorunlu mübadele gerçekleşmeseydi, tarihin akıbeti nasıl olurdu? Bu sual tarihçi için fazla spekülatiftir elbette. Öte yandan gücünü statükodan alan, omzunu her dem devlete yaslamış politikacı ve "aydın" içinse mübadele gibi meseleler ellenmemesi gereken yasak meyvalar gibidir. Bu efendiler, tarihin tüm mayınlı alanlarını unutmamızı yeğlemiş ve bunun maddî-manevî altyapısını hazırlamak için de epey çaba sarf etmişlerdir. Burada çabalarının başarısızlığa uğradığını söylemek isterdim, ama ne yazık ki, öyle görünmüyor. Lâkin her şeye rağmen, geç kalmış bile olsak, hatırlamaya, bilmeye ve sorgulamaya muhtacız. Hatta bütün bunların hiç yaşanmadığı bir Türkiye ve Yunanistan’ın daha iyi bir yer olabilme olasılığını inatla düşleyebilmeliyiz belki.

Burada birkaç filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Theo Angelopoulos -ki onun kendi deyimiyle demode filmlerinden habersiz olarak ölseydim şayet, kendimi yaşamamış da addedebilirdim- sürgün meselesine özellikle eğilen bir isimdir. Şöyle diyordu bir filminde: "Tanrının yarattığı ilk şey yolculuktur, bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti." Angelopoulos'un doğrudan mübadele ile ilgili bir filmi yoksa bile filmlerinde mübadillerin öykülerine rastlayabilirsiniz. Özellikle O Thiasos'u (Gezgin Oyuncular) önerebilirim. Yine daha önce bir ara değinmiştim, Costas Ferris’in Rembetiko’su doğrudan mübadiller üzerine bir başyapıttır. Türkiye’den ise Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken adlı yüz akı filmini izleyin isterim.



Değineceğimiz diğer bir kitap, Murat Belge’nin 2008’in son aylarında İletişim Yayınları tarafından "Genesis" adıyla yayınlanan çalışması olacak. Kitabın alt başlığı "Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni" olarak belirlenmiş.

Başlığa bakınca salt bir tarih çalışması gibi görünebilir, ama esas olarak Türk edebiyatındaki ünlü köken anlatıları üzerine bir eleştiri metni, bu anlamda da tarihle edebiyatın kesiştiği yerde duruyor diyebiliriz. Kemal Tahir, Erol Toy, Tarık Buğra, Necati Sepetçioğlu, Nihal Atsız gibi pek çok popüler yazarın romanlarını tahlil ve tetkik ederek, Türk siyasetinin farklı fraksiyonlarında köken meselesine, kurmaca metinler bağlamında nasıl yaklaşıldığının izini sürüyor üstâd.

Türkiye’de buna benzer başka bir çalışmadan haberdar değilim açıkçası. Bu yüzden kitap yayınlandığı anda hemen ilgimi cezbetmişti. Sanıyorum çalışmada ele alınan yazarların en azından bir kısmı ile hemen herkesin az-çok bir tanışıklığı vardır. Kendi adıma bazılarının yapıtlarına ben de aşinayım elbette. Bunların arasında Kemal Tahir, Tarık Buğra, Ahmed Hilmi gibi isimler sayılabilir. Erol Toy kitabı okuyana kadar hiç ilgimi çekmiş değildi (okuyunca da çok ilgimi çektiğinden değil ya!); bir diğer önemli isim olan Nihal Atsız’ı ise azalmak bir yana, giderek artan bir şiddette itici bulduğumu söylemeliyim ki, şu garip bünyemde sevdiğim taraflarımdan biri de budur.

Peki, nedir bu genesis ya da köken meselesi? Murat Belge kitabının giriş bölümünde bunu ele alıyor ve ulusal köken anlatılarının özcü bir bakışla kurulduğundan yola çıkıyor. Bu bağlamda öteden beri tartışılan bir noktaya dikkat çekmek kaçınılmaz oluyor tabiî. Şöyle ki, biz bu ulusal kökenleri Benedict Anderson’ın çarpıcı tespiti ile bir tahayyül süreci içinde icât mı ediyoruz, yoksa bir yerlerde zaten karanlıkta kalmış bir özü var da onu mu keşfediyoruz? Bu iki kavrayışı bir terazinin kefelerine koyarsak, ben de Murat Belge gibi bunun daha çok bir icât meselesi olduğunu düşünmeye meyilliyim.

Türkiye’de köken meselesi doğaldır ki, Osmanlı’nın çöküş döneminde alıp yürümüş bir tartışmadır. Sürekli sıkıştırılan bir imparatorluğun buhranlı atmosferinde ortaya çıkan ve çözüm arayan farklı politik zümreler, meseleyi kendi ideolojik tutumları dâhilinde kavramışlardır o günden bugüne. Örneğin İslâmcılar için köken bir şekilde İslâm’ın arzı endam ettiği tarihe bağlanırken, Genç Kalemler bazında şanlı geçmiş Orta Asya bozkırlarına kadar uzanıvermiştir ve elbette Osmanlılığı benimseyen yazar ve düşünürler için de köken Osmanlı’dan öteye gitme gereği pek duymayacaktır. Yine ellilerden sonra Kemal Tahir gibi solcular, bizim neyimiz eksik, diyerek bu işe el atmaktan çekinmezler. Hâl böyle olunca da "Asya Tarzı Üretim" gibi Marksist okumalarla çeşnilenmiş bir takım acayipler hâsıl oluverir.

Kitapta ele alınan popüler metinler, son tahlilde köken meselesine dair yaklaşımları ve edebî tıynet ve kıymetleri konusunda farklı değerlendirilmek durumunda olsalar bile, Murat Belge, bu anlatıların, -her ne kadar doğrudan bir tarih dilimi ile bağlantılı görünseler de- gerçekte tarihin dışında çalıştıklarına ve bu minval üzere de yapısal olarak birbirlerine benzediklerine dikkat çekiyor.

Neticede görüyoruz ki, söz konusu tarafların hepsi kendi ideolojik tutumları dâhilinde içinde yaşadıkları bu ulusun meşru özünü aramaya çıkmışlar, ama anlaşılan çoğu zaman arayanlar bir de bakmışlar ki, sonunda buldukları şey zaten kapıdan çıkarken yanlarında götürdükleri o şeymiş.

