Karanlıkta Yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karanlıkta Yazılanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir bezm-i musîbet ü belâdur / Kim evveli gam sonı fenâdur

5 Ocak 2013 Cumartesi

Riyâh-ı Leyâl

Ey gizli kebuterlerin âheste sürûdu
     Ey mirvaha-i lâne-i mürgân
          Ey bâd-ı hırâmân
Âfâka inince gecenin sütre-i dûdu
     Başlarsın ufuktan seyelâna
          Bâlîn-i cihâna!
Ol dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât,
     Bir nây-ı zümürrüd gibi nâlân
          Destinde nihâlân...
Ol dem ki olur dest-i bilûrunda semâvât,
     Bir çeng-i dil-âvîz-i müzehheb
          Bir ûd-ı mükevkeb...
Ol dem getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Ondan bana sen gizlice bir ses,
          Ey bâd-ı peyem-res,
Ol dem getir ondan bana sen gizlice bir ses;
     Ol dem götür ey bâd-ı şebângâh,
          Benden ona bir âh!...

Bir ninni ile rûh-ı leyâli uyutursun;
     Ervâha eder da'vet o ninni
          Bir hâb-ı muganni!
Bir hâb-ı muganni ile rûhu avutursun;
     Bir hâb-ı mugannide gönüller
          Rü'yâları dinler!
Ey bâd-ı muganni ki hadâıkda verirsin
     Her nağmeye, her saza muâdil
          Yapraklara bir dil...
Ey bâd-ı muattar ki semâdan getirirsin
     Her zühreye bir nâme-i hoş-bû,
          Bir bûse-i dil-cû...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
     Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh
          Benden ona bir âh!...

Ey dağların en sâf ü tabiî nakarâtı,
     Tekrîr-i sürûdunla ağaçlar
          Cûlar gibi çağlar!
Dağlarda akan çeşmelerin hoş nagamâtı
     Eyler seni, ey bâd-ı tabîat,
          Dağdan dağa da'vet!
Ey zemzeme-fermâ-yı ser-âheng-i sahârî
     Her sûdan edersin dil ü câne
          İsâl-i terâne!
Senden alır elhânını ebhâr u mecârî;
     Her sahile bir neşe verirsin,
          Bir ses getirirsin...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses;
     Yâhûd götür, ey bâd-ı şebângâh
          Benden ona bir âh!...

Mizmâr-ı serâdan gelen âsûde nevâlar,
     Cûlardaki sâzende hayalât,
          Dağlardaki esvât,
Ebhâr u sevâhildeki bîhûde sadâlar
     Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm;
          Etmez beni hoşkâm!
Ben neyleyim elhân-ı yek-âheng-i cihânı?
     Ey lâne-i seyyâl-i mezâhir,
          Ey bâd-ı meşâcir,
Anlat bana bir dildeki âheng-i nihânı;
     Gönder bana bir zemzeme-i sâf,
          Bir nağme-i şeffâf...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
     Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh,
          Benden ona bir âh!...

- Cenap Şahabettin -

*****

Ölmek

Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka'im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu'le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle "haydi" der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

- Ahmet Haşim -

Bir garip şâir: Comte de Lautréamont

24 Kasım 2012 Cumartesi

“Kitaplıkları dolduran kâğıt yığınlarının alınlıklarına iyilik yontusu dikmek yetmez. Ey insanoğlu! İşte sen, şimdi çift ağızlı elmas kılıcımın karşısında, bir solucan gibi çırılçıplaksın.”

 - Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları) -

*****

Hâl-i hâzırda takvim 24 Kasım 2012’yi işâret ediyor. Bundan tam 142 sene evvel, Isidore-Lucien Ducasse adında biri, Paris’te bir otel odasında kendi canına kıymayı tercih etti.

"Yaşamı bir yara gibi karşıladım ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki, sonsuzluğunun her ânında bu açık çatlağı görsün Yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu."

Böyle yazmıştı, Comte de Lautréamont adı altında, fakat vazgeçtiği gün, derman aradığı gün gelip çattığında daha 24 yaşındaydı ve o güne dek bir insan tarafından kaleme alınmaya cesâret edilmiş en karanlık ve kötücül metinlerden birinin de henüz adı sanı duyulmamış yazarıydı.

Bu vesile ile, Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları) başlığı taşıyan ve ancak ölümünden sonra yayımlanabilen bu şâirâne ve eşsiz çalışmaya  dâir Jeffrey Burton Russell’ın kısa bir değerlendirmesini ve bilâhere Cahit Koytak’ın bir şiirini kayda geçirmek isterim:

Dekadan hareketin gerçek anlamda İblisçi diyebileceğimiz tek üyesi Lautréamont adıyla eser veren Isidore Ducasse’tı (1846-1870). Tüm bahanelerimizi bir yana bırakıp, en yoğun ve şaşırtıcı yönleri içinde kötülükle yüzleşmemiz gerektiğini savunuyordu. Sade’ın izinden yürüyen Lautréamont, yaratıcı acımasızlığın dehanın ve içtenliğin bir işareti olduğuna inanıyordu; Baudelaire’in ikiyüzlülüğe yönelik nefret dolu saldırısını kendi ruhunun en tiksinti verici köşelerini keşfetmek üzere bir araç olarak kullandı. Les Chants de Maldoror [Maldoror’un Şarkısı] adlı bu karanlık başyapıtın anlatıcısı Maldoror, Sade, İblis ve bizzat Ducasse’ın bir birleşimidir; bitimsiz sapkın kıyımları zihninde kurgular ya da bunları işler.

Lautréamont’un gerçekten bir çılgın olup olmadığı açık değildir; zihninde beliren her edimi uygulamadığı ya da ciddi olarak bunları uygulamayı savunmadığı kesin. Yine de kendini bir İblisçi gibi gösteren ve ruhunda yatan gizli günahlarıyla alay eden bu ironik dandy, kendi düşlemlerinden büyük bir heyecan duymakta ve ironik kötülükle gerçek kötülük arasındaki uzaklık azalmakta ve incelmektedir. Maldoror parkta bir bankın üzerinde oturan bir kız çocuğu görür ve o an, bir domuzun çocuğun cinsel organlarını kemirdiğini ve vücudunun içini oyduğunu hayal eder. Genç çocuklara işkence ettiğini ve onların kanını ve gözyaşlarını içtiğini düşler. Bir bebeği öperken yanaklarını bir usturayla doğradığını düşlemler. Vampirizm, nekrofili, kutsalı kirletmek, hayvancılık, ensest, sadomazoşizm, kulamparalık, sakatlama, cinayet ve yamyamlık saplantıları arasındadır.

Maldoror’da ozan, insan ruhunun tüm ikiyüzlülüklerden özgür, gerçekçi bir portresini yapmayı amaçlamaktadır. "Maldoror kötü doğmuştu. Gerçeği kabul etti ve kendisinin bir kan dökücü olduğunu söyledi." Ancak insanın özünde iyi olduğunu savunan yumuşak başlı Aydınlanmacı-romantik görüşe tepki gösteren Lautréamont, savunulması olanaksız diğer uçta yer aldı. İnsanların iyi olduklarına duyulan inancın, kötülüğün nereden geldiği sorusunu ortaya çıkarmasına karşın, Lautréamont’un karanlık evreni de, iyiliğin varlığını açıklanamaz kılar. Öyle ki o, Maldoror’u kötü bir şaka, gerçeküstücülüğe ve dadaizme ulaşan yolu gösteren bir "poz" olarak tasarlamıştır. Maldoror’un aşırılıklarının dehşet verici olmalarının yanı sıra gülünç denecek ölçüde acayip oldukları da bir gerçektir; yine de yazar, bilinçli denetimin ötesindeki karanlık güçlere uzanan yolu kendisine açmış görünmektedir. Maldoror övünç içinde "dehasını kan dökücülüğün tadını betimlemek için kullandığını" söyleyerek başlar ve onu kurtarmak üzere gönderilen bir meleği öldürmekle kurtuluşu reddettiğini simgeleyerek bitirir. -
(Jeffrey Burton Russell - Mephistopheles, s. 314-316)

Isidore Lucien Ducasse
(1846-1870)

toplam yirmi dört yıl,
yedi ay, yirmi gün,
on bir saat yaşamış.
ve bir otel odasında
intihar etmiş.

bu ölme becerisi, muhtemelen,
kalıtımsal bir özellikmiş.
çünkü zavallı annesi de,
o daha yirmi iki aylıkken,
başarıyla kıymış kendi canına.

öldüğü gün yalnızca iki görgü tanığı
çıkabilmiş koskoca Fransa’da,
Isidore Lucien Ducasse
adını taşıyan birini
sağlığında gördüğünü söyleyen.

‘Maldoror’un Şarkıları’,
yahut ‘Aurore du Mal’,
yahut ‘Onaylanmış Bilginin
İntiharı’, diye anılmayı hak eden
şiirimsi metinler karalamış.

bu notlara bakılacak olursa,
aklı bir süs köpeği gibi
tasmasından tutup, bütün bir ömür,
ruhun kenar mahallerinde
sokak sokak gezdirmiş.

sonra bir gün köpeğini kaybetmiş;
o gün akşama kadar aramadığı sokak,
bakmadığı delik kalmamış,
akşam yorgun argın otele döndüğünde,
“bir de kafamın içine baksam, yahu!

bir de kafamın içine baksam,
bir de kafamın içine, yahu!” demiş
ve tutmuş şakağında
şiiri gibi akıl dışı, trajik
bir delik açıvermiş.

- Cahit Koytak -

Serimde derd-i dünyadan kalanlar...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Evet, yeniden buradayız, ey meçhul okur. Bir önceki yazı, bir önceki yıla ait, dolayısıyla epey bir zaman geçti üzerinden. Kış geride kaldı artık, "bahar mevsimidir," demiş şair, "hemdem-i sabâ olalım". Keşke onun kadar neşeli olsam, "gül ile dost kohusuyle âşina olsam, diyeceğim, fakat ne yazık ki, lâle devrinde değiliz.

Her neyse, devran dönüyor ve dönerken de pek çok önemli havadis taşıyor heybesinde. Hiç şüphe yok ki, bu arada olup bitenler içinde en çok dikkat cezbedeni Arap toplumlarının başlarındaki utanmaz-arlanmaz belâları defetmeye dönük, hem beklenmedik hem de oldukça bulaşıcı bir enfeksiyon keyfiyeti gösteren çabaları olmalı. Doğrusu başlangıçta gördüklerimiz oldukça heyecan vericiydi, ama sonra "özgür dünyanın" uçaklarını Libya semalarında görmek heyecanımı kursağıma tıkma noktasına kadar getirdi. Umarım Kaddafi’siz olduğu kadar, diğer bilumum küresel çıkar gruplarının da açık oyun alanı olmayacak bir Libya görebiliriz bütün bu hengamenin sonunda. Her durumda, bu toplumsal hareketlerden beylik sonuçlar çıkarmak için erken bir zamandayız. Ayrıca bu bağlamda, yeni iletişim ve medya yapıları adına da söylenecek çok şey olacaktır.

Ve tabiî son bir ay içinde dünyanın ölçülebilmiş büyüklük skalasında kendine yükseklerden havadar ve manzaralı bir yer kapmış olan bir depreme de şahit oldu yeryüzü. Japonlar yerkürenin tektonik gazabına karşı koymakta başarılı olsalar bile bu gürültü patırtı ile uyanan okyanus tanrıları karşısında aynı başarıyı göstermekten ziyadesiyle uzak gözüktüler. Pasifik ufukları "ışıl ışıl" oldu bu sâyede; betalar ve gamalar, ama ne gam, vakti zamanında bir büyüğümüzün dediği gibi (belki de dememiştir, fakat tespit üzerine gayet güzel oturduğu için demiş kabul etmekte bir sakınca olmaz) "radyasyon kemiklere iyi gelir". Yeri gelmişken güzel memleketimin başbakanın bu konudaki yaklaşımına hayran olduğumu da ayrıca belirtmeliyim. Mevzu bahis karşılaştırmalı örnekler silsilesini dizerken espri yaptığına dair hiçbir belirti göstermiyordu ki, kanımca bu gerçek bir başarı örneğidir. Doğrusu ille de nükleer enerji olmasın diye kat'i bir düşüncem yok, ama bu işe hevesle kalkışacak olanların da yürüttükleri risk analizleri bu seviyede olmasın lütfen.

