Resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayali Yerler Sözlüğü ve Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası

3 Aralık 2010 Cuma

Acaba Aburcubur Bölgesi adında bir yer duymuş olabilir misiniz? Hayır, bir esinlenme hâricinde mutfağınızın güzide bir köşesinden bahsetmiyoruz burada ve eğer Charles Kingsley’in sadık bir okuru değilseniz ya da The Dictionary of Imaginary Places(Hayali Yerler Sözlüğü) adlı çalışmayı okumadıysanız, cevabınız muhtemelen olumsuz olacaktır. Merak edenler için söyleyeyim, bahsi geçen yer, Bulaşık Suyu Denizi’ni çevreleyen üç alandan biridir ve doğrusu, Hiçbir-Yerin-Öbür-Ucu’ndan daha tuhaf bir yer de değildir.

Bakın mesele şu: Alberto Manguel ve Gianni Guadalupi adlarını taşıyan iki fâni, bir gün oturmuş ve bir sözlük yazmaya karar vermişler, lâkin iş bu sözlük gerçek şeyler hakkında olmasın arzu etmişler; zîrâ herkesin bildiği üzre onlardan çok varmış etrafta. Böylece rûyalar ülkesinde az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmişler ve ortaya, yazılı tarihimiz boyunca zihnimizin şu sıkıcı devrânla yetinmeyi pervasızca reddettiği anlara dâir ansiklopedik bir çalışma olan Hayali Yerler Sözlüğü çıkmış.

Kitabı hazırlayan iki isimden Alberto Manguel daha önceden takip ettiğim bir yazar. Oldukça büyük bir kişisel kütüphanesi vardır(kıskanırım seni ben) ve kitaplar, yazarlar ve okur olma hâlleri üzerine keyifle okunan çok sayıda metin kaleme almıştır şimdiye kadar. Dolayısıyla onun bu çalışmanın yazarlarından biri olduğunu gördüğümde ayrıca memnun olmuştum.

900 küsür sayfalık ve iki ciltlik bu ağır çalışmanın satırları arasında Aburcubur Bölgesi gibi pek çok egsantrik diyar mevcut elbette. Kayda değer hemen her fantastik ülke ve mekân hakkında ciddi bir muhteva bulabilirsiniz kitapta. 1200’den fazla başlık olduğu söyleniyor kapakta. Bu sayının içinde cennet ve cehenneme dair ve bilim-kurgusal anlatılara ait gelecekte geçen yerlerin olmadığını düşünürseniz, bu çok ciddi bir rakama tekabül ediyor demektir. Doğrusu bunların hepsini orijinal kaynaklarından bulup okumaya çalışmak ömürden ömür çalmaya yeterdi. Ayrıca başlıkların beraberinde çok sayıda harita ve resme de yer verildiğini eklemeliyim.

Peki, kitabın hiç mi eksiği yok? Düşsel anlatıların genişliği düşünüldüğünde olmaması pek mümkün değil. Örneğin Tolkien ve Le Guin’inki gibi kalburüstü örnekler dışında popüler fantastik dünyalara pek az yer verildiğini görüyoruz. Genellikle türün klasiklerine odaklanılmış ve bu arada daha tecimsel olanlar elenmiş. Doğrusu aksi halde ucu bucağı olmazdı bu işin ve özgünlük bağlamında birbirinden pek de farklı olmayan sayısız başlık açmak gerekirdi. Dolayısıyla bu tür bir elemeyi hiç yadırgamadım. Yine de klasiklerde bile birkaç elzem eksiği bulunabilir, fakat hâlihazırda zaten çok geniş bir dağarcık sunuyor okuruna.

2005 yılında özenli bir baskıyla Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan kitabın Türkçe çevirisini Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu birlikte yapmışlar. Özellikle düşsel öykülerle ilgilenenler için eşi bulunmaz bir kaynak metin olduğunu söyleyebilirim gönül rahatlığı içinde.



Dedi Yûsuf o demde yâ Settar
Beni setr eyle görmesin ağyâr
Dahi pâyâne ermeden bu du'â
Oldu peydâ sudan bir ejderhâ


- Yûsuf u Züleyhâ -

Geçenlerde minyatürlerle ilgili bir çalışma ararken, karşıma daha önce neden fark etmediğime çok şaşırdığım bir kitap çıktı. Metin And'ın Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası adlı metninden söz ediyorum. Doğrusu olağanüstü bir metin ve aldığım yerde karıştırırken önceki bilgisizliğimden gerçekten utandığımı itiraf etmeliyim.