Son olarak Murat Belge’nin bu çalışmadaki oldukça akıcı ve nükteli üslûbuna da dikkat çekmek gerekir. Tabii eldeki metinlerin nükteli bir dille işlenmeye fazlasıyla müsait olmaları da kitabı eğlenceli hale getirmeye yardımcı olmuş olmalı. Okumayı düşünenleri çok keyifli bir okuma süreci beklediğini söyleyebilirim.



Üçüncü kitabımız "Tarih-Lenk" ve yazarı hâli hazırda Sabancı Üniversitesi’nde akademik görevini sürdürmekte olan Y. Hakan Erdem. Bu kitabın adını ilk okuduğumda çok ilginç gelmişti ve tam da yerli yerine oturtamamıştım. Sonra bunun Timur-Lenk’e bir gönderme olduğunu anladım tabiî. Burada Lenk eki Farsça topal, aksak anlamları veriyor ki, bu kullanım kitabın içeriğine oldukça uygun düşmüş.

Bu arada yazarın bu kitap ve Osmanlı’da kölelik üzerine temel bir tarih çalışması dışında ilginç romanları da var. Bunlardan Kitab-ı Duvduvani’yi okuma imkânı bulmuş biri olarak diyebilirim ki, Hakan Erdem bir tarihçiden çok daha fazlasını barındırıyor o eğlenceli bünyesinde. Bilim-kurgunun, fantastiğin ve tarihin iç içe geçtiği romanlarına post-modern kurmacalar diyebiliriz zorlanmadan. Ama şimdi konumuz onlar değil, başka bir zaman belki.

Tarih-Lenk’e dönersek tekrar, kitap, yazarın da girişte belirttiği üzere bizim eleştiri kültürsüzlüğümüze deva niyetine yazılmış bir tarih eleştirisi. Hakan Erdem oturmuş, bir takım popüler ya da akademik tarihçilerin yapıtlarında rastladığı önemli aksaklıkları tek tek tespit etmiş. Onun eleştiri süzgecine yakalanmış isimler arasında kimler yok ki; liste Soner Yalçın’dan (tersi nâmümkündür!), İsmet Bozdağ’a, Ahmet Akgündüz’den Yılmaz Öztuna’ya, hatta İlber Ortaylı’nın bazı yayınevlerince derlenen popüler kitaplarındaki aksaklıklara kadar uzanıyor. Özlüce söylersek manzara pek iç açıcı değil. Sadeleştirme ve çeviri sorunlarından tutun da, kaynaksız, araklanmış ve bariz yanlışlarla dolu metinler geziniyor etrafta. Yazarın kitabın tamamına yayılmış o hoş ve nükteli üslûbuyla alıntılarsak eğer:

Kendinize böyle bir hedef koyduğunuzda Türkiye’nin ve Türkçede üretilen gerek akademik gerekse popüler tarih literatürünün maalesef sağından solundan siyanür sızdıran bir altın madeni olduğunu söylemek durumundayım.

...

Ne yapayım ki, durum cidden acıklı. Kuru fasulyenin içinden taş çıkıyor; baklava tuzlu ve acı karışımı bir şerbetle yapılmış; "dün ben yaptım" iddiasıyla sofraya çıkarılan yemek komşu aşçı dükkânından habersizce alınmış ve üstelik geçen hafta yapıldığı için bayat!

Bu oldukça ilginç ve faideli kitabın, özellikle dil ve üslûbuyla okuma sürecinde Murat Belge’nin yukarıda değindiğim çalışması gibi beni çok eğlendirdiğini de söylemeliyim. Unutmadan Doğan Yayınları'ndan 2008’in sonunda çıktığını da ekleyelim. Elimdeki kitaptan anladığım kadarıyla iki ay içinde dördüncü basımı yapılacak kadar da çok rağbet görmüş.



Değineceğimiz son kitap yine Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Cemil Koçak’ın bu yakınlarda İletişim Yayınları vasıtasıyla yayınlanmış "Geçmişiniz İtinayla Temizlenir" başlıklı yapıtı olacak.

Bu çalışma, yazarın daha önce farklı yayın organlarında yayınlanmış kırk kadar makalesinden oluşan bir derlemeden ibaret. Makalelerin konu edindiği dönem tek parti yönetimini oluşturan çok tartışmalı zaman dilimi olarak seçilmiş ve titiz hazırlanmış olmaları yanında çoğu zaman ilgili ve ilginç belgelerle de desteklenmiş oldukları görülüyor. Cemil Koçak bu derlemenin, resmî tarih karşısında meslekten tarihçiliğin onurunu kurtarmak adına küçük de olsa bir katkı olma amacıyla hazırlandığını ifade ediyor. Bu noktada kitaba uygun bulunan isimlendirmenin işaret ettiği anlama dair Koçak’ın açıklamasından bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:

Bugün "resmî târih"ten bahsederken, aslında yukarıda tanımladığım şekilde yürütülen "geçmişiniz itinayla temizlenir" kampanyasını kastediyorum. Resmî târih anlayışı ve onun değişik versiyonlarından tırtıklanmış kötü kopyaları, ortak bir noktada, tam da burada açığa çıkıyorlar: Eğer bu çaba, resmî eğitimin de desteğini almışsa günlük hayatta hayli başarılı sonuçlar verebilir. Kısa da olsa resmî eğitimden geçerek, geçmişinin bu "itinayla temizlenmiş bilgi"sini edinen toplumun, her defâsında bu bilgiyle yetinmesi ve yalnızca bu bilgiyi talep etmesi, bu bilginin dışında bir "gerçek" olduğunu ise, kesinlikle reddetmesi sağlanabilir. Bu operasyonda önemli olan, geniş yığınların bu "temizlenmiş bilgi" zemininde, günün uygun siyâsî/ideolojik tavrına kolayca adapte edilebilmesidir.

Bu satırlarda neredeyse Orwell’cı bir manzara sergileniyor, ama haksız olduğunu, bunlara âşina olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Özellikle tek parti döneminin resmî sunumları gözden kaçırışlar, eksiltmeler, çarpıtmalarla dolu manipülatif/propagandist nitelikli bir tarihi gözler önüne sererken!