Dünyada bunlar ve takibe takat yetmeyecek daha pek çok şey gerçekleşti ve gerçekleşiyor elbette. Devindikçe deviniyor tüm yaşamlar; zîrâ devinmek direnmektir, diyordu biri, geçip gitmemek için devinir ve direniriz sürekli. Dahası yeniler eskilerden daha fazla devinmek zorundadır. Eşyayı hızlandırmanın gâyesi, üzerinde yaşayacak daha fazla artık zaman üretmekti güya, ama görülen o ki, planlar tutmadı ve yaşamak için eşyanın temposuna ayak uydurmak zorunda kaldık. Şimdi geride kalmamak, yitip gitmemek için biteviye koşturuyoruz. Lâkin anlam hareketin kayıp parçasına dönüşüyor ve kaçınılmaz olarak geçip gidiyoruz işte. Toz toza, kül küle dönüyor nihâyet. Yaşamın iktidarından tattığımız hayli kısa, hayli yanıltıcı bir ândan başka nedir ki?

Ölüm büyüktür
Ve biz onunuz
Gülümsemelerle dudaklarımızda
Yaşamın tam ortasında
Sanırken kendimizi
Ölüm hıçkırır birden içimizde
Ta içimizde


Böyle özetliyor Rainer Maria Rilke hâlimizi. Ölüm o kadar mutlak bir şekilde durur ki önümüzde, sadece ölüm için yaşıyoruz gibi gözükür bazen. Bütün bu serencam onun içindir. Dahası sonlara bakmak, yaşam denilen o sürece bakmak kadar, hattâ belki daha da ilginç ve anlamlı olabilir bizim için. En azından benim için bu biraz böyle olmalı. Adına ölüm kazınmış kitaplar toplamaya devam etmemin bir anlamı olmalı yani.



Bu arada Yüzüklerin Efendisi’ni de bir kez daha okudum. En son bütünlüklü okumamın üzerinden 5-6 yıl kadar geçmiş olmalı. Fi tarihindeki ilk okumam açık bir şoktu benim için ve dahası edebiyatla olan ilişkimi de ivmelendiren bir deneyime dönüşmüştü. Bugün geçen yılların biriktirdiği bilgi ve tecrübe eşliğinde hâlâ aynı edebî kıymeti biçer miyim diye merak ederek bir kez daha ağır ağır okudum ve daha da yoğunlaşan duyguların ötesinde geriye giden pek bir şey bulamadım bu anlamda. Kaldı ki, bin küsur sayfayı okuduktan sonra, baştan başlamamak için kendimi güç bela dizginlemek zorunda kalmam da cabası oldu.

Şurası açık; yeryüzünde beni daha fazla heyecanlandıran başka bir fantastik metin bulabilmiş değilim henüz. Bir öykünün içinde olma isteğini bu denli yoğun hissettiğim hiçbir ikincil gerçeklik yok. İlk okuduğum günden beri, kalbimin bir yanı hep Arda’ya emanet gibi, orada yürür gibiyim sık sık, o denli sahici bir yer benim için. Bu yüzden Fangorn Beleriand’ın sular altında yitip gitmiş o kadim ormanlarına ağıt yakarken ne hissettiğimi şuracıkta üç-beş kelime ile ifade etmem mümkün değil. Yahut Galadriel Eldamar’a dair şarkısını söylerken solup giden Lorien benim için bir kitabın sayfasındaki güzel ve hayalî bir yer olmanın çok ötesinde bir gerçeklik ifade ediyor.

Düşsel mekânlar ve zamanlarla ilgili epeyce kitap karıştırdım sanırım bugüne kadar (yıllarımı yediler açıkçası) ve Tolkien’in haleflerinden farklı bir edebî düzeyde, farklı bir motivasyon ve ilham eşliğinde yazmış olduğu apaçık görünüyor bana. Bir daha kolay kolay tekrarlanamayacak bir derinlik ve yoğunluk var metinde. Elbette çok sevdiğim ve toz kondurmayacağım başka metinler de var bu bağlamda. Bunlardan belki en başat olanı Mervyn Peake’in Gormenghast’ıdır, ki nev’i şahsına münhasır bir metin, pek çok anlamda hayran olunası bir yazın örneğidir. Fakat yine de Tolkien’in mürekkebi gönlümde hiçbirinin gidemediği derinlere sızmayı başarıyor. Tolkien dünya hâllerinin ötesinde bir öykü kaleme almış. İki ayrı dünyada iki ayrı hayat yaşamış biri gibi...



Son zamanlarda yayımlanmış birkaç kitaba da kısaca dikkat çekmek istiyorum. İlki Edward Bellamy’nin Looking Backward, 2000-1887 başlıklı ütopyası olacak. Roman Say Yayınları aracılığı ile Geçmişe Bakış adı altında ilk kez Türkiye’de basılıyor olsa da ütopya ile ilgilenenlerin âşina olduğu metinlerden biridir. İlk olarak 1888’de ABD’de arzı-endam eden kitap, 1887 yılında tuhaf bir hipnoz yöntemiyle uyutulan ve talihin cilvesine bakın ki, 113 yıl mışıl mışıl uyuduktan sonra, 2000 yılında sağ salim uyanan Boston’lu bir burjuvanın maceralarını anlatıyor.

Geçmişe Bakış’ın döneminin en çok satan ve ses getiren kitaplarından biri olduğunu biliyoruz. Hattâ aralarında John Dewey’in de bulunduğu üç ayrı entelektüel 1935’de son elli yılın en etkili kitaplarının bir listesini çıkartmış ve üçü de Bellamy’nin kitabını ikinci sıraya koymuşlar. Üstelik ilk sırada üçünde de Das Kapital varmış.

Peki, nedir Geçmişe Bakış’ı bu kadar önemli kılan? Thomas More’dan bu yana kaleme alınan bütün kayda değer ütopyaların sosyalist olduğu iddia edilmiştir. Bu gevşek önerme aradaki önemli nüansları yeterince gözetmiyor olabilir, ama Bellamy’nin Geçmişe Bakış’da yapmaya çalıştığı şey -kendisi buna sosyalist demeyi göze almasa da- en azından budur; modern bir sosyalist ütopya tasarlamak. Yazarımız bu bağlamda kitaba epey etkili bir giriş yapıyor ve bu girizgâhta 19. yüzyılın kapitalist manzarası çarpıcı bir şekilde şöyle betimleniyor:

Okurlara bir fikir vermenin en iyi yolu, o günkü toplumu, önüne atlar yerine büyük insan kitlelerinin koşulu olduğu, inişli çıkışlı kumluk bir arazide ilerlemeye çalışan büyük bir arabaya benzetmek olabilir. Bu arabanın sürücüsü açlıktı. Araba kaçınılmaz olarak çok yavaş ilerliyordu, yine de açlık bir anlık gevşemeye bile izin vermiyordu. Arabayı böylesine kötü bir yolda çekmenin zorlukları bir yana, üstü de yolcularla doluydu. Üstelik bu yolcular, yolun en sarp yokuşlarında bile arabadan inmezlerdi. Arabanın içindeki oturma yerleri çok havadar ve rahattı. Burada oturanlar, yolun tozundan ırak, manzaraya bakıp eğlenebilirler ya da arabayı çekmeye çalışan takımın erdemlerini eleştirip tartışırlardı. Herkesin yaşamdaki ilk amacı, bu oturma yerlerinden birini ele geçirmek ve kendinden sonra da çocuğuna bırakmak olduğundan, doğal olarak bu yerler için büyük bir talep ve yarış vardı.

Yaşadığı yüzyıla böylesi ince bir eleştirel bakış atan Bellamy’nin alt-üst olmuş gerçekliğinin 2000 yılında sosyalizme dair parametreler bilindik: Serbest piyasa ekonomisi yok, güçlü bir bürokratik devlet aygıtı (bir anlamda meritokrasi) ve merkezî bir iktisadî sistem var ve doğal olarak üretim üzerindeki mülkiyet düzeni kırılmış durumda, artık para yerine kredi kullanıyor ve bunun miktarı da herkes için eşit düzenlenmiş vs. Fakat öte yandan Bellamy bu manzarayı militer ve ulusalcı bir dil üzerinden resmediyor bize. Onun sosyalizminin işlevsel modeli ordu. Özellikle bu tercih, kitabı 20. yüzyılın Nasyonal Sosyalizm ve Sovyetler tecrübesinden sonra daha da ilginç ve tartışmalı bir bağlama yerleştirmiştir. Nitekim bugün bu tarihin ışığında Geçmişe Bakış’ı okuyan biri, onu bir ütopya gibi değil de bir distopya gibi kavrayabilir rahatlıkla.

Bugün ütopyadan distopyaya uzanan bu tür olumsuz okumalar Bellamy’nin bazı çağdaşları tarafından da öncelenmiştir. Örneğin Britanyalı sosyalist/anarşist düşünür ve sanatçı William Morris, kitabın yayımlandığı dönemde metni ciddi şekilde eleştirenlerin başında gelir. Haklı olarak, her ne kadar adına resmen sosyalizm denmiyor olsa da, hemen herkesin bir sosyalizm örneği olarak okuduğu bu kitabı aşırı mekanik ve ruhsuz bir dünyanın resmini çizmekle itham eder. Bellamy’nin dünyasında devlet işveren vatandaşlar da işçi haline gelmişlerdir. Yazarın tanımlamasıyla, "sanayi ordusu"nun bir dişlisine dönüşmüşlerdir âdeta. Öte yandan ne işin vasfında ne de buna yönelik protestan motivasyonda kayda değer bir gelişme vardır. Bu yeni dünyada da iş zordur, ona ister istemez katlanırsınız ve belli bir sürenin sonunda da Morris’in ifadesiyle "terhis edilirsiniz." Üstelik insanların işleri dışındaki hayatları da monoton bir döngü izlenimi uyandırır okurda.

Bu ve benzeri sorunlara rağmen kitabın çok rağbet görmesi Morris’i açıkça rahatsız etmiş ve sonuçta onu alternatif bir sosyalizm örneği olan News From Nowhere’i (Hiçbir Yerden Haberler) yazmaya kadar götürmüştür. Northrop Frye’ın dikkat çektiği gibi, bu bağlamda Morris’in temel meselesi "işçi nedir?" sorusu değil, "iş nedir?" sorusu olmuştur. Morris, Bellamy’iyi ve onun gibi düşünenleri kolaycılıkla itham ediyordu ve "bireylerin hayat işini devlet denilen soyut bir kavramın omuzlarına atamayacakları, birbiriyle bilinçli bir birlik halinde bununla ilgilenmeleri gerektiğini," düşünüyordu. Her neyse, Morris başka bir yazının konusu olabilir ancak.

Ütopyalar ne yazık ki genelde iyi edebiyat örnekleri sayılmazlar. Yaygın olarak bu tür metinler monoton ve didaktik anlatılardır. Esasen çoğu zaman karşı-ütopyalar edebî açıdan çok daha yeğlenir örnekler olmuştur. Bellamy’nin metni de -her ne kadar etkileyici bir edebî girizgâh yapıyor olsa da- aslında soğuk bir metin. Fakat ütopyaların edebî kriterleri aşan bir bağlamı olduğunu da kayda geçirmemiz lâzım. Geçmişe Bakış ütopik tasarılar ve ütopya tarihi için kritik bir konumda duruyor ve hem ütopya hem de sosyalizm üzerine düşünenler için önemli bir metin olma keyfiyetini hâlâ sürdürüyor.



Diğer bir metnimiz de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Savaş Oyunları A.Ş. Roger Stahl ait bu çalışmada ABD savaş endüstrisinin kollarının nerelere ve nasıl uzandığı incelenmiş. Televizyondan sinemaya, konvansiyonel oyuncaklardan ve eğlence sektöründen video oyunlarına kadar pek çok alanda epeyce ilginç bilgi ve tespit barındırıyor metin. Yazar bütün bu girift ilişkileri kitabın orijinal başlığı olarak seçtiği melez bir sözcükle ifade ediyor: Militainment

Özellikle video oyunları konusunda dikkat çektiği meseleler bu bloğun okurları için çok kayda değer olacaktır. Daha önce bu sayfalarda Ed Halter’ın From Sun Tzu to Xbox: War and Video Games adlı kitabına dikkat çekmiştim. Bu kitapla o kitap tamamlayıcı metinler olarak görülebilir ve video oyunları ile ilgilenen kitlenin muhakkak bunları okuması gerektiğini düşünüyorum. Bugünlerde piyasaya sürülen Medal of Honor, Call of Duty gibi çok rağbet görev savaş oyunları ve genel olarak da oyunlardaki militer bağlamlara dair haklı olarak düşünmemizi sağlayacaklardır. Kitaptan, video oyunları sektörüne ve tüketicilerine dönük kritik olduğunu düşündüğüm şu satırları aktararak bitirmeliyim:

Video oyunlarının "nasıl" öldürüleceğini gösterirken, "niçin" öldürüldüğü konusunda aktardıkları bir şey var mıdır? Savaş oyunlarının realiti TV tarzı savaş haberleriyle giderek benzeşmesi dikkate alındığında, bu, özellikle yanıtlanması gereken bir sorudur.