Fakat ben kitabın adını nedense yazarın işaret ettiğinden daha farklı ve olumlu bir şekilde de algıladım. Bir anlamda resmî tarih dediğimiz kir torbasının arkasında bıraktığı izlerin dezenfekte edilmesi bağlamında okudum diyebilirim. Çünkü kitap odaklandığı çeşitli ayrıntılarla bunu yapıyor aslında. Resmî tarih denilen yapı -teşbihte hata olmaz- kendi kopyalarını üreterek toplumsal dimâğı istila etmiş bir çeşit mikrop ve Cemil Koçak’ın yaptığı üzere "alternatif" tarih okumaları da onun antikorları olarak düşünülebilir.

Tabiî tarihin tek yanlı ve çarpık bir biçimde öğretilmesi sadece bize özgü bir olgu olarak düşünülemez, zîrâ egemen güç odakları ve ideolojiler dünyanın her yerinde kendilerine uygun bir tarih biçer. Örneğin Avrupa'nın genel tarihini önemli ölçüde Protestan tarihçiler kaleme almıştır ve Kilise’ye biledikleri dişle birlikte onların Ortaçağ’ı gözün gözü görmediği karanlık bir çağ oluvermiştir. Yahut Amerikan tarihi büyük kâşiflerden, yerleşimcilerin başarılarından, kurucu babaların erdemlerinden, insan hakları ve demokratik zırvadan geçilmez, ama aslında tüm kıtanın zincir, kan, gözyaşı ve tamahkârlıkla karılmış bir öteki tarihi vardır. Fakat açıkçası bizde baskı rejimi çoğu yerde olduğundan çok daha kararlı ve dirençli çıkmış diyebiliriz. Mustafa adlı şu pek de matah olmayan belgesel filmi yapabilmek için bile 70 yıl beklemişiz ve hâlâ pek çok alanda bu toplumun bir takım gerçeklere hazır olmadığını düşünen jakoben eğilimli zihinlerle cebelleşiyoruz.

Sözün özü, Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, kıyıda köşede kalmış başka bir tarih daha var, diyen ve neyse ki, giderek çoğalan örneklerden biri. Bizzat kendi iyiliğiniz adına okumanız tarafımca tavsiye olunur.

Alfred Kubin ve Diğer Taraf

21 Ocak 2009 Çarşamba

"İşte burası," dedi Marlow birden, "dünyanın karanlık yerlerinden biri"
(Joseph Conrad - Heart of Darkness)

Beni güttü, ışıkta değil karanlıkta yürüttü.
(Tevrat – Ağıtlar 3:2)




Tam adıyla Alfred Leopold Isidor Kubin, yazdığı tek roman 2003 yılında Altıkırkbeş Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş olmasına rağmen memleket sathında nâdiren âşinâlık taşıyan bir isim. Örneğin en büyük meziyetleri fazla geveze olmaları olan Internet sözlüklerimize girip tarattığınızda hakkında neredeyse hiçbir ilgi kırıntısı göremiyorsunuz. Bu tabiî esâsında bize özgü bir ilgi yoksunluğu değil, zîrâ biraz yakından nazar edince anlıyoruz ki, ömrünün tamamına yakınını geçirdiği Avusturya ve aynı dil ve san'at kültürünü paylaştığı Almanya haricinde çok az tanınıyor. Öte yandan benim tuhaf yapıtlara karşı bir zaafım vardır ve Kubin'in hem ressam hem de yazar yönüyle mevcut ilgiden çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla hayâtı ve yapıtları hakkında birkaç kelâm etmeye kararlı olarak karşınızdayım.

***

Alfred Kubin'in uzun ma'cerâsı, 1877 yılının 10 Nisanında, Bohemya'nın kuzeyinde o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bugün ise Çek Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Leitmeritz (Litomerice) adlı küçük bir kasabada, piyanist bir anne ve arazi ölçüm uzmanı bir babanın oğlu olarak başladı. İki yaşında annesi ile birlikte Salzburg’a taşınmışlardır ve görevi dolayısıyla uzakta olan babası ile ilk karşılaşması orada gerçekleşir. Babası, annesinin pasif kişiliği aksine pek de dost canlısı olmayan, sert ve otoriter bir karaktere sahipti ve onun bu özelliğinin Kubin'in daha sonraki mutsuzluklarında epeyce bir payı olacaktır.

1883 yılında kız kardeşi ile birlikte artık dört kişi olmuş Kubin ailesi Zell am See'ye taşınır. Kubin yerel bir okula başlar, ama hem okul hem de kiliseden gelen yükümlülüklerle başı hoş değildir. Onun tercihi daha çok peri öyküleri içeren ma'cerâ kitapları okumak ve doğanın cömert gösterilerini, biraz da karanlık bir ilgiyle izlemekten yanaydı. O günlerde çizdiği resimlerde ilerideki anormal tarzının emareleri görülebilir. Kubin 10 yaşında iken verem hastası annesinin son günlerinde, ölüm döşeğinde çektiği acılara yakından tanıklık etme talihsizliğine uğramıştır. Annesinin ölümünden sonra babası, annesinin kız kardeşi ile evlenir. Fakat ölüm henüz Kubinlerin eşiğinden fazla uzaklaşmamışken geri dönmeye karar verir ve bir yıl sonra üvey annesi de çocuğunu doğururken onun merhametsiz pençelerine yakalanır.

Aynı dönem içinde Kubin Salzburg'da Latince lisesine başlamıştır, ama Latince ve matematikten özellikle nefret ettiğini anlamakta fazla gecikmez. Bu sıkıcı ma'cerâsı ancak iki yıl sürer ve gerisin geri Zell am See'ye döner. Bu defa babası onu ya başarılı olması ya da dönmemesi kaydıyla Salzburg’da bir meslek okuluna gönderir. Kubin'in eğitim bağlamındaki sorunları az-çok burada da devam eder. Bu arada babası bir kez daha evlenmiştir ve karısının kardeşi Alois Beer Klagenfort'ta bir manzara fotoğrafçısıdır. Kubin onun yanına çırak olarak verilir ve sonraki dört yıl boyunca fotoğrafçılık üzerine çalışır. Fakat bu süre içinde işten kaynaklanan sorunlar, düzensiz, hovarda bir hayat ve uykusuz geçen gecelerin baskısı sinirlerini iyice yıpratmıştır ve nihâyet hayâtından hiç memnun olmayan bu genç adam, daha 19 yaşında iken Zell am See'de annesinin mezarı başında intihara kalkışmaya kadar sürüklenir. Eğer ben bugün bu satırları yazabiliyorsam, bunun paslı bir tabanca mekanizması sayesinde gerçekleşebildiğini bilerek yazıyorumdur: Sonuçta Kubin sadece bayılmıştır.

Babasının başarısız intihar girişiminin ardından ona daha çok kol kanat gerdiğini biliyoruz. Genç Kubin'in bir sonraki hedefi orduya katılmak olmuştur, ama bu temelden mantıksız girişim zayıf sinirsel bünyesi nedeniyle ancak birkaç hafta kadar başarıya ulaşabilir ve ordudan hızla terhis edilir. Artık yeni güzergâhı Münih olacaktır. Münih'te önce özel bir resim okuluna kabul edilir, oradan da Nikolaus Gysis'in derslerine katılacağı Güzel Sanatlar Akademisi'ne geçer. Fakat çoktan belli olduğu üzere okullar Kubin için matah yerler değildir. Derslerinde düzensizdir ve sonunda Akademi'yi de bırakır. Böylelikle formel eğitim sürecine de son noktayı koymuş olur.

Hiç şüphe yok ki Münih'te geçirdiği sonraki yıllar -belki okul konusunda çok başarılı olamasa bile- yaşamının ve san'atının gidişâtında en belirleyici olan dönemdir. Bir gün Münih'te bir müzede Max Klinger'ın çalışmalarını görür ve onlardan oldukça etkilenir. Daha sonraki karanlık temaları üzerinde Klinger'dan aldığı o ilk ilham açıkça belirleyici olacaktır. Bu tarihten sonra şevkle resim yapmaya başlar ve 1902'de Berlin'de ilk sergisini açmayı başarır. Yine aynı dönemde bir koleksiyoncu bazı resimlerini satın alır. Artık profesyonel hayâtı yoluna girmeye başlamıştır. Viyana ve Münih çevresinde çalışmalarının sergilendiği, basıldığı ve eleştirildiği bu dönemlerde bir ressam olarak ünü giderek artar.

Bu arada bir yolculuk esnasında Emmy Bayer'le tanışır ve ona âşık olur. Çok geçmeden evlenmeye karar verip nişanlanırlar. Fakat tüm talihsizlikler ve başarısızlıklardan sonra, nihayet tam güneş yüzünü göstermeye başlamışken, Kubin'in semâlarında bir kez daha kara bulutlara şahit oluruz. Ne yazık ki, nişanlısı o yılın sonunda tifoya yakalanır ve bu devrândan çekilip gider

Cesedin yanında dikilirken, âniden en büyük mutluluğumun sonsuza dek gittiğinin bütünüyle farkına vardım. Sınırsız bir umutsuzluk içinde yüksek sesle ağlamak istedim, ama hiçbir rahatlatıcı ses çıkaramadım.

Kubin bu acı tecrübeden sonra yakın arkadaşı Oscar. A. H. Schmitz'in dul kız kardeşi Hedwig Gündler'le evlenecektir. İki yıl sonra Zwickledt'da kırsal kesimde eski barok bir şato satın alan çiftin yaşamlarının sonuna kadar evleri de orası olacaktır artık. Şimdilerde bu yapı müze olarak işlev görmektedir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, meslek hayâtının en parlak yıllarında Kubin, Avusturya ve Almanya çevresinde pek çok önemli sanatçı ile tanışmış ve onlarla yaratıcı bir etkileşime girmiştir. 1909'da Münih'te Yeni Sanatçılar Birliği’ne üye olur. Daha sonra bu birlikten ayrılıp, Wassily Kandinsky ve Franz Marc'ın ön ayak olduğu ve üyeleri arasında Lyonel Feininger, August Macke, Gabriele Münter ve Paul Klee gibi büyük sanatçıların yer aldığı Der Blaue Reiter (Mavi Atlı) grubuna kuruculardan biri olarak katılır. Yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya'nın politik karışıklık ve ekonomik çöküş yıllarının bunalımlı ve belirsiz atmosferinde en sarsıcı san'atsal ifade biçimi, geleneksel temsilleri aşma, insanın içini dışına çıkarma ve böylece "kabuk bağlamış yapıları parçalama" arzusuyla ekspresyonizm (dışavurumculuk) olarak ortaya çıkar. Freudyen psikanaliz çağının eşiğinde serpilen, Nietzsche'ye duydukları büyük hayranlıkla birlikte, İtalyan fütürizmden ve Alman romantizminden ilham almış ekspresyonist eğilim temelde bir natüralizm ve empresyonizm karşıtlığı ile şekillenmiştir. Yapıtların görünüşteki bütün çeşitliliğine rağmen, özünde bu san'atçılar, ruh hâllerinin dışavurumunu gerçekçi temsillere ve anlık izlenimlere yeğ tutmuşlardır. Kasimir Edschmid'in ekspresyonist şâirler hakkındaki yorumuyla onlar, "Fotoğraf çekmiyorlardı. Hayâl görüyorlardı."

Kubin'in sürrealist övgüye mazhar kendi çalışmaları da kısmen ekspresyonist eğilimin içinde neşv ü nema bulmuştur. Klinger haricinde Goya, Redon, Ensor ve Brueghel'den etkilendiğini ifade eden san'atçının resimlerinde nâdiren canlı renklere rastlayabiliriz; renk paletinin gri tonlarına yoğunlaşmayı tercih etmiştir. Özellikle geç dönem işlerinde sulu ve yağlı boya kullanımından vazgeçip, daha yetenekli olduğunu düşündüğü kalem ve mürekkep çalışmasına ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu resimlerindeki çizgiler hızlı, hatlar çok kez bulanıktır. Bazı çalışmalarında Lovecraft'ın Erich Zann'ın Müziği gibi gotik öykülerini andıran biçimlerde, ayakta kalması geometrik bir mu'cize imiş gibi görünen, çarpık ve döküntü yapıların arasındaki karanlık, klastrofobik sokaklar ya da tekinsiz bir canlılık hissiyle dikilen evler göze çarpar.