Aslında bahsetmem gereken pek çok kitap vardı. Özellikle Helmutt Ritter'in Türkiye'de verdiği edebiyat tarihi ders notlarının derlenmiş hâli olan "Doğu Mitolojisinin Edebiyata Etkisi" adlı metin ve sicim kuramı üzerine çalışan Brian Greene'in "The Fabric of the Cosmos" adlı kitabı hakkında da birkaç kelâm etmek niyetindeydim, ama bu yazı düşündüğümden de uzun oldu şimdiden. Belki başka bir yazıya artık.

Son olarak bu sene önceki yılın sinema filmleri ile ilgili genel bir değerlendirme metni yazmakta geciktiğim için, burada sadece 2010’un en iyileri olduğunu düşündüğüm filmlerin bir listesinin kaydını düşmekle yetineceğim. Sıralama rastgele yapılmıştır.

1- Püha Tõnu kiusamine - Veiko Õunpuu
2- White Material - Claire Denis
3- Winter’s Bone - Debra Granik
4- Loong Boonmee raleuk chat - Apichatpong Weerasethakul
5- Another Year - Mike Leigh
6- Black Swan – Darren Aranofsky
7- Red Riding Trilogy (1974, 1980, 1983) - Julian Jarrold / James Marsh / Anand Tucker
8- Kynodontos - Giorgos Lanthimos
9- Inside Job - Charles Ferguson
10- Exit Through the Gift Shop - Banksy

Türkiye kökenli olan filmler:

1- Bal - Semih Kaplanoğlu
2- Kosmos - Reha Erdem
3- Çoğunluk - Seren Yüce

Namárië...

Çan Kulesindeki Şeytan

14 Kasım 2009 Cumartesi

Bu sayfaları takip etmekte ısrar eden okurlardan özür dilemeliyim belki de, çünkü bir süredir bloga uğrama sıklığım kayda değer bir şekilde düşmüş gözüküyor. Ne diyebilirim ki, bir ân sanki üzerine söz söylemeye değecek çok şey var gibi görünüyor hayatta, başka bir ân hiçbir şey yok gibi. Bütün ikilikleri, bütün paradoksları toplamışız tuhaf bünyemizde ve "çöplü armudun çevresinde dönüyoruz işte."

Lâkin yine de buradayım. Yazmak bir çeşit "namussuzluk" bile olsa, bir uykusuz geceyi daha kâğıtları karalamanın (sözün gelişi) sağladığı tatlı avuntuya sığınarak geçirmek üzere olduğum gerçeğini değiştiremeyecek hiçbir şey.

Elbette susmaya devam etmek de bir seçenekti. "Kendine dönmek, varlık kadar eski, daha da eski bir sessizliğe gömülmek." Cesaretle söylemeli insan, susmak direnmenin bir yolu, hem de çok zor bir yolu olabilir bazen. Düşkün bir dünyaya verilecek bir yanıt olabilir susmak. Susmak -eğer ona bir inanç taşımak mümkün olsa- bir devrim bile olabilir haddi zâtında. Ne o, bakıyorum önermeme itiraz eder gibi oldunuz, sayın "Sessiz Kitlelerin Sesi" ve "Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek" hazretleri! Zât-ı şâhânelerinize inanmak o kadar kolay değil ne yazık ki; evde, sokakta, işte, okulda, bilcümle mecliste, gazetede, televizyonda ve Internet'te - belki özellikle de orada - her şey yolundaymışçasına ve kendimizi kaybetmişçesine biteviye zevzeklik ve boş lakırdı ürettiğimiz ve bu debdebenin, bu dilsel tecâvüzün adına iletişim dediğimiz bir dünyada...

Şimdi bir öykü bile yazabiliriz belki. Sözgelimi, her şeyden evvel sükût vardı ve sükût her şeydi ve sükût hiçbir şeydi, diyerek Kitab-ı Mukaddes tadında bir girizgâhla başlayabilirdi bu öykümüz. Sonra âniden imkânsız olan mümkün hâle geldi ve ses oldu, rahminde zamanı ve mekânı taşıyarak. Ve bu ilk nüvenin cazibesi bütün boşluklara yayılırken, cümle varlıklar onun efsunlu titreşimlerinden neşvünema buldular ve onun diliyle konuşup, onun haşmetine râm oldular, diye devam edebilirdik yazmaya. Evet, yazabilirdik böyle bir öykü ve kuşkusuz trajik satırlarla doldurmak zorunda kalırdık sayfaları.

Ancak en doğrusu doğaçlamanın bizi yürümeye meylettiği bu engebeli patikadan uzaklaşıp, yine kara kutumuzun ahvâline dönmek olacak sanırım. Ân itibariyle penceremin dışında belirsiz fâsılalarla ve kim bilir hangi zoolojik nedenlerle uluyan bir grup it ve içeride yine isyankârı oynayan bir sindirim sistemi hâricinde kayda değer bir etkinlik görünmüyor etrafımda. Böylece Kasım ayının bu hazan gecesini uykusuzluk, uluma sesleri ve sorunlu bir mide üçlüsü ile paylaşmış oluyorum. Dahası düşününce bu atmosferde, böylesi karanlık emârelerle hem-dem olarak can verirsem bir mecaz, bir sembol, kadim bir arketip ya da psikanalizin bir nesnesi olmaktan öte, etiyle buduyla hakiki bir vampire dönüşme ihtimâlim azımsanacak gibi görünmüyor. Kim bilir, kaç gecedir üst üste yaşadıklarıma bakılırsa çoktan başlamış bile olabilir metamorfozlarım. Her hâlükârda övgüye değer bir ölüm olurdu bu, fakat kibar insanlara göre değil!

Sadede gelelim evet! Aslında mu'tat olduğu üzere birkaç elzem kitaptan bahsetmek niyetindeydim siz sevgili okurlarıma, ama şu ân o mevzuu başka bir yazıya erteleyip, sık sık gecesi gündüzüne karışan ve biyolojik zaman algısı tersyüz olan biri olarak, saatlerle olan ilginç maceramızdan naçizane bir bahis açmaya karar kılmış bulunuyorum.

Küller ve yaralar...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

O günler geçip gitti
O günler, kirpiklerimin arasından

- Furûğ Ferruhzâd -



Takvime güvenecek olursak eğer, uzun süredir buralara bir şeyler karalamadığımı îmâ ediyor. Hoş okumanızı gerektirecek bir havadisle de hemhâl olmuşluğum yok. Hâlihazırda zaten mevcut olan dertlerimize dert katmakla iştigal ediyoruz, araya bir miktar neşe de karışıyordur elbette. Doğrusu ikircikli bir ilişki bu; dünyaya bağlıyız bir yandan, öte yandan sıkıntımızın bâkîliğinden bir şey eksilmiş gibi de görünmüyor.

En son ne zaman ışıkları kapatıp karanlıkta oturmaya çalıştınız bilmiyorum, ama eminim bir kısmınız ne zaman gecenin bir vakti elektrikler kesilecek olsa, gözün gözü görmediği o zifiri ortamda bulunanların sanki ses vermezlerse varlıklarının da bir kanıtı olmayacakmış gibi, konuşmak için komik bir çaba sarf ettiğine dikkat etmiştir. Sessizliğe tahammül etmek zaten önemli bir meseledir, karanlık bir sessizliğe tahammül etmek ise insanların epeyce bir kısmını aşıyor olmalı. Daha ötesi genellikle karanlık ve yalnızlığın aynı andaki mevcudiyeti korku uyandırır. Bu eğilimin mümkün antropolojik kökenleri olduğunu varsaymak kolay, fakat mesele orada bitmiyor, zîrâ karanlık korkumuz sadece dışarıdan gelmesi muhtemel bir tehdide bağlı değil. İçeriden gelecek olanlardan da ürküyoruz. Göz merkezli dış algı kapılarımız kapanıp, zihnimizi meşgul edecek aydınlık dünya gölgeler içinde silikleşmeye başladığında kendimizle baş başa kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalırız ve bu genellikle istemli ya da istemsiz olarak kaçınılan bir durumdur.

Kendi adıma, karanlıkla da yalnızlıkla da insanların çoğundan daha hoş bir ilişkim olduğunu söylemem mümkün. Elbette aramızda saf bir neşe ilişkisi olduğunu iddia ediyor değilim. Bunların sizi nereye götüreceği pek belli olmaz ve hafıza dediğimiz de tekin bir yer değildir. Lâkin bu noktada durup, bugün ve burada'mızdan çıkarak bir öykü içine huruç edelim isterim.

Mevzû'-i bahs hikâye, geceydi ve karanlıktı, diyerek, totolojik olduğu kadar da estetik bir vurgu ile açılıyor. Öykümüzün mekânsal hatlarına daha yakından nazar etmek lüzûmu hâsıl olursa eğer, içeride kıpırtısız bir oda ve dışarıda suskun bir gecenin sükût içinde hasbihâl etmekte oldukları bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu belirtmekle yetinmek zorundayız. Zîrâ bu loş manzarada adını anmaya değecek başka pek bir şey yok. Yalnızca açık bir pencerenin kenarında gölgeler içinde oturan bir adamın, öykü kişimizin silik silueti gözümüze çarpıyor. Çenesini eline yaslamış ve orada öylece, melankolinin o bildik arkaik ifadesine bürünmüş hâlde oturuyor adam. Ayın suratsız ve solgun ışığının el verdiği ile görebildiğimiz de ancak bu kadarı. Hatlarının ayrıntıları nazarımızdan gizlenmiş.

Uzun süre seyrediyoruz bu meçhul adamı, bir eylem bekliyoruz ondan, ama tek bir kıpırdayış bile olmuyor bedeninde. Hüzünlü bir sanatçının elinde şekillenmiş bir heykel misâli bekliyor, bekliyor ve bekliyor. Sâhi kimdi o düşünür: "Ne kadar insan varsa, o kadar da heykel sayıyorum," diyen?

Düşüncelerimizi işitmiş ve bizi yalanlamak istercesine âniden hareketleniyor kahramanımız; hafifçe doğruluyor ve ellerini gecenin içine doğru uzatıyor; karanlığa, boşluğa. Bizim göremediğimiz bir şeyleri yakalamak istermiş gibi ya da sanki onu ısrarla işitmeyen umarsız bir tanrıya isyan edercesine.

Bu noktadan itibaren daha derine inmeli ve zamanı geriye kat edip, gecenin başına çevirmeliyiz gözlerimizi.

Bakın, kahramanımız pencerenin kenarındaki sandalyeye oturup da geceye doğru çekilmeye başladığı ânda, son bir bakış denli mahzun ve eski, yitik bir şeyler ayaklanıyor ruhunun karanlık köşelerinden usulca. Lanetlenmiş hacılara benziyor siluetleri. Dikişsiz kara libaslara bürünüp, tavaf ediyorlar bedenini ağır ağır.

Yüklü adımlarında toz ve havada bir hicran uğultusu. Kayıp bir zafere ve utanca dair fısıltılar duyuluyor ve kül gibi dudaklar söylenmemiş sözlerden geriye kalanları sayıklıyorlar. "Gurur", diyor biri, "ah gurur, neden bu kadar amansızdır ve şu yeşil gözler üzerine çöreklenen gölgeler hangi dargın yüzün kalıntısıdır?" Bu sorular kulak erimine ulaştığında yakıcı bir azap içinde sarsılıyor kahramanımız ve birden hüzünlü bir ezgi tutturuyor kanı, akıyor da akıyor damarlarına: Hayat yaralardan başka nedir, diyor, hayat yaralardan...

Şimdi hatırlıyorum da, "Dünyadaki tüm ağıtlar içinde yalnızca biri çok doğru," diyordu İspanyolca bir şarkı, "hepimizin içinde olan, duyulmayan."

Kapatıyor gözlerini adam. Karanlığa karanlık ekliyor, kedere keder. Kim bilir belki orada, derinlerde bir yerde... Lâkin heyhat, külleri eşelemek nafile! O da biliyor, elbette biliyor; zamanın inatçı sisi çoktan örtmüş hatlarının üzerini, yitip gitmiş. Fakat bir şeyler yine de kalmış geride, yüreğine kazınmış olan ve direnen unutuşun pençelerine.

...

Burada duralım. Bazılarınızın bilebileceği üzere, bu öykünün bir sonu yok. Hiç bitmeyen ve her dem yeni kalan bir öyküdür bu. Yitik bir duygunun, bir sözcük ya da küflü bir imge parçasının bilincin derinliklerinden firar edip yüzeye çıktığı her ân kendini yeniden ve yeniden tekrar eder. Herkes için bir yeri vardır o pencere kenarının. Mâzi bir keşkeler cehennemidir ve hep döner ve hep sorarız ona: Ey geçmiş, ey ıstırabımız söyle, şu kahrolası, kırbaçlanası sırtımızı döndüğümüz gün sana, ne kadar öldük biz? Söyle, ey kemiren, ey yankılanan! Hayat yaralardan başka nedir, hayat yaralardan...?

Alfred Kubin ve Diğer Taraf

21 Ocak 2009 Çarşamba

"İşte burası," dedi Marlow birden, "dünyanın karanlık yerlerinden biri"
(Joseph Conrad - Heart of Darkness)

Beni güttü, ışıkta değil karanlıkta yürüttü.
(Tevrat – Ağıtlar 3:2)




Tam adıyla Alfred Leopold Isidor Kubin, yazdığı tek roman 2003 yılında Altıkırkbeş Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş olmasına rağmen memleket sathında nâdiren âşinâlık taşıyan bir isim. Örneğin en büyük meziyetleri fazla geveze olmaları olan Internet sözlüklerimize girip tarattığınızda hakkında neredeyse hiçbir ilgi kırıntısı göremiyorsunuz. Bu tabiî esâsında bize özgü bir ilgi yoksunluğu değil, zîrâ biraz yakından nazar edince anlıyoruz ki, ömrünün tamamına yakınını geçirdiği Avusturya ve aynı dil ve san'at kültürünü paylaştığı Almanya haricinde çok az tanınıyor. Öte yandan benim tuhaf yapıtlara karşı bir zaafım vardır ve Kubin'in hem ressam hem de yazar yönüyle mevcut ilgiden çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla hayâtı ve yapıtları hakkında birkaç kelâm etmeye kararlı olarak karşınızdayım.

***

Alfred Kubin'in uzun ma'cerâsı, 1877 yılının 10 Nisanında, Bohemya'nın kuzeyinde o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bugün ise Çek Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Leitmeritz (Litomerice) adlı küçük bir kasabada, piyanist bir anne ve arazi ölçüm uzmanı bir babanın oğlu olarak başladı. İki yaşında annesi ile birlikte Salzburg’a taşınmışlardır ve görevi dolayısıyla uzakta olan babası ile ilk karşılaşması orada gerçekleşir. Babası, annesinin pasif kişiliği aksine pek de dost canlısı olmayan, sert ve otoriter bir karaktere sahipti ve onun bu özelliğinin Kubin'in daha sonraki mutsuzluklarında epeyce bir payı olacaktır.

1883 yılında kız kardeşi ile birlikte artık dört kişi olmuş Kubin ailesi Zell am See'ye taşınır. Kubin yerel bir okula başlar, ama hem okul hem de kiliseden gelen yükümlülüklerle başı hoş değildir. Onun tercihi daha çok peri öyküleri içeren ma'cerâ kitapları okumak ve doğanın cömert gösterilerini, biraz da karanlık bir ilgiyle izlemekten yanaydı. O günlerde çizdiği resimlerde ilerideki anormal tarzının emareleri görülebilir. Kubin 10 yaşında iken verem hastası annesinin son günlerinde, ölüm döşeğinde çektiği acılara yakından tanıklık etme talihsizliğine uğramıştır. Annesinin ölümünden sonra babası, annesinin kız kardeşi ile evlenir. Fakat ölüm henüz Kubinlerin eşiğinden fazla uzaklaşmamışken geri dönmeye karar verir ve bir yıl sonra üvey annesi de çocuğunu doğururken onun merhametsiz pençelerine yakalanır.

Aynı dönem içinde Kubin Salzburg'da Latince lisesine başlamıştır, ama Latince ve matematikten özellikle nefret ettiğini anlamakta fazla gecikmez. Bu sıkıcı ma'cerâsı ancak iki yıl sürer ve gerisin geri Zell am See'ye döner. Bu defa babası onu ya başarılı olması ya da dönmemesi kaydıyla Salzburg’da bir meslek okuluna gönderir. Kubin'in eğitim bağlamındaki sorunları az-çok burada da devam eder. Bu arada babası bir kez daha evlenmiştir ve karısının kardeşi Alois Beer Klagenfort'ta bir manzara fotoğrafçısıdır. Kubin onun yanına çırak olarak verilir ve sonraki dört yıl boyunca fotoğrafçılık üzerine çalışır. Fakat bu süre içinde işten kaynaklanan sorunlar, düzensiz, hovarda bir hayat ve uykusuz geçen gecelerin baskısı sinirlerini iyice yıpratmıştır ve nihâyet hayâtından hiç memnun olmayan bu genç adam, daha 19 yaşında iken Zell am See'de annesinin mezarı başında intihara kalkışmaya kadar sürüklenir. Eğer ben bugün bu satırları yazabiliyorsam, bunun paslı bir tabanca mekanizması sayesinde gerçekleşebildiğini bilerek yazıyorumdur: Sonuçta Kubin sadece bayılmıştır.

Babasının başarısız intihar girişiminin ardından ona daha çok kol kanat gerdiğini biliyoruz. Genç Kubin'in bir sonraki hedefi orduya katılmak olmuştur, ama bu temelden mantıksız girişim zayıf sinirsel bünyesi nedeniyle ancak birkaç hafta kadar başarıya ulaşabilir ve ordudan hızla terhis edilir. Artık yeni güzergâhı Münih olacaktır. Münih'te önce özel bir resim okuluna kabul edilir, oradan da Nikolaus Gysis'in derslerine katılacağı Güzel Sanatlar Akademisi'ne geçer. Fakat çoktan belli olduğu üzere okullar Kubin için matah yerler değildir. Derslerinde düzensizdir ve sonunda Akademi'yi de bırakır. Böylelikle formel eğitim sürecine de son noktayı koymuş olur.

Hiç şüphe yok ki Münih'te geçirdiği sonraki yıllar -belki okul konusunda çok başarılı olamasa bile- yaşamının ve san'atının gidişâtında en belirleyici olan dönemdir. Bir gün Münih'te bir müzede Max Klinger'ın çalışmalarını görür ve onlardan oldukça etkilenir. Daha sonraki karanlık temaları üzerinde Klinger'dan aldığı o ilk ilham açıkça belirleyici olacaktır. Bu tarihten sonra şevkle resim yapmaya başlar ve 1902'de Berlin'de ilk sergisini açmayı başarır. Yine aynı dönemde bir koleksiyoncu bazı resimlerini satın alır. Artık profesyonel hayâtı yoluna girmeye başlamıştır. Viyana ve Münih çevresinde çalışmalarının sergilendiği, basıldığı ve eleştirildiği bu dönemlerde bir ressam olarak ünü giderek artar.

Bu arada bir yolculuk esnasında Emmy Bayer'le tanışır ve ona âşık olur. Çok geçmeden evlenmeye karar verip nişanlanırlar. Fakat tüm talihsizlikler ve başarısızlıklardan sonra, nihayet tam güneş yüzünü göstermeye başlamışken, Kubin'in semâlarında bir kez daha kara bulutlara şahit oluruz. Ne yazık ki, nişanlısı o yılın sonunda tifoya yakalanır ve bu devrândan çekilip gider

Cesedin yanında dikilirken, âniden en büyük mutluluğumun sonsuza dek gittiğinin bütünüyle farkına vardım. Sınırsız bir umutsuzluk içinde yüksek sesle ağlamak istedim, ama hiçbir rahatlatıcı ses çıkaramadım.

Kubin bu acı tecrübeden sonra yakın arkadaşı Oscar. A. H. Schmitz'in dul kız kardeşi Hedwig Gündler'le evlenecektir. İki yıl sonra Zwickledt'da kırsal kesimde eski barok bir şato satın alan çiftin yaşamlarının sonuna kadar evleri de orası olacaktır artık. Şimdilerde bu yapı müze olarak işlev görmektedir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, meslek hayâtının en parlak yıllarında Kubin, Avusturya ve Almanya çevresinde pek çok önemli sanatçı ile tanışmış ve onlarla yaratıcı bir etkileşime girmiştir. 1909'da Münih'te Yeni Sanatçılar Birliği’ne üye olur. Daha sonra bu birlikten ayrılıp, Wassily Kandinsky ve Franz Marc'ın ön ayak olduğu ve üyeleri arasında Lyonel Feininger, August Macke, Gabriele Münter ve Paul Klee gibi büyük sanatçıların yer aldığı Der Blaue Reiter (Mavi Atlı) grubuna kuruculardan biri olarak katılır. Yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya'nın politik karışıklık ve ekonomik çöküş yıllarının bunalımlı ve belirsiz atmosferinde en sarsıcı san'atsal ifade biçimi, geleneksel temsilleri aşma, insanın içini dışına çıkarma ve böylece "kabuk bağlamış yapıları parçalama" arzusuyla ekspresyonizm (dışavurumculuk) olarak ortaya çıkar. Freudyen psikanaliz çağının eşiğinde serpilen, Nietzsche'ye duydukları büyük hayranlıkla birlikte, İtalyan fütürizmden ve Alman romantizminden ilham almış ekspresyonist eğilim temelde bir natüralizm ve empresyonizm karşıtlığı ile şekillenmiştir. Yapıtların görünüşteki bütün çeşitliliğine rağmen, özünde bu san'atçılar, ruh hâllerinin dışavurumunu gerçekçi temsillere ve anlık izlenimlere yeğ tutmuşlardır. Kasimir Edschmid'in ekspresyonist şâirler hakkındaki yorumuyla onlar, "Fotoğraf çekmiyorlardı. Hayâl görüyorlardı."

Kubin'in sürrealist övgüye mazhar kendi çalışmaları da kısmen ekspresyonist eğilimin içinde neşv ü nema bulmuştur. Klinger haricinde Goya, Redon, Ensor ve Brueghel'den etkilendiğini ifade eden san'atçının resimlerinde nâdiren canlı renklere rastlayabiliriz; renk paletinin gri tonlarına yoğunlaşmayı tercih etmiştir. Özellikle geç dönem işlerinde sulu ve yağlı boya kullanımından vazgeçip, daha yetenekli olduğunu düşündüğü kalem ve mürekkep çalışmasına ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu resimlerindeki çizgiler hızlı, hatlar çok kez bulanıktır. Bazı çalışmalarında Lovecraft'ın Erich Zann'ın Müziği gibi gotik öykülerini andıran biçimlerde, ayakta kalması geometrik bir mu'cize imiş gibi görünen, çarpık ve döküntü yapıların arasındaki karanlık, klastrofobik sokaklar ya da tekinsiz bir canlılık hissiyle dikilen evler göze çarpar.

Hamile kadın imgesi Kubin'in özellikle erken dönem resimlerinde çok sık karşımıza çıkıyor. Mevzû-i bahs resimlerde hamile bedenler çıplak ve korkunç biçimlerde ve devâsâ boyutlarda resmedilmişlerdir hep. Bu temsiller kökleri çocukluk dönemine uzanan travmatik bir dışavurum hâli olarak okunmaya çok müsâit, zîrâ Kubin 11 yaşında iken hamile bir kadın tarafından cinsel tacize uğramıştır. Yine resimlerinde sürekli eklem bacaklı, örümceksi, yılanımsı, iğreti bir evrim sürecinden kalma hilkat garîbesi yaratıklara rastlarız ki, bunlar da genellikle aşırı boyutlarda çizilmiş, grotesk görünümlerdedirler. Ayrıca ölüm ve onunla bağlantılı temalar çeşitli biçimlerde çok sık görülür; iskeletler, işkence sahneleri, apokaliptik sahneler vs. Çalışmalarındaki ısrarlı karanlık temalar dikkate alındığında Kubin, insanoğlunun, çoklarının varsaydığı gibi "bol kepçe iyilik ve birazcık da kötülükten yaratılmış olduğuna" ikna olmamış gibi görünür.

Bu arada ekspresyonizmden fazla uzaklaşmadan, onun özellikle Alman sinemasındaki yansımalarından bahsetmeliyiz. Sessiz sinemanın zâten yatkın karakteri, ekspresyonist resim ve gotik edebiyatın bahçesinden bol miktarda nasiplenmiştir. Bram Stoker'ın Dracula'sı, Goethe'nin Faust'u ve Meyrink'in Der Golem'i gibi edebiyat yapıtları ve Kokoschka ve Kirchner gibi ressamların eserleri karanlık, kasvetli ve nevrotik temalarıyla Wiene, Murnau ve Lang gibi büyük Alman yönetmenlere sinemasal amaçları doğrultusunda çok cazip görünmüş olmalı. Sonuçta Der Student von Prag ve Der Golem'le ilk emârelerini veren, Das Cabinet des Dr. Caligari ile kendini bulan ve Nosferatu, Faust ve Metropolis gibi önemli filmlerle devam eden Alman ekspresyonist sinemasının büyük yükselişine tanık oluruz. Bu tarihsel devinimle Kubin'in garîp bir bağlantısı var. Das Cabinet des Dr. Caligari'nin senaristlerinden Janowitz Kubin'den fazlaca etkilenmiştir ve filmin set dekorasyonu için ondan yardım ister, ama Kubin bu isteği meşgul olduğunu söyleyerek geri çevirir. Sonra benzer bir ressam aranırken, filmin seti, "Kubinische" ile "Kubistische" arasında bir yanlış okumaya kurban gidip kübik bir hâl almıştır. Eğer dekorasyonu yapan isim Kubin olsaydı şüphesiz çok daha farklı bir şeyler ortaya çıkacaktı ve böyle bir olasılıkta sinema tarihi önemli ölçüde değişebilirdi, ama öyle olmamıştır ve sonuçta perdeye yansıyan bugüne kadar ki en çarpıcı ve özgün görsel tasarımlardan biridir.