Hamile kadın imgesi Kubin'in özellikle erken dönem resimlerinde çok sık karşımıza çıkıyor. Mevzû-i bahs resimlerde hamile bedenler çıplak ve korkunç biçimlerde ve devâsâ boyutlarda resmedilmişlerdir hep. Bu temsiller kökleri çocukluk dönemine uzanan travmatik bir dışavurum hâli olarak okunmaya çok müsâit, zîrâ Kubin 11 yaşında iken hamile bir kadın tarafından cinsel tacize uğramıştır. Yine resimlerinde sürekli eklem bacaklı, örümceksi, yılanımsı, iğreti bir evrim sürecinden kalma hilkat garîbesi yaratıklara rastlarız ki, bunlar da genellikle aşırı boyutlarda çizilmiş, grotesk görünümlerdedirler. Ayrıca ölüm ve onunla bağlantılı temalar çeşitli biçimlerde çok sık görülür; iskeletler, işkence sahneleri, apokaliptik sahneler vs. Çalışmalarındaki ısrarlı karanlık temalar dikkate alındığında Kubin, insanoğlunun, çoklarının varsaydığı gibi "bol kepçe iyilik ve birazcık da kötülükten yaratılmış olduğuna" ikna olmamış gibi görünür.

Bu arada ekspresyonizmden fazla uzaklaşmadan, onun özellikle Alman sinemasındaki yansımalarından bahsetmeliyiz. Sessiz sinemanın zâten yatkın karakteri, ekspresyonist resim ve gotik edebiyatın bahçesinden bol miktarda nasiplenmiştir. Bram Stoker'ın Dracula'sı, Goethe'nin Faust'u ve Meyrink'in Der Golem'i gibi edebiyat yapıtları ve Kokoschka ve Kirchner gibi ressamların eserleri karanlık, kasvetli ve nevrotik temalarıyla Wiene, Murnau ve Lang gibi büyük Alman yönetmenlere sinemasal amaçları doğrultusunda çok cazip görünmüş olmalı. Sonuçta Der Student von Prag ve Der Golem'le ilk emârelerini veren, Das Cabinet des Dr. Caligari ile kendini bulan ve Nosferatu, Faust ve Metropolis gibi önemli filmlerle devam eden Alman ekspresyonist sinemasının büyük yükselişine tanık oluruz. Bu tarihsel devinimle Kubin'in garîp bir bağlantısı var. Das Cabinet des Dr. Caligari'nin senaristlerinden Janowitz Kubin'den fazlaca etkilenmiştir ve filmin set dekorasyonu için ondan yardım ister, ama Kubin bu isteği meşgul olduğunu söyleyerek geri çevirir. Sonra benzer bir ressam aranırken, filmin seti, "Kubinische" ile "Kubistische" arasında bir yanlış okumaya kurban gidip kübik bir hâl almıştır. Eğer dekorasyonu yapan isim Kubin olsaydı şüphesiz çok daha farklı bir şeyler ortaya çıkacaktı ve böyle bir olasılıkta sinema tarihi önemli ölçüde değişebilirdi, ama öyle olmamıştır ve sonuçta perdeye yansıyan bugüne kadar ki en çarpıcı ve özgün görsel tasarımlardan biridir.

Kubin 1908'de Kuzey İtalya'ya yaptığı seyahatin dönüşünde, bir tür san'atsal yetersizlik sürecine girer. Resim yaparak kendini ifade edemez haldedir, tıkanmıştır ve içsel bir arınma ihtiyacı içindedir ve bu ihtiyaç onu tamamen yabancı olduğu bir alana, kurmaca düz yazıya doğru çekiştirir ve böylece biricik romanı Die Andere Seite (Diğer Taraf)'ı yazmaya girişir. Oldukça hızlıdır, kitabı bitirmesi sadece 8 haftasını alır ve bir ay kadar da kitabın baskısında kullanılacak 52 adet illüstrasyonun yapımına ayırır. Başlangıçta Kubin'in aklında yazdıklarını yayınlama düşüncesi yoktur, yazmaya bu amaçla girişmemiştir, ama kayınbiraderi Oscar A. H. Schmitz'in yüreklendirmesi sonucu aynı yıl içinde kitap yayınlanır.

Romanın yapısı görünüşte çok girift sayılmaz. Hikâye yazarın adını vermediği bir ressamın (ki bu ekspresyonist edebiyatta da yaygın bir tavırdır, genellikle bu adsız kişi yazarın kendisi ile paralellikler taşır), eski bir okul arkadaşı ve şimdilerde muazzam bir servete sahip olan Claus Patera'dan aldığı bir davetle birlikte, oldukça basit ve dolambaçsız bir giriş bölümüyle açılır. Patera okul arkadaşını Asya'nın ortasında, Tiyenşan bölgesinde meçhul bir yerde konumlanmış bir ülkeye yaşamak üzere çağırmaktadır. Merkezine Perle (İnci) adı verilen bu ülke 31.000 kilometrekarelik bir alan üzerine kurulmuş ve çepeçevre yalıtılmıştır. Ressam ve karısı bu ilginç daveti kuşku ve merak karışımı duygularla kabul eder ve kısa bir yolculuk anlatısı sonrası, okuru da beraberlerinde taşıyarak Rüya Ülkesi'nin sürreal coğrafyasına adım atarlar. Böylelikle bugüne dek yazılmış en tuhaf ma'cerâlardan birine dâhil olmuş oluruz.

Eksantrik ülkenin çılgın ve gizemli yaratıcısı Patera, bizâtihi Kubin gibi yaşadığı çağla sorunları olan biridir. Sözcüsünün ifadesiyle o: "Her tür bilimsel ilerlemeye karşıdır." Bu nedenle Rüya Ülkesi'nde hiçbir şey kural olarak 1860'dan daha sonraki bir döneme âit olmayacaktır. Duvarlarla çevrili ülkenin tek girişi davetsiz olanlara kapalı ve içeri giren eşyâlar konusunda sıkı bir denetim altındadır. Ülkenin mimarisi de bu doğrultuda bütünüyle Avrupa'nın çeşitli yerlerinden satın alınıp taşınmış, eski ve bakımsız binâlardan müteşekkildir. Bunlar önce parçalanıp taşınmakta ve sonra Rüya Ülkesi'nde yeniden birleştirilmektedirler. Bu eklektik haliyle Perle, zihinde hem gülünç hem de ürkünç bir izlenim uyandırır.

Peki, Patera'nın akıllara durgunluk veren böylesi bir ülkeyi inşâ' etmedeki amacı nedir? Örneğin ütopya denilebilir mi Rüya Ülkesi'ne? Cevap yaratıcısına göre, muğlâk bir 'hayır':

Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her tür günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır. Ülkenin efendisinin niyeti asla örnek bir devlet, bir ütopya yaratmak değildir. Maddi sıkıntılar yaşanmaması için gerekli önlemler alınmış olsa da, bu ülkenin en önemli amacı daha çok mülk, eşya, nüfus kazanmak değildir. Hayır efendim kesinlikle değil!... Bana inanmıyor, gülümsüyorsunuz. Biliyorum, Patera'nın Rüya Ülkesi aracılığı ile başarmak istediklerini kelimelerle anlatmak çok zor, adeta imkânsız.

Özellikle Rüya Ülkesi(Rüya Krallığı) tanımlaması ilk bakışta bir ütopya izlenimi veriyor(ve belki bu izlenim ikircikli bir biçimde kastedilmiştir), ama neticede bunun bir yanılgı olduğunu anlamakta gecikmeyiz; zîrâ örneğin Shangri-La benzeri gizli bir cennet tasavvuru bulamayız orada. Kubin çizdiği gibi yazmaktadır ve Rüya Ülkesi belirgin grotesk yapısı ile en mülâyim yorum dâhilinde bile ancak bir ütopya karikatürü sayılabilir. Eksiklikle damgalanmış bir gölgeler diyarı! Orada gökyüzü her zaman gri bulutlarla kaplıdır. Güneş, ay ve yıldızlar asla görünmezler. Bütün bir manzara bir negatif fotoğraf filmden sökün etmiş gibidir. Ülkenin tek hâkimi Patera'ya gelince, o gerçekten çok nâdir bir figür. Zîrâ hegemonik gücü bilinç düzeyinde değil, bilinçdışı düzeyde etkin olmaktadır. Kubin'in romanını yazdığı yıl Sigmund Freud'un Viyana Psikanaliz Derneği'ni kurduğu yılla çakışır. Fakat Kubin'in Freud'la ilişkisi -o dönemde henüz bugünkü gibi her taşın altından baş göstermeyen Freud'un çalışmalarını geç bir dönemde okumuş olması dolayısıyla- yapıtını biraz daha enteresan kılmaktan öteye gidemiyor.

Başka bir açıdan, geçmişinin bize sunulan kısa özeti, Patera'nın, isyankâr bir fıtrat üzere romantik bir gezgin ve aykırı bir kişilik olduğunu düşünmemizi sağlar. Bu romantik karakter tahammül edemediği yeryüzünde başka bir gerçekliği, gerçeğin öte yanını arzulamış ve eline fırsat geçtiğinde hayâllerini gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Görüyorsun ya, ben Tanrı'yım. Ben de umutsuzluk içindeydim, fakat sonra bu çorak topraklarda bir ülke kurdum. Ben efendinizim.

Patera'nın bu sözlerini romantik Sturm und Drang hareketinin en önemli isimlerinden bir olan Lenz'in şu haykırışı ile karşılaştırabiliriz: "Bir yer aç! Yık! Bir şeyler doğacak! Ah, bu Tanrı-gibi olma duygusu!"

Diğer Taraf'ı düşünüp de, Peake, Meyrink ya da Kafka'yı bir şekilde hatırlamış olmamak zor. Kubin'in Kafka ve Meyrink'le doğrudan bağlantıları olmuştur. 1907'de Meyrink'in klâsikleşmiş eseri Der Golem için bir dizi çizim hazırlamıştır. Gustav Meyrink, romanın yazdığı bölümlerini Kubin'e göndermekte ve o da o bölümlere uygun resimlemeyi yapmaktaydı. Fakat Meyrink zamanla yazma işini savsaklar ve kitabı ancak 1915'te yayınlanacaktır. Böyle olunca da Kubin, Golem için hazırladığı illüstrasyonları kendi romanında kullanmaya karar verir. Sadece bu gerçeğe dayanarak bile Meyrink'in romanı ile Kubin'inki arasında en azından bir çeşit atmosferik izdüşüm olduğunu düşünebiliriz.

Kitap illüstrasyonundan bahsetmişken, bunun Kubin'in önemli bir özelliği olduğunu belirtmeden geçersek büyük bir haksızlık olur. Hayâtı boyunca çok sayıda (150 civarında) yazarın kitabını resimlemiştir. Bunların başında özel bir hayranlığı olan Edgar Allan Poe geliyor. Sadece onun öyküleri için yüzden fazla illüstrasyon yapmıştır. Resimlediği diğer yazarlar arasında, Hoffmann, Nerval, Dostoyevski, Balzac, Wells, Anderson ve Voltaire gibi pek çok ünlü isme rastlayabiliriz.

Franz Kafka ile Kubin'in Prag'da 1911'de başlayan bir tanışıklığı var. Kafka, Günlükler'ine düştüğü notlardan anlaşıldığı kadarıyla, Kubin'i çok güçlü ama monoton bir yüz ifadesiyle, değişken bir karakter olarak okumuştur. Öte yandan Kubin Kafka'ya karşı oldukça müşfiktir; aynı dertten muzdarip olduğu kabızlık dolayısıyla ona ısrarla bir müshil ilacı önerisinde bile bulunduğunu öğreniriz. Ayrıca Kafka'nın Bir Köy Hekimi adlı öyküsünü resimlediği de biliniyor. Mervyn Peake'e gelince, onun -Diğer Taraf’ın ilk İngilizce çevirisi 1967 tarihli olduğu için- kitabı bildiğini sanmıyorum, ama kendisi de asıl olarak bir ressam olduğu ve yine benzer şekilde kitap illüstrasyonları ile ün kazandığı için, Kubin'in görsel çalışmalarından haberdâr olması çok daha muhtemel bir olasılıktır.

Öze dönersek, bu dört yazarın, öteki az-çok ortak yanları bir yana, anlatılarını üzerlerine kurdukları uzamsal çerçeve konusunda görmezden gelinemeyecek örtüşmeler var. Kafka ve Meyrink'in yaşamlarını geçirdikleri Prag için "görünmez duvarlı bir getto" tanımlaması yapılmıştır ve bu yazarların yapıtlarını Prag'ı hesaba katmaksızın düşünmek mümkün değildir. Meyrink'in eski bir yahudi efsanesini konu edinen romanı Golem, doğal olarak Prag'ın yahudi mahallesini kendine mekân edinmiştir. Yazar, "hep aynı kalan düşüncelerin birikimiyle zehirlenen," durağan, kasvetli ve bunaltıcı bir yer olarak yansıtarak yabancılaştırdığı gettoya, aynı zamanda düşsel ve gizemli bir nitelik de kazandırır.