Kubin 1908'de Kuzey İtalya'ya yaptığı seyahatin dönüşünde, bir tür san'atsal yetersizlik sürecine girer. Resim yaparak kendini ifade edemez haldedir, tıkanmıştır ve içsel bir arınma ihtiyacı içindedir ve bu ihtiyaç onu tamamen yabancı olduğu bir alana, kurmaca düz yazıya doğru çekiştirir ve böylece biricik romanı Die Andere Seite (Diğer Taraf)'ı yazmaya girişir. Oldukça hızlıdır, kitabı bitirmesi sadece 8 haftasını alır ve bir ay kadar da kitabın baskısında kullanılacak 52 adet illüstrasyonun yapımına ayırır. Başlangıçta Kubin'in aklında yazdıklarını yayınlama düşüncesi yoktur, yazmaya bu amaçla girişmemiştir, ama kayınbiraderi Oscar A. H. Schmitz'in yüreklendirmesi sonucu aynı yıl içinde kitap yayınlanır.

Romanın yapısı görünüşte çok girift sayılmaz. Hikâye yazarın adını vermediği bir ressamın (ki bu ekspresyonist edebiyatta da yaygın bir tavırdır, genellikle bu adsız kişi yazarın kendisi ile paralellikler taşır), eski bir okul arkadaşı ve şimdilerde muazzam bir servete sahip olan Claus Patera'dan aldığı bir davetle birlikte, oldukça basit ve dolambaçsız bir giriş bölümüyle açılır. Patera okul arkadaşını Asya'nın ortasında, Tiyenşan bölgesinde meçhul bir yerde konumlanmış bir ülkeye yaşamak üzere çağırmaktadır. Merkezine Perle (İnci) adı verilen bu ülke 31.000 kilometrekarelik bir alan üzerine kurulmuş ve çepeçevre yalıtılmıştır. Ressam ve karısı bu ilginç daveti kuşku ve merak karışımı duygularla kabul eder ve kısa bir yolculuk anlatısı sonrası, okuru da beraberlerinde taşıyarak Rüya Ülkesi'nin sürreal coğrafyasına adım atarlar. Böylelikle bugüne dek yazılmış en tuhaf ma'cerâlardan birine dâhil olmuş oluruz.

Eksantrik ülkenin çılgın ve gizemli yaratıcısı Patera, bizâtihi Kubin gibi yaşadığı çağla sorunları olan biridir. Sözcüsünün ifadesiyle o: "Her tür bilimsel ilerlemeye karşıdır." Bu nedenle Rüya Ülkesi'nde hiçbir şey kural olarak 1860'dan daha sonraki bir döneme âit olmayacaktır. Duvarlarla çevrili ülkenin tek girişi davetsiz olanlara kapalı ve içeri giren eşyâlar konusunda sıkı bir denetim altındadır. Ülkenin mimarisi de bu doğrultuda bütünüyle Avrupa'nın çeşitli yerlerinden satın alınıp taşınmış, eski ve bakımsız binâlardan müteşekkildir. Bunlar önce parçalanıp taşınmakta ve sonra Rüya Ülkesi'nde yeniden birleştirilmektedirler. Bu eklektik haliyle Perle, zihinde hem gülünç hem de ürkünç bir izlenim uyandırır.

Peki, Patera'nın akıllara durgunluk veren böylesi bir ülkeyi inşâ' etmedeki amacı nedir? Örneğin ütopya denilebilir mi Rüya Ülkesi'ne? Cevap yaratıcısına göre, muğlâk bir 'hayır':

Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her tür günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır. Ülkenin efendisinin niyeti asla örnek bir devlet, bir ütopya yaratmak değildir. Maddi sıkıntılar yaşanmaması için gerekli önlemler alınmış olsa da, bu ülkenin en önemli amacı daha çok mülk, eşya, nüfus kazanmak değildir. Hayır efendim kesinlikle değil!... Bana inanmıyor, gülümsüyorsunuz. Biliyorum, Patera'nın Rüya Ülkesi aracılığı ile başarmak istediklerini kelimelerle anlatmak çok zor, adeta imkânsız.

Özellikle Rüya Ülkesi(Rüya Krallığı) tanımlaması ilk bakışta bir ütopya izlenimi veriyor(ve belki bu izlenim ikircikli bir biçimde kastedilmiştir), ama neticede bunun bir yanılgı olduğunu anlamakta gecikmeyiz; zîrâ örneğin Shangri-La benzeri gizli bir cennet tasavvuru bulamayız orada. Kubin çizdiği gibi yazmaktadır ve Rüya Ülkesi belirgin grotesk yapısı ile en mülâyim yorum dâhilinde bile ancak bir ütopya karikatürü sayılabilir. Eksiklikle damgalanmış bir gölgeler diyarı! Orada gökyüzü her zaman gri bulutlarla kaplıdır. Güneş, ay ve yıldızlar asla görünmezler. Bütün bir manzara bir negatif fotoğraf filmden sökün etmiş gibidir. Ülkenin tek hâkimi Patera'ya gelince, o gerçekten çok nâdir bir figür. Zîrâ hegemonik gücü bilinç düzeyinde değil, bilinçdışı düzeyde etkin olmaktadır. Kubin'in romanını yazdığı yıl Sigmund Freud'un Viyana Psikanaliz Derneği'ni kurduğu yılla çakışır. Fakat Kubin'in Freud'la ilişkisi -o dönemde henüz bugünkü gibi her taşın altından baş göstermeyen Freud'un çalışmalarını geç bir dönemde okumuş olması dolayısıyla- yapıtını biraz daha enteresan kılmaktan öteye gidemiyor.

Başka bir açıdan, geçmişinin bize sunulan kısa özeti, Patera'nın, isyankâr bir fıtrat üzere romantik bir gezgin ve aykırı bir kişilik olduğunu düşünmemizi sağlar. Bu romantik karakter tahammül edemediği yeryüzünde başka bir gerçekliği, gerçeğin öte yanını arzulamış ve eline fırsat geçtiğinde hayâllerini gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Görüyorsun ya, ben Tanrı'yım. Ben de umutsuzluk içindeydim, fakat sonra bu çorak topraklarda bir ülke kurdum. Ben efendinizim.

Patera'nın bu sözlerini romantik Sturm und Drang hareketinin en önemli isimlerinden bir olan Lenz'in şu haykırışı ile karşılaştırabiliriz: "Bir yer aç! Yık! Bir şeyler doğacak! Ah, bu Tanrı-gibi olma duygusu!"

Diğer Taraf'ı düşünüp de, Peake, Meyrink ya da Kafka'yı bir şekilde hatırlamış olmamak zor. Kubin'in Kafka ve Meyrink'le doğrudan bağlantıları olmuştur. 1907'de Meyrink'in klâsikleşmiş eseri Der Golem için bir dizi çizim hazırlamıştır. Gustav Meyrink, romanın yazdığı bölümlerini Kubin'e göndermekte ve o da o bölümlere uygun resimlemeyi yapmaktaydı. Fakat Meyrink zamanla yazma işini savsaklar ve kitabı ancak 1915'te yayınlanacaktır. Böyle olunca da Kubin, Golem için hazırladığı illüstrasyonları kendi romanında kullanmaya karar verir. Sadece bu gerçeğe dayanarak bile Meyrink'in romanı ile Kubin'inki arasında en azından bir çeşit atmosferik izdüşüm olduğunu düşünebiliriz.

Kitap illüstrasyonundan bahsetmişken, bunun Kubin'in önemli bir özelliği olduğunu belirtmeden geçersek büyük bir haksızlık olur. Hayâtı boyunca çok sayıda (150 civarında) yazarın kitabını resimlemiştir. Bunların başında özel bir hayranlığı olan Edgar Allan Poe geliyor. Sadece onun öyküleri için yüzden fazla illüstrasyon yapmıştır. Resimlediği diğer yazarlar arasında, Hoffmann, Nerval, Dostoyevski, Balzac, Wells, Anderson ve Voltaire gibi pek çok ünlü isme rastlayabiliriz.

Franz Kafka ile Kubin'in Prag'da 1911'de başlayan bir tanışıklığı var. Kafka, Günlükler'ine düştüğü notlardan anlaşıldığı kadarıyla, Kubin'i çok güçlü ama monoton bir yüz ifadesiyle, değişken bir karakter olarak okumuştur. Öte yandan Kubin Kafka'ya karşı oldukça müşfiktir; aynı dertten muzdarip olduğu kabızlık dolayısıyla ona ısrarla bir müshil ilacı önerisinde bile bulunduğunu öğreniriz. Ayrıca Kafka'nın Bir Köy Hekimi adlı öyküsünü resimlediği de biliniyor. Mervyn Peake'e gelince, onun -Diğer Taraf’ın ilk İngilizce çevirisi 1967 tarihli olduğu için- kitabı bildiğini sanmıyorum, ama kendisi de asıl olarak bir ressam olduğu ve yine benzer şekilde kitap illüstrasyonları ile ün kazandığı için, Kubin'in görsel çalışmalarından haberdâr olması çok daha muhtemel bir olasılıktır.

Öze dönersek, bu dört yazarın, öteki az-çok ortak yanları bir yana, anlatılarını üzerlerine kurdukları uzamsal çerçeve konusunda görmezden gelinemeyecek örtüşmeler var. Kafka ve Meyrink'in yaşamlarını geçirdikleri Prag için "görünmez duvarlı bir getto" tanımlaması yapılmıştır ve bu yazarların yapıtlarını Prag'ı hesaba katmaksızın düşünmek mümkün değildir. Meyrink'in eski bir yahudi efsanesini konu edinen romanı Golem, doğal olarak Prag'ın yahudi mahallesini kendine mekân edinmiştir. Yazar, "hep aynı kalan düşüncelerin birikimiyle zehirlenen," durağan, kasvetli ve bunaltıcı bir yer olarak yansıtarak yabancılaştırdığı gettoya, aynı zamanda düşsel ve gizemli bir nitelik de kazandırır.

Yine Kafka'nın Das Schloß (Şato) adlı romanındaki Köy-Şato kompleksini hâtırlayabiliriz. Çıkışsızlık Kafka’nın öykülerinde biteviye tekrar edilen hâkim bir temadır. Borges onun yapıtlarını bir noktadan başka bir noktaya gitmek için her defasında gittiğinin yarısı kadar yol kat etmek zorunda olan adama dair ünlü Zenon paradoksuna benzetir. Bu doğrultuda, "devinim içindeki nesne, ok ve Aşil, yazındaki ilk Kafkavari kişilerdir," diyecektir. Anlatılarındaki yersiz-yurtsuz kılıcı bu tema ile simetrik bir uyum hâlinde Kafka'nın Dava ve Şato gibi büyük yapıtları da bir bütün hâlinde tamamlanmamış olarak kalırlar. Şato romanının izole ve labirentimsi yapısının, Dava romanındaki bürokratik çıkmazların ve Kafka kişilerinin alâmet-i fârikası olan absürd davranışların Kubin'in dünyasında sürrealist izdüşümleri çıkar karşımıza. Diğer Taraf'ta Arşiv'e dair yapılan betimlemelerde Kafka'yı bulmakta öyle çok zorlanmayız.