Yine Kafka'nın Das Schloß (Şato) adlı romanındaki Köy-Şato kompleksini hâtırlayabiliriz. Çıkışsızlık Kafka’nın öykülerinde biteviye tekrar edilen hâkim bir temadır. Borges onun yapıtlarını bir noktadan başka bir noktaya gitmek için her defasında gittiğinin yarısı kadar yol kat etmek zorunda olan adama dair ünlü Zenon paradoksuna benzetir. Bu doğrultuda, "devinim içindeki nesne, ok ve Aşil, yazındaki ilk Kafkavari kişilerdir," diyecektir. Anlatılarındaki yersiz-yurtsuz kılıcı bu tema ile simetrik bir uyum hâlinde Kafka'nın Dava ve Şato gibi büyük yapıtları da bir bütün hâlinde tamamlanmamış olarak kalırlar. Şato romanının izole ve labirentimsi yapısının, Dava romanındaki bürokratik çıkmazların ve Kafka kişilerinin alâmet-i fârikası olan absürd davranışların Kubin'in dünyasında sürrealist izdüşümleri çıkar karşımıza. Diğer Taraf'ta Arşiv'e dair yapılan betimlemelerde Kafka'yı bulmakta öyle çok zorlanmayız.

Romanın hayâlî uzamı açısından, Peake'in insanı şaşkına çeviren kült üçlemesinde Gormenghast belki Diğer Taraf'a öbür örneklerden daha da yakın durur. Bu iki düşsel mekân, geçmiş bir zamanın numûneleridir. Yalnız şu önemli farkla: Patera Rüya Ülkesi'ni geçmişin yapay bir örneğini bugün üzerinde diriltmeye çalışarak, onu bilinçli bir şekilde izole etmişken, Gormenghast'ın ayrıksı zamansallığı çok daha hakîkidir. Öyle ki, sanki tarihin bir ânında Gormenghast bütün haşmeti ve irâdesiyle yavaşlamaya karar vermiş ve bu doğrultuda her zerresiyle zaman mefhûmuna karşı isyan bayrağını çekmiştir. Böylece öteki dünya yanından hızla geçip giderken, o kendi obsesif durağanlığı içinde fantastik bir gerçekliğe bürünür. Artık ne tepelerin ardındaki diğer tarafı umursayacak, ne de onlar tarafından varlığı tam olarak kavranılabilecektir. Dışarıya karşı bariz bir umursamazlık getiren içe kapanıklık iki kitap için de ortak bir hâlet-i rûhiye: "Dışarısı bir şakadan ibaretti, öyle bir yer yoktu." Fakat Rüya Ülkesi'nin eklektik ve karikatürize yapısı sürekli yapaylık izlenimi uyandırırken, Gormenghast antika doğasıyla orada bulunmayı öteki her şey kadar hak eden bir ihtişam ve gururla yükselir. Belki de bizim Gormenghast'ın küflü dünyasına karşı hissettiğimiz hüzünlü yakınlık (öteki örneklerden çok daha yoğun olarak) büyük oranda zaman karşısındaki acınası çaresizliğimizle ilintilidir. Bunları yazarken aklıma Kubin'in resimlerinden biri geliyor. Tepesinde saatin koluna benzeyen bir kılıcın daire üzerine sıralanmış kafaları uçurduğu bir kuleyi resmetmiştir o çalışmasında. Evet, zamanın dakik çarkı dönüyor ve sıradaki kafalardan biri de şüphesiz bizimkidir. Kısacası empati kurmak zor değildir; durdurabilecek olsaydık o çarkı, sonuçlarına aldırmadan biz de durdururduk.

Benzerliklerin izini sürmeye devam edelim. Günther Anders, Kafka'nın Tanrı'yı bir demiurgos gibi kavradığına dikkat çekmiştir. Gnostik teolojiye göz kırpan bu yorumdan kasıt, kanun koyucu olan Tanrı'nın (gnostiklerin devraldığı klasik yorumda alt-yaratıcının) aynı zamanda kötülüğün de kaynağı olduğudur. Kubin ise Diğer Tarafı, demiurgosun hermafrodit olduğu bilgisiyle sona erdirir. Romanın en baskın vurgusu olan bu melezlik göndermesinin, isteğe göre, Apollon-Dionysios diyalektiği üzerinden Nietzscheci bir okuması ya da Eros ve Thanatos karşıtlığı üzerinde Freudyen bir okuması yahut gnostik ilhamla Jungvari bir okuması vs. yapılabileceğini belirtmeliyiz. Bu bağlamda yine ezoterik öğretilere içerden geniş bir hâkimiyeti olan Meyrink'in, dışavurumcu kabalacı mistisizmle yoğrulmuş romanının da hermafrodizm üzerine göndermelerle kurulduğuna dikkat çekelim.

Kubin, yapıtını Golem'de olduğu gibi, bilinç ve bilinçdışı, gerçek ve düş arasında kaygan bir alan üzerine oturtur. Anlatı uyanıklıktan uykuya, uykudan uyanıklığa doğru akış halindedir sürekli ve böylece iç ve dış yaşam arasındaki kartezyen sınırlar erimeye başlar. Fakat sonuçta beklenen her ne idiyse o olmaz ve mahmur gözlerin ve sarhoş ruh hallerinin egemenliğindeki ülkede, eylemleri anlamlı gösteren mantıkî ve nedensel bağlar kolayca kırılabildiği gibi, mübâlâğa da bir istisnâdan çok kural hâline gelir. Her şey giderek tımarhâne havaları eşliğinde deveran eden absürd bir nümâyişe dönüşürken, bir girdap misâlî kendi içine katlandıkça derinleşen keşmekeş ve entropinin doruk noktasında korkunç bir gürültü eşliğinde haşin bir içe çöküş ân meselesidir artık. Rüya Ülkesi'nin geç dönem manzarası Hieronymus Bosch ya da Pieter Brueghel gibi ressamların çalışmalarından, Ortaçağ'ın o sonu gelmez marazî cehennem temsillerinin birinden hiç utanmadan çıkıp gelmiş gibidir.