Romanın hayâlî uzamı açısından, Peake'in insanı şaşkına çeviren kült üçlemesinde Gormenghast belki Diğer Taraf'a öbür örneklerden daha da yakın durur. Bu iki düşsel mekân, geçmiş bir zamanın numûneleridir. Yalnız şu önemli farkla: Patera Rüya Ülkesi'ni geçmişin yapay bir örneğini bugün üzerinde diriltmeye çalışarak, onu bilinçli bir şekilde izole etmişken, Gormenghast'ın ayrıksı zamansallığı çok daha hakîkidir. Öyle ki, sanki tarihin bir ânında Gormenghast bütün haşmeti ve irâdesiyle yavaşlamaya karar vermiş ve bu doğrultuda her zerresiyle zaman mefhûmuna karşı isyan bayrağını çekmiştir. Böylece öteki dünya yanından hızla geçip giderken, o kendi obsesif durağanlığı içinde fantastik bir gerçekliğe bürünür. Artık ne tepelerin ardındaki diğer tarafı umursayacak, ne de onlar tarafından varlığı tam olarak kavranılabilecektir. Dışarıya karşı bariz bir umursamazlık getiren içe kapanıklık iki kitap için de ortak bir hâlet-i rûhiye: "Dışarısı bir şakadan ibaretti, öyle bir yer yoktu." Fakat Rüya Ülkesi'nin eklektik ve karikatürize yapısı sürekli yapaylık izlenimi uyandırırken, Gormenghast antika doğasıyla orada bulunmayı öteki her şey kadar hak eden bir ihtişam ve gururla yükselir. Belki de bizim Gormenghast'ın küflü dünyasına karşı hissettiğimiz hüzünlü yakınlık (öteki örneklerden çok daha yoğun olarak) büyük oranda zaman karşısındaki acınası çaresizliğimizle ilintilidir. Bunları yazarken aklıma Kubin'in resimlerinden biri geliyor. Tepesinde saatin koluna benzeyen bir kılıcın daire üzerine sıralanmış kafaları uçurduğu bir kuleyi resmetmiştir o çalışmasında. Evet, zamanın dakik çarkı dönüyor ve sıradaki kafalardan biri de şüphesiz bizimkidir. Kısacası empati kurmak zor değildir; durdurabilecek olsaydık o çarkı, sonuçlarına aldırmadan biz de durdururduk.

Benzerliklerin izini sürmeye devam edelim. Günther Anders, Kafka'nın Tanrı'yı bir demiurgos gibi kavradığına dikkat çekmiştir. Gnostik teolojiye göz kırpan bu yorumdan kasıt, kanun koyucu olan Tanrı'nın (gnostiklerin devraldığı klasik yorumda alt-yaratıcının) aynı zamanda kötülüğün de kaynağı olduğudur. Kubin ise Diğer Tarafı, demiurgosun hermafrodit olduğu bilgisiyle sona erdirir. Romanın en baskın vurgusu olan bu melezlik göndermesinin, isteğe göre, Apollon-Dionysios diyalektiği üzerinden Nietzscheci bir okuması ya da Eros ve Thanatos karşıtlığı üzerinde Freudyen bir okuması yahut gnostik ilhamla Jungvari bir okuması vs. yapılabileceğini belirtmeliyiz. Bu bağlamda yine ezoterik öğretilere içerden geniş bir hâkimiyeti olan Meyrink'in, dışavurumcu kabalacı mistisizmle yoğrulmuş romanının da hermafrodizm üzerine göndermelerle kurulduğuna dikkat çekelim.

Kubin, yapıtını Golem'de olduğu gibi, bilinç ve bilinçdışı, gerçek ve düş arasında kaygan bir alan üzerine oturtur. Anlatı uyanıklıktan uykuya, uykudan uyanıklığa doğru akış halindedir sürekli ve böylece iç ve dış yaşam arasındaki kartezyen sınırlar erimeye başlar. Fakat sonuçta beklenen her ne idiyse o olmaz ve mahmur gözlerin ve sarhoş ruh hallerinin egemenliğindeki ülkede, eylemleri anlamlı gösteren mantıkî ve nedensel bağlar kolayca kırılabildiği gibi, mübâlâğa da bir istisnâdan çok kural hâline gelir. Her şey giderek tımarhâne havaları eşliğinde deveran eden absürd bir nümâyişe dönüşürken, bir girdap misâlî kendi içine katlandıkça derinleşen keşmekeş ve entropinin doruk noktasında korkunç bir gürültü eşliğinde haşin bir içe çöküş ân meselesidir artık. Rüya Ülkesi'nin geç dönem manzarası Hieronymus Bosch ya da Pieter Brueghel gibi ressamların çalışmalarından, Ortaçağ'ın o sonu gelmez marazî cehennem temsillerinin birinden hiç utanmadan çıkıp gelmiş gibidir.

Kubin'in 'konserve et kralı' Hercules Bell karakteri üzerinden bir modernite eleştirisi geliştirdiğini gözden kaçırmak pek mümkün olmasa gerek. Peake'in kurnaz Steerpike'ının muadili olarak düşünülebilecek bu Amerikalı materyalist karakter, aydınlanmış dinamizmi ile bir nevi mitik adaşı gibi Prometheus'un zincirlerini kırmış ve Rüya Ülkesi'nin bütün dengesini sağlayan Atlas'ın yüküne talip olmuştur. Onun kişiliğinde, gelecek itkisi geçmişe, gerçeklik ilkesi hayâl gücüne, araçsal rasyonalite tözsel rasyonaliteye karşı şiddetle başkaldırır. O piyasaların gönüllü misyoneri; üretimin demir dişlilerinin, rûhsuz klonlarının ve zevkten gözü dönmüş tüketim çılgınlarının şatafatlı temsilcisidir. Kısaca bu garîp ülkeye biraz 'Amerikan Rüyası' zerk etme amacındadır. Fakat bu noktada Kubin'in yorumunun, bildik bir kapitalist modernite eleştirisiyle yetinmeyip, romantik nostaljiye fazla meyil vermeden ve çürümenin çift taraflılığını gözden kaçırmayarak, yukarıda dikkat çektiğimiz üzere tarafların antagonik yan yanalığı doğrultusunda kozmolojik bir analize doğru yöneldiğini vurgulamamız gerekiyor.

Evet, Kubin son tahlilde karşıtların diyalektiğini anlar ve kabullenir, fakat bu çatışmanın içimizdeki yansımalarını cehennem olarak nitelediği ânda Schopenhauer'un felsefî karamsarlığına doğru çekildiğini görürüz (Schopenhauer'la ilişkili olarak Kubin'in bir dönem Budizm'e duyduğu yoğun ilgiye ve romanındaki gizemli yerli kabilenin ülkenin içine düştüğü kaostan zerrece etkilenmeyen dinginliğine dikkat çekmekte yarar var). Yaşamının büyük kısmını medeniyetin karmaşasından uzak bir kırsalda, yaşlı bir evde inziva ile geçirmeyi tercih etmiş, eski filozof, yazar ve ressamların karanlık tasavvurlarından aldığı ilhamla beslenen bu sıra dışı adamın, bir yoruma göre Avusturyalı Goya'nın, yapıtları üzerine bu kötümser yorumun gölgesi düşmüş gibidir. Neticede Diğer Taraf, aydınlanmanın ikircikliği gibi, bir yanda yeni olanın kontrolsüz çoğalışı ve yıkıcı terörü ile öte yanda durağanlığın patolojisi, dünü mumyalayarak korumanın imkânsızlığı arasından iflâh olmaz distopik bir anlatı eşliğinde geçerek nihâyete kavuşur.

Bu noktada romanla ilgili açıklamalara bir son verip, Kubin'in hayât öyküsüne devam etmeliyiz. Ekspresyonistler için Birinci Dünya Savaşı bir dağılma ve trajedi olmuştur. Bu san'atçıların bazıları Dünya Savaşını heyecanla karşılamış, onun isyankâr ideallerindeki yeni sanatçıyı yaratmak için bir fırsat olduğunu düşünmüşlerdir. Onlardan biri olan Max Beckmann şöyle yazacaktır:

Resim yapabilmek için yolum dünyanın bütün lağımlarından, tüm alçaklıklarından ve kutsallığın çiğnendiği yerlerden geçmeliydi. Bunu yapmak zorundayım. İçimde kuralcı imgelem doğrultusunda ne varsa dışarı atılmalı, son damlasına dek...

Sonra kalkar ve diğer pek çoğu gibi gönüllü bir sıhhiyeci olarak savaşa karışır. Kubin'in yakın arkadaşı Franz Marc'ın kaderinde, askere alındıktan kısa bir süre sonra yitirdiği ortak dostları August Macke'ın ölüm ilânını kaleme almak ve iki yıl sonra gönüllü katıldığı savaşın başka bir cephesinde (Verdun) düşmek vardır. Onlar gibi bazıları hiç geri dönememiş, dönenlerse peşlerinde korkunç kâbuslar taşımışlardır. Kubin bu vahşet döngüsüne üç kez çağrılır ve her defasında fiziksel durumu yetersiz bulunarak geri gönderilir; ucuz kurtulmuştur.

Savaşın büyük kopuş yıllarından sonra Kubin'in yaşamı, san'atsal olarak üretkenliğini korumuş ve yapıtlarının sergilendiği organizasyonlar açısından bir düşüş yaşamamış olsa da, nispeten daha sâkin geçmiştir. Yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde Nasyonal Sosyalistler için ekspresyonistlerin pek çok yapıtı Yoz Sanat'ın reddedilmesi gereken birer örneği idiler ve bu yüzden pek çok sanatçı önemli yasaklarla karşılaşmıştır. Her ne kadar Kubin'in bazı çalışmaları da bu yönde imlenmişse bile, karısı yarı yahudi olmasına rağmen, Zwickledt'a çekilmiş olan Kubin politik bir karakter değildi ve bu zorlu dönemde resimlerinin gösterimleri konusunda büyük problemler yaşamamıştır.

1948 yılı, neredeyse yarım asırdır sürmüş bir beraberlikten geriye sadece hüzünlü anılar bırakarak geçip gider; Hedwig Gündler yoktur artık. Uzun yaşamının sonunda, bütün san'atsal emeğini Avusturya devletine miras bırakır Alfred Kubin. Son günlerinde mesânelerinden ciddi bir şekilde rahatsızdır ve nihâyet takvimler 20 Ağustos 1959'a gelip çattığında, ölüm 82 yaşındaki Kubin'i bir kez daha hâtırlar ve bu son hâtırlayış olacaktır.

O, üç çeyrek asrı deviren ve yeryüzünün en kanlı, en tutarsız ve değişken dönemlerini kat eden yaşamı boyunca, bir ressam ve yazar olarak yapıtlarında kanımca Campbell'ın, kahramanın en zor görevi diyerek sorunsallaştırdığı şu metaforik problemle sürekli boğuşmuştur: "Karanlığın insanı dilsiz bırakan ifadelerini, aydınlık bir dünyanın diline nasıl çevirmeli?"

Yazarlar, İntiharlar ve Aşk...

24 Ekim 2007 Çarşamba

Son bir sene içinde okumaktan çok zevk aldığım pek çok yazar terk ettiler yaşamı sırayla. Stanislaw Lem, Jean Baudrillard, sonra tam da elimde bir kitabını okuduğum esnada öldüğünü öğrendim Kurt Vonnegut ve Zaman Çarkı serisini bitiremeden göçen Robert Jordan...

Fakat bu saydığım yazarların ölümleri hep doğal ölümlerdi. Burada doğal kelimesini tırnak içine almak gerekebilir elbette; doğal olmayan ölümden kastım intihardır.

İntihar...

Söylenişi bile insanın içinde meş'um hisler uyandıran bir kelime. Beri yandan son zamanlarda, yazarlarının intiharı seçmiş olduklarından habersiz aldığım iki kitap okudum peş peşe.

Bunlardan ilki hatırladığım kadarıyla daha önce ismini hiç işitmediğim bir yazara, Albert Caraco'ya aitti. Kitabın orijinal adı Breviaire du chaos, Türkçe'ye Kaos'un Kutsal Kitabı adıyla çevrilmiş. Öylesine sıra dışı, sert, tokat gibi ve karamsar bir üslubu ve içeriği var ki, insan daha öncesinde yazarın biyografisinden habersiz olsa bile onun sonunda intiharı seçmiş olduğunu kolaylıkla sezebilir.

Önsözde yazarın adı Nietzsche ve Cioran gibi düşünürlerle birlikte anılmış. Fakat doğrusu Caraco sözünü sakınmama ve üslûbunun gaddarlığı ve karamsarlığı nokta-i nazarında kendine özgü bir yazar. Öyle ki, tespitlerini okurken, onları onayladığınız zamanlarda bile, aynı anda içinizde karşı bir itiraz dalgası büyütmemeniz çok zor.

"Bizler tarihi kapatmaya yazgılıyız. Tarih bizimle birlikte ölecek, parantezin sonuna değiyoruz, kaçınamayacağımız şeye rıza gösteriyoruz, hem de tamamen ve hiçbir şey bizi daha fazla ürkütmüyor, en kötüyü bekliyoruz, en kötüyü umuyoruz, umudu çoktan feda ettik, imana el çektirdik, özgürüz, hiç olmadığımız kadar özgürüz, kendi ölümümüzde mevcuduz ve bizim için artık ölümün bile vekalet ettiği bu yaşama nedenleriyle birlikte varlığımızı sürdürüyoruz."

Ya da

"İnsanlar ölüm dışında çare olmadığını anladıklarında, kendi kendilerini öldürmek zorunda bırakmadıkları için kendi katillerini kutsayacaklardır. Bizim bütün sorunlarımız çözümsüz olduğundan ve çözemediğimiz sorunlara sürekli yenileri eklendiğinden içinde tükendiğimiz yaşama öfkesinin yok olması ve bana bu dönemlerin utancı gibi gelen canice iyimserliğin yerini bunaltının alması gerekecektir."

Bu alıntılarda da emâreleri görüleceği üzere, Caraco insanoğlunun umuduna umarsızca saldıran bir yazar ve bunu belki de bir insanın asla sahip olmaması gereken bir kendinden eminlikle yapıyor. Işık Ergüden onun günde altı saat düzenli olarak yazdığını ve yazdıklarını tek bir düzelti yapmadan bir defada yazdığı bilgisini veriyor bize. Bunu öğrenince acaba yazdıklarının dozunda bu su katılmamışlığın payı nedir diye düşünmemek zor.

Nihâyet pek bir çıkış yolu göremeyen ve apokaliptik bir gelecek öngören, hattâ çok eleştirileceğinin açıkça farkında olarak böyle bir geleceği çağıran Albert Caraco, göçlerle dolu bir yaşamın ardından 1971 yılında, annesi ve babasını üzmemek adına ertelediği bir intiharı, babasının da ölümden hemen sonra gerçekleştirir ve kişisel ıstırabını bu şekilde sonlandırmayı tercih eder. Bu tercih bizim yargımızın ötesindedir elbette ve diyebilirim ki, yazılarındaki kesif karamsarlığa rağmen o unutulmayı hak etmiyor; düşünceleri onaylanmasa da, tespitlerine bütünüyle katılınmasa da okunmalı, zîrâ insanoğlunun bu çağda kendisine sunulan en karanlık tasavvurlara bile dönüp bakma cesareti olmalıdır ve bunun sonucunda eğer ürkecekse de ürkmelidir artık.

***


Diğer bahis konusu yazar ve kitabı, Leopoldo Lugones'in Tuzdan Heykel(La guerra gaucha) adlı yapıtı. Bu kitap Borges'in Babil Kitaplığı serisinden çıkan eserlerden biri. Bir öykü derlemesi ve yazarının Türkçe'de bulabileceğiniz tek kitabı.

Borges, Leopoldo Lugones'i Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgeyecek olsak bu Lugones olurdu diyerek selamlıyor. Türkiye'de bilinmediği gibi, dünyada da bilinen bir isim değil Lugones. Yazar, şair, öğretmen, gazeteci, tarihçi, eleştirmen; yazılarını Fransızca ve İspanyolca kaleme alan, ayrıca Yunanca ve Latince uzmanı ve çevirmeni biri var karşımızda. Politik olarak aktif olsa da, tutarsız bir geçmişi olmuş; anarşizmden, faşizme kadar savrulmuş görünüyor.

Öykülerine gelince, okuduğum en zeki öykü yazarlarında biri olmalı Lugones. Mitolojiden ve İncil'den esinlenmeler taşıyan oldukça iyi kurgulanmış öyküler yazmış. Lugones'in benim de okumaktan çok hoşlandığım, şaşaalı betimlemeleri seven bir tarzı var. Kısa öykü yazarlarının pek çoğunda olduğu gibi bir Poe etkisi belirgin. Açıklanamayan Bir Olay ve Francesca adlı öykülerinde bu etki çok bariz. Zaten özellikle bu ikiyi öyküye bayıldım. Derlemenin adı da olan Tuzdan Heykel yine sonu bir muammâ olarak kalan esrarengiz bir öykü. Yzur ve Abdera'nın Atları öyküleri, hatta Açıklanamayan Bir Olay öyküsü de bunlara dahil sayılabilir, yazarın hayvanlar ve insanlar arasındaki benzerliklere yoğun bir ilgisi olduğunu izlenimini uyandırıyor. Abdera'nın Atları grotesk bir yapıya sahip, öykünün gelişimi ve sona eriş biçimi dikkate alındığında tuhaflık damgası yemesi kaçınılmaz. Diğer bir öykü olan Ateş Yağmuru'nu ise Borges haklı olarak Epikurosçularla bağlantılandırıyor. Çünkü öyküdeki insanlar, Eski Ahit esintili bir çeşit kıyamet günüyle karşılaşmalarına rağmen son anına kadar yaşamın tadını çıkartmaktan, sefih hayatlarına devam etmekten geri kalmıyorlar. Jülyet Nine adlı son öykü ise Shakespeare'e göndermeleri olan, oldukça hazin ve sıra dışı bir aşk öyküsü.

Tüm bunları düşündüğümde Tuzdan Heykel adlı bu derleme başlangıçta sandığımdan çok daha keyifle okuduğum bir kitap oldu diyebilirim. Lugones'in inceleme metinlerinde, kritiklerde adının hiç geçmiyor oluşu oldukça şaşırtıcı. Ayrıca bu derleme Jorge Luis Borges'in bir kez daha muhteşem bir okur olduğunu tescilliyor.

Tekrar başa dönersek, Leopoldo Lugones 1938 yılında politik hayal kırıklıkları ile ilgili olması muhtemel bir intiharı seçti yalnızlık içinde. Bunun için siyanür kullanmayı tercih etti. Burada Borges'e bırakalım son sözü:

"Hiç kimse mutluluğu gizleyemez; gururlu ve ketum olmasına karşın Lugones'in kederi apaçık ortadaydı. Kırk yıl kadar önce intihar ettiğini bana telefonla haber verdiklerinde şaşırmadım ama üzüldüm, çünkü vazgeçme ve yadsımalarla dolu tüm yaşamının gecikmiş bir intihar olduğunu düşündüm."

***


Tam Lugones'in kitabını okumaya başladığım sıralarda, bir kaç hafta önce Internet'te gezinirken Andre Gorz'un intihar haberine rast geldim ve oldukça üzüldüm. Ama onun seçtiği ölüm Caraco'nun ya da Lugones'inkinden çok farklıydı. Aşktı o farklılığı yaratan şey.

Aslında pek uzak olmayan bir geçmişte tanıştım Andre Gorz'un fikirleriyle ve onun yirminci yüzyılın en önemli entelektüellerinden biri olduğunu düşünüyorum o gün bu gündür. Özellikle kapitalizmin ve sosyalizmin iktisadi mantığı, çalışma politikası üzerine oldukça kapsamlı ve incelikli tespitlerine bir şans vermelisiniz.

Ama yaşamının onu ölümüyle de kuşatan o özel yanını hiç merak etmemiştim. Okuduğum intihar haberinin hemen yanına, uzun zaman önce kansere yakalanmış ve artık hastalığı son raddesine kadar ilerlemiş olan karısı Dorine'e yazdığı "D'ye Mektup" adlı kitabından bir paragraf iliştirilmişti. Şöyle diyordu:

"Yakında 82 yaşına basacaksın. 6 santim daha kısaldın. Kilon da 45'e indi. Ama hep güzel, zarif ve çekicisin. 58 yıldır birlikte yaşıyoruz ve seni her zamankinden çok seviyorum. Göğüs çukurumda hep sadece teninden tenime geçen sıcaklığın doldurabildiği derin bir boşluk taşıyorum."

Kitabın sonu ise sonun habercisi adeta:

"Birimiz diğerimizin ardından yaşamak istemiyoruz. Birbirimize sık sık 'Ölümden sonra ikinci bir yaşam varsa, onu da birlikte yaşayacağımızı' tekrarlıyoruz."

Evet, Andre Gorz, politik ekoloji uzmanı, nadir bulunur bir düşüngücü, 84 yaşında karısı Dorine'le yan yana yatarken ayrılmayı seçti hayattan. The Notebook adlı bir film izlemiştim yakın bir zamanda, bu ölümü düşündükçe o filmdeki son sahne beliriyor zihnimde hep: Bir yatakta el ele iki insan. Nefessizken bile aşıklar. 61 yılın sonunda bile bu iki insan, bir an olsun birbirlerinden ayrı bir yaşam süremeyecek kadar bağlıydılar birbirlerine ve bir masaldaymış gibi göçüp gittiler.

Bu ölümü Albert Camus'ye verilmiş tuhaf bir cevap olarak da kabul edebiliriz sanırım. Onları kıskanmamak elimde değil.

Diriliğe dair ya da...

5 Eylül 2007 Çarşamba

Bir tel düşüyor saçlarımdan karanlığa.

Ve ben, kendime kefâretlerden kefâret beğeniyorum keyfimce ve böylece şiirsel bir arzuyla en melankolik çehreme bürünüp dünyanın bütün kederini bağrıma basmak istiyorum ve eriyip gitmek içinde.

...

Buradayım; evrende ufacık bir noktada ve tahammülü zor bir çağda gezinmekteyim.

Bilgeliğimin -ki sırtımdaki kamburun sebebidir- çoğu bir mumun alevinde test edilmiş ve ısıya dayanaksızdır diye tescillenmiştir.

Gündüz gözüyle şekillenmiş görece emin düşünceler, gece başımı ellerim arasına aldığımda derin mi derin bir şüphe uçurumuna yuvarlanmaktan kaçamıyorlar. Kendini beğenmeye meyleden uslamlamalarım septisizmin kurduğu ağlara yakalanıyor işte ve alıyorlar derslerini. Ana kucağından vakitsiz ayrı düşmüş bir çocuk misali hakikatten, ma'nâdan ayrı düşüş... Bir dertler yumağı ki, gülümsemeyi sırıtışa, eğlenceyi zoraki bir unutuşa dönüştüren; hep avutulmayı bekleyen, ama avutulamayan.

Nasıl bir bilgeliktir böyle, kendisinden bîhaber bilme halidir? Ve geriye ne kalıyor bünyemde kesinliklerden çok daha fazla kuşkular biriktirmişsem eğer? Bu mudur felsefenin tesellisi?

"Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır"


Söyleyin şimdi, o çileli dervişin yalınlığının gücüyle nice çağları devirmiş şu mısralarını karşıma alınca ne yana savurmalıyım kendimi?

...

Geç gelmiş X kuşağı ile Y kuşağı arasında bir yerlerde sıkışmışım. Şu halde acaba ne kadarım realist bir gözle bakıyor dünyaya, ne kadarım idealist bir gözle ya da hangi ölçekte romantik ve hangi ölçekte rasyonel düşünüyorum veyahut retro duruşumla modernizm ne yanıma düşer, post-modernizm ne yanıma ve sair? Peki şu "boşlukta çiçek yetiştirenlere" duyduğum hayranlık niye?

Geçenlerde evdeki küflü köşeleri karıştırırken bundan üç beş sene önce eski bir ajandanın sayfalarına kim bilir hangi muzip bezginliğin pençesinde şöyle karalamış olduğumu fark ettim:

Bakır tepsi içinde alüminyum kazan
Galiba aklımı oynatıyorum bazan (*)

Elbet gülünç, ama gülünmeyecek bir yanı da var. Bir keresinde bir adam, bir morosophe şöyle sesleniyordu bir kitap sayfasından: "Peki ama benim ruhum, benim kâinatım... çıldırdı"

...

İtiraf ediyorum: Şuracıkta dünyayı altüst etmek istiyor bir yanım. Düzen denilen şu kahpeliği ayaklarımın altında çiğnemek ve çiğnemek ve çiğnemek istiyorum. Bu yüzden, devrimlere, insanlarda uyandırdıkları diriliş heyecanına, yeniden büyüttükleri ve esintilere savurdukları umuda hayranlık duymaktan geri duramıyorum. Ama öte yandan ne gariptir ki, kolektif bir hareket olarak devrimlere inanamayacak kadar karamsardır uslamlamalarım. Devrim denilince zihnime ışıkla uyarılmış şebengiz kuşları gibi paradokslar üşüşmesini engelleyemiyorum.

Ah! Bir devirebilseydim kendimi! İşte bütün mesele bu. Devrim de bu, hep ötelerde aranan.

Ve sonra bir tel daha düşüyor saçlarımdan.

Bakın bazen en karanlık tarafımın hinliği tutuyor ve pis pis sırıtıp dürtüyor beni. İstiyor ki çağırayım, istiyor ki bağırayım: Ey yargıç kisvesine bürünenler! Gelin ve sîgâya çekin beni! Bütün eylemlerimi, sözlerimi, sevdalarımı, inançlarımı hatta gerekirse kendimden bile utanıp sakladığım en kuytu düşüncelerimi ve düşlerimi bile... Davet ediyorum sizi, ey davetsiz misafirler! Çağrımdan utanmayın, kızarmasın yüzünüz asla ve gelin! Biz biliriz birbirimizi. Nasıl olsa bacadan gelecektiniz bir gün habersiz, bari şimdi efendi gibi kapıdan buyurun ve rahatınıza bakın; kendi mülkünüz gibi kullanın mülkümü. Sanki ben değil miyim şu mülke lanet okuyup duran?