Kubin'in 'konserve et kralı' Hercules Bell karakteri üzerinden bir modernite eleştirisi geliştirdiğini gözden kaçırmak pek mümkün olmasa gerek. Peake'in kurnaz Steerpike'ının muadili olarak düşünülebilecek bu Amerikalı materyalist karakter, aydınlanmış dinamizmi ile bir nevi mitik adaşı gibi Prometheus'un zincirlerini kırmış ve Rüya Ülkesi'nin bütün dengesini sağlayan Atlas'ın yüküne talip olmuştur. Onun kişiliğinde, gelecek itkisi geçmişe, gerçeklik ilkesi hayâl gücüne, araçsal rasyonalite tözsel rasyonaliteye karşı şiddetle başkaldırır. O piyasaların gönüllü misyoneri; üretimin demir dişlilerinin, rûhsuz klonlarının ve zevkten gözü dönmüş tüketim çılgınlarının şatafatlı temsilcisidir. Kısaca bu garîp ülkeye biraz 'Amerikan Rüyası' zerk etme amacındadır. Fakat bu noktada Kubin'in yorumunun, bildik bir kapitalist modernite eleştirisiyle yetinmeyip, romantik nostaljiye fazla meyil vermeden ve çürümenin çift taraflılığını gözden kaçırmayarak, yukarıda dikkat çektiğimiz üzere tarafların antagonik yan yanalığı doğrultusunda kozmolojik bir analize doğru yöneldiğini vurgulamamız gerekiyor.

Evet, Kubin son tahlilde karşıtların diyalektiğini anlar ve kabullenir, fakat bu çatışmanın içimizdeki yansımalarını cehennem olarak nitelediği ânda Schopenhauer'un felsefî karamsarlığına doğru çekildiğini görürüz (Schopenhauer'la ilişkili olarak Kubin'in bir dönem Budizm'e duyduğu yoğun ilgiye ve romanındaki gizemli yerli kabilenin ülkenin içine düştüğü kaostan zerrece etkilenmeyen dinginliğine dikkat çekmekte yarar var). Yaşamının büyük kısmını medeniyetin karmaşasından uzak bir kırsalda, yaşlı bir evde inziva ile geçirmeyi tercih etmiş, eski filozof, yazar ve ressamların karanlık tasavvurlarından aldığı ilhamla beslenen bu sıra dışı adamın, bir yoruma göre Avusturyalı Goya'nın, yapıtları üzerine bu kötümser yorumun gölgesi düşmüş gibidir. Neticede Diğer Taraf, aydınlanmanın ikircikliği gibi, bir yanda yeni olanın kontrolsüz çoğalışı ve yıkıcı terörü ile öte yanda durağanlığın patolojisi, dünü mumyalayarak korumanın imkânsızlığı arasından iflâh olmaz distopik bir anlatı eşliğinde geçerek nihâyete kavuşur.

Bu noktada romanla ilgili açıklamalara bir son verip, Kubin'in hayât öyküsüne devam etmeliyiz. Ekspresyonistler için Birinci Dünya Savaşı bir dağılma ve trajedi olmuştur. Bu san'atçıların bazıları Dünya Savaşını heyecanla karşılamış, onun isyankâr ideallerindeki yeni sanatçıyı yaratmak için bir fırsat olduğunu düşünmüşlerdir. Onlardan biri olan Max Beckmann şöyle yazacaktır:

Resim yapabilmek için yolum dünyanın bütün lağımlarından, tüm alçaklıklarından ve kutsallığın çiğnendiği yerlerden geçmeliydi. Bunu yapmak zorundayım. İçimde kuralcı imgelem doğrultusunda ne varsa dışarı atılmalı, son damlasına dek...

Sonra kalkar ve diğer pek çoğu gibi gönüllü bir sıhhiyeci olarak savaşa karışır. Kubin'in yakın arkadaşı Franz Marc'ın kaderinde, askere alındıktan kısa bir süre sonra yitirdiği ortak dostları August Macke'ın ölüm ilânını kaleme almak ve iki yıl sonra gönüllü katıldığı savaşın başka bir cephesinde (Verdun) düşmek vardır. Onlar gibi bazıları hiç geri dönememiş, dönenlerse peşlerinde korkunç kâbuslar taşımışlardır. Kubin bu vahşet döngüsüne üç kez çağrılır ve her defasında fiziksel durumu yetersiz bulunarak geri gönderilir; ucuz kurtulmuştur.

Savaşın büyük kopuş yıllarından sonra Kubin'in yaşamı, san'atsal olarak üretkenliğini korumuş ve yapıtlarının sergilendiği organizasyonlar açısından bir düşüş yaşamamış olsa da, nispeten daha sâkin geçmiştir. Yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde Nasyonal Sosyalistler için ekspresyonistlerin pek çok yapıtı Yoz Sanat'ın reddedilmesi gereken birer örneği idiler ve bu yüzden pek çok sanatçı önemli yasaklarla karşılaşmıştır. Her ne kadar Kubin'in bazı çalışmaları da bu yönde imlenmişse bile, karısı yarı yahudi olmasına rağmen, Zwickledt'a çekilmiş olan Kubin politik bir karakter değildi ve bu zorlu dönemde resimlerinin gösterimleri konusunda büyük problemler yaşamamıştır.

1948 yılı, neredeyse yarım asırdır sürmüş bir beraberlikten geriye sadece hüzünlü anılar bırakarak geçip gider; Hedwig Gündler yoktur artık. Uzun yaşamının sonunda, bütün san'atsal emeğini Avusturya devletine miras bırakır Alfred Kubin. Son günlerinde mesânelerinden ciddi bir şekilde rahatsızdır ve nihâyet takvimler 20 Ağustos 1959'a gelip çattığında, ölüm 82 yaşındaki Kubin'i bir kez daha hâtırlar ve bu son hâtırlayış olacaktır.

O, üç çeyrek asrı deviren ve yeryüzünün en kanlı, en tutarsız ve değişken dönemlerini kat eden yaşamı boyunca, bir ressam ve yazar olarak yapıtlarında kanımca Campbell'ın, kahramanın en zor görevi diyerek sorunsallaştırdığı şu metaforik problemle sürekli boğuşmuştur: "Karanlığın insanı dilsiz bırakan ifadelerini, aydınlık bir dünyanın diline nasıl çevirmeli?"