Haydi durmayın sîgâya çekin beni; yapılsın yapılacaksa. Hem bakarsınız şöyle dinlemeye değecek bir şeyler çıkar ortaya. Örneğin belki olur ya size muson yağmurlarıyla yıkanmaktan masalsı bir çekiciliğe bürünmüş bir Hint güzeline beslediğim platonik aşkın mahrem ayrıntılarını anlatırım. Bu bünyeden böyle merak uyandıran, ilginç mi ilginç bir şey çıkmış olması sizi de tatmin edecektir biliyorum. Ayrıca sizler böyle olsun istemiyor muydunuz?

Lâkin o parlak cübbeyi sadece kendiniz için istemeniz yok mu,...çok tuhaf. Sakın bir başkası geçirmesin üzerine, sakın ha! Tabii ya, kim ister kendisinin de o meşum zanlı sandalyesine oturtulmasını böyle açıkça! Ama öyle ya da böyle kim kaçabilmiş ki? Bari yargıçlar âdil olsalar. Adâlet, evet adâlet... tepesinde perçem olan yar, kim bilir hangi tenhâ odalarda oturur.

Yargıç diyoruz da, belki bu da çok isabetli değil. Aslında Amerikan usûlü bir yargılamadan bahsetmek daha da uygun düşerdi. Hani şu Hollywood filmlerinde hep olduğu üzere: Jüri üyeleri gözlerini size dikmiş, tek bir kasınızdaki kıpırdanışa onlarca ma'nâ yükleyerek, ortak suçlarınızı itiraf etmenizi bekliyorlar heyecanla. Böylece bir taşla iki kuş vurup, sizin nârin kaleminizi kırarken kendileri de günah çıkarmış olacaklar.

Çağdaş ve mâhir engizisyonculara çıkmış adımız. Yeryüzünde şeytanlar arayan kuyruksuz tazılarız gibiyiz. Önce dikkatle kokluyoruz(en iyi bildiğimiz kokudur doğrusu), bir şey bulunca da tepinip havlamaya başlıyoruz. Fakat daha görevin bu kısmını sonlandıramadan bir iblis dölleniyor rahmimizde. Öyle ki, cenâze levâzımatçıları gömme merâsimimizi hakkıyla yapsalar yolların kesiştiği noktalarda yer kalacağı şüphe götürür bir mevzû'dur!

...

Sürekli hareket halindeyiz. Çıkışsız, girift labirentlere dönüşmüş dünya ve hareket çoktan araç olmaktan çıkmış bir amaç. Ama ya kalpler? Kalpler hep tırsak! Yahut bir an dursak titremeye başlayacak ayaklar.

Şu aşina caddelerde volta atan mahkumlar misâli atılıyor tüm adımlar ve sonunda hep aynı yere çıkıyorlar. Deja vu! Amansız bir döngü. Karanlık kişilere dönüştük ve çıkınımızda yalnızlıktan başka bir şey yok artık. Gölgeleri saldık şehre, evet biz saldık. Ve şimdi sanki ellerini açmış nihâî yağmuru bekliyor yeryüzü, ikinci bir tufan bekliyor, habis ayak izlerimizi sürüyüp götürecek olan bir tufan ya da bir çöl susuzluğu, sararmış kemiklerimizi sessiz kumların altına gömmek için.

Adamlar, adamlar, kara adamlar
Demir pençelerinin ezdiği taşlar
Ardlarından kederli bir "âh!" bıraktılar
(Şiir olabilseydi böyle söylenebilirdi hakkımızda.)

Döngü demiştik demesine, ama buna daha bir dikkatle bakmalıyız. Çünkü hâlimiz sanki bir tutukluluk halidir, ama tutuklananı da tutuklayanı da aynı kişidir ve atılan adımların hiçbir yere gitmek gibi bir niyeti yoktur aslında. Bu daracık alanda öylece dolanıp durmak, tüketmek istiyorlar kısacık ömürlerini. Kurulan bütün niyetler yalandan ya da içsel bir temâşâdan başka bir şey değil. İşin aslı ürkütüyor insanı fanusunun dışı. Ama yine de zamanın akrebi iteklemesinden alınan haz neden bu kadar az diye sormaktan geri duramıyoruz. Ve neden morglara yaraşır bir tavırla dökülüyor dudaklardan kelimeler? Ve yine neden temellerine kazık gibi çakılmış şu betondan binâlar bile içlerinde soluk gölgeler gibi dolananlardan daha canlı gözüküyor gözümüze? Ve sorular, sorular...

Ne yana dönüp kulak versek derinlerden gelen ağıtlara tutuluyoruz. Bunca uğultulu elem niçin? Bazen gizli, bazen düpedüz âşikâr çıkarlar uğruna, bazen yüce mi yüce ideallerin hesâbına sürekli nefret, şiddet ve tahammülsüzlük üretmek niçin? Bu uğruna, şu uğruna ötekileştirilmiş bir dünyadan medet ummaya kalkışmak...

Bir yandan sık sık savaş baltaları bileniyor ve tekrar çocukluk hastalığı olan ilericilik ve gericilik oyununu oynuyor bazılarımız, üstelik büyük adamlara(!) yaraşır bir ciddiyetle. Ama zaman tükeniyor ve ilerisi de yalan gerisi de.

Matematiksel bir görüngüye indirgeniyoruz klastrofobik devlet dairelerinde. Biz, 677345654.. numaralı Korkukratik Cumhuriyet vatandaşı! Yahut düşüncelerimiz, uyruklarımız, inançlarımız adına fişlenip dosyalanıyoruz yangından ilk kurtarılacak şu dolaplarda.

Bölünmek ya da böldürtmemek üzere ter kokan kürsü başı retorikleri dinliyoruz sabah akşam. Hâlbuki öz yurdumuz, benliklerimiz çoktan bölünmüş, çoktan paramparça. Kim bizi bir araya getirebilir şimdi?

Sokaklarımızda uğursuzluk sürüyor hükmünü. Bütün ilişkilerimiz bir yolunu bulup çıkar ve ödemeye dayanıyor en sonunda. Empati yeteneğimiz solup, yok olup gidiyor, silkinip bir maşraba su bile dökemiyoruz insanlığımızın, diriliğimizin ardından.

Bazılarımız yine ellerinde renkli kalemler çizgiler çiziyor jeopolitik kıymeti hâiz bürokratik haritalarda. Ve nedense hep kırmızı olanlar ağır basıyor ve haritalar sanki mürekkep değil kan kokuyor.

Kalın enseli baylar kıtalar arasında gezdiriyor büyük ideallerini(!) Minik, âciz, beş para etmez pısırık yüreklerine inat, savaş uçaklarının kanatlarından, füze menzillerinden mutluluk, zenginlik, adil düzen ve barış taşıyorlar yaban ellerdeki insanlara. Öyle bir hâl ki, komedi mi denilmeli trajedi mi belli değil.

Üç beş gün önce bir belgeselde uzun bir savaşın kalın gölgesinde soluk ve minik bedeniyle dikilen küçük bir kız çaresizliğin büyüttüğü bir bilgelikle şöyle diyordu: "Bana kalsa bütün dünyadaki insanları değiştirirdim... Ne işe yarıyorlar ki?"

Evet, ne işe yarıyoruz biz? Kuyruğundan başlayıp kendi kendisini yutan yılanlar gibiyiz. Ezelî mülkiyet da'vâmız iliğimizi kurutuyor, kanımızı emiyor diğer yandan. Yeryüzünün bir karışçık toprağında farazî düşmanlara karşı tepinip duruyoruz biteviye; asıl düşmanın, kötülerin kötüsünün hep bizim şu aydınlanmış aklımızın içine yuvalandığını unutarak.

Yerküre sayemizde makyajlanmış bir lağım kuyusuna dönüşüyor hızla. Ya da şimdilerde toprakta çürümekte olan bir düşünürden yola çıkarsak, göze hoş gelen simülasyonlarla örtülüyor bütün kubur kuyuları. Ve biz küstah kavgamızın çamuruna, isine, sidiğine, bokuna öylesine batıp çıkmışız, öylesine kirlenmişiz ki, kokuşmuşluğumuzu öz derimiz sanmaktayız artık. Kaldı ki, kirimizin farkına varsak bile nasıl temizlenebiliriz? Kimler güç yetirebilir, kimler altından kalkabilir bunca pisliğin?

Bir de erdemlerimiz var elbette. Öyle ki, şimdi bir tutsak sözün ucundan anlata anlata bitiremeyiz onları. Hani Şehrazat diline onları dolasaymış da olurmuş. Nice binbir gece biterdi, ama yine de erdemlerimiz bitmezdi. Bu yüzden onlarla ne kadar övünsek azdır doğrusu. Henüz sadece sözdeler, henüz yeterince sınanmamışlar mı dedi birileri? Ama ben yine de derim ki: İyi ki öyleler, iyi ki; yoksa konuşacak ne az şey kalırdı geriye ve ne çok suskunluk ve ne çok utanç...

...

Aklıma gelmişken anlatayım. Meşhur kinik filozof Sinopeli Diojen(ya da kendini tanımladığı ifadeyle "it Diojen") bazen sokakta aniden "Hey İnsanlar!" diye bağırırmış. Sonra etrafına kalabalık toplanınca, onlara döner ve "cudam değil adam arıyorum!" dermiş. Böyle deyince toplanan kalabalık dağılırmış tabii. Velhâsıl adam bulmak zor işmiş o zamanlar. Diojen garibimde bu yüzden kâh fıçısına tüneyip bakınır, kâh elde bir fener arar arar dururmuş işte. Ne yapacaksa adamı? Ve sonra 2500 yıl geçti, ama bu anlamda yaprak bile kımıldamadı; yaşayan bir Diojen klonu varsa sanırım hâlâ arıyordur muhtemelen.

Madem üşenmeyip Antik Yunan'a kadar uzanmışız biraz daha geri gidip mitolojinin büyük ozanı Hesiodos'dan devam edelim. Kendisi insanların çağlarından bahsederken, izi bile kalmamış Altın Çağ'dan tutup umut vermeyen bir şekilde beşinci çağa kadar anlatır. Şimdi biz beşinci çağda mıyız, yoksa çok daha beter bir başkasında mı bilmiyorum, ama onun beşinci çağ için söylediklerini hatırlayalım:

Beşinci neslin adamları arasında olacağıma, daha önce ölmüş ya da daha sonra doğmuş olmayı yeğlerdim. Çünkü bugünkü hakikaten demirden bir ırk; gündüzleri çalışmaktan, geceleri ise helak olmuşluktan dinlenemiyorlar... Hakikatleri güç olacak; ve her bir adam öbürünün şehrini yağmalayacak. Yeminini bozmayan adamın ya da adalet ya da iyiliğin kimseye faydası olmayacak; aksine kötülük yapana ve onun zorbalıklarına övgüler düzülecek... Kem sözlü, kötülükten haz alan kıskançlık, çatık kaşlı bir yüzle perişan adamların yakasını bırakmayacak. Ve Aidos ve Nemesis, beyaz cüppelere sarılı hoş siluetleriyle geniş patikalı yeryüzünden gidecekler; ve vazgeçecekler insanoğlunu ölümsüz tanrılar arasına katılmaya çağırmaktan.

Ve işte bir uzun tel daha ayrılıyor saçlarımdan.

İpler gerilmiş yukarıya ve üstlerinde âdemoğulları. Acemî cambaz misâli bir direniş sergiliyorlar. Bu elim manzara karşısında Sırat köprüsü denilen o tuhaf mefhum bile bu kadar terletemez insanı dersek yeridir. Ya hesapsız bir adım atıp düşerlerse aşağıya? Vah ki ne vah! Deliliğin uçurumu bekliyor orada. Öyleyse tüm dengeler incecik bir ip üzerinde, güyâ akıllı kalmak ve dîvâne olmak arasında. Gerçi söz konusu aklın başta kendileri olmak üzere hiçbir şeye pek bir faydası dokunduğu da söylenemez, ama şu kıldan ince durumun vahamet ve âciliyyeti karşısında bu daha ikincil bir sorun kabul edilmeli.

Kim bilir belki de bırakmalılar o boşluğa ruhlarını ve stoacıların dizginlenmemiş tutku diyecekleri dîvâneliği seçmeliler. Belki böylece biraz olsun dirilirler. Aklı başında olanların mecnûn olanlardan daha mes'ûd, daha canlı olduklarını kim söyleyebilmiş diri olanlar arasında?

Ve heyhât! Böylece bir tel daha çekip gidiyor saçlarımdan.

Bu defa beyaz bir tel mi buyurdunuz?

Gayrı varsın olsun! Bâri düşen şu üç beş teli de kalanların boyunlarındaki vebal yerine kefâretten sayalım.

Hattâ acele iki-üç mısra karalayıp(!?) olguyu da estetize edelim ve şöyle diyelim örneğin:

kafatası bir yumurta
ve kırılıp kabuğu
düşüyor akı saçlarımıza.

...

Soruların sonu: Ne zaman yumurtadan çıkar ve kanatlanır aklımız?