Sanıyorum kitaba uygun görülen başlığı bazılarımız biraz garipseyebilir. Ne demek "İslâm Mitologyası?" İslâm ve mitoloji nasıl yan yana gelebilir? Doğrusunu söylemek gerekirse, kolaylıkla! Metin And bu meseleye kitabın giriş bölümünde yeterli bir cevap veriyor. Kısaca söylersek, İslâm tarihi boyunca birikmiş inançlar ve metinler çeşitliliği bize mitoloji terimini kullanmamız için epeyce geniş bir imkân sağlıyor. Öyle ki, din ve mitoloji arasında bir sınır belirlemek ne derece mümkündür o bile belli değil. Kaldı ki, eğer olur da kitabı okursanız, göreceksiniz ki, Târih-i Taberî gibi, Zübdetü't Tevârih gibi, Acaibü'l Mahlûkat ve Garâibü'l Mevcûdât gibi, Şehnâme, Fâlnâme, İskendernâme, Battalnâme, Sûrnâme gibi çeşitli metinler yanında, geleneksel tefsir ve hadis kaynakları bu söylencelerle dolup taşıyor. Aslında biraz bu konulara merakınız varsa bu anlatıların pek çoğunu okumuş ya da duymuşsunuzdur mutlaka. Kitabın yaptığı şey, bunların mitolojik özellikleri ağır basan örneklerini bir araya toplamış olması. Böylece bölük pörçük bilinen bu söylencelerin ne kadar büyük bir yekûn tuttuğunu ve ayrıntılar açısından ne denli çeşitli ve zengin olduğunu görmek çok daha mümkün hâle gelmiş.

Simurg'un Zâl'i babası Sam'a getirmesi, (Şehnâme)
Bizde genellikle Şark klasikleri okunmaz. Mitoloji okuyanların okuduğu da genellikle Batı mitolojisidir. Bu konuda ciddi bir ilgi asimetrisinden mustaribiz ne yazık ki! İdeolojik olarak pompalanmış bir garabetin tarihsel neticesidir bu. Homeros'u bilmeyen yoktur haklı olarak. İskandinav mitlerinin bir dolu ayrıntısına hâkim pek çok kişi bulabiliriz şuracıkta ya da Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri bir çoğumuzun sınıf arkadaşı gibidir. Ejderha denilince aklımıza Sigurd ya da Sigfried'in gelmesi çok muhtemeldir, ama Zâl oğlu Rüstem gelmez bir türlü. Ya da sözgelimi, ilköğretim çağındaki herkes La Fontaine fabllarını ezbere bilir, ama üniversite bitirmiş olanlarımız Kelîle ve Dimne'den haberdarsa kendimizi şanslı sayarız. Bir kaynak sıkıntısı da var elbette. Ana kaynakların bir çoğuna Türkçe olarak  erişmek kolay değil. Bu metin gibi karma çalışmalar da pek yok ne yazık ki! Yeri gelmişken Mehmet Kösemen'in Türk-İslâm Tarihinde Hayali Varlıklar adlı çalışmasını da hatırlatabilirim burada.

Minyatürlerden bahsetmedik, halbuki kitap bütünüyle minyatürlerden müteşekkil. Minyatürün diğer resimleme yöntemlerinden ayrı bir dünyası var. Minyatür ikonografisi teknik ayrıntılar açısından tutumlu olabilir, ama başka bir bağlamda da denildiği gibi, "less is more!" Onların iki boyutlu, ışık ve gölge barındırmayan kompozisyonlarına vakıf olmaya çalışırken, renkler cümbüşünden dipsiz bir kuyuya düşmek, orada dalgın hayallere kapılmak gâyet mümkün. Aslında kitabın içeriğine olan aşinalığım minyatürler konusunda da geçerliydi. Kendimi bildim bileli minyatürler ilgimi çekmiştir ve çocukken Kültür Bakanlığı'nın yayınladığı oldukça iyi hazırlanmış Sanat dergilerini karıştırmayı da çok severdim bu yüzden. Dolayısıyla kitaptaki minyatürlerin bazılarını daha o zamanlardan biliyorum. Sonraları da başka vesilelerle pek çoğunu gördüm elbette, fakat benim kişisel tecrübemi koyalım bir yana, kitabın asıl özelliği yazılı bilginin minyatürlerle desteklenmiş olması. Anlatılan öyküleri bir de minyatürlerin gözünden okuyorsunuz böylece. Dolayısıyla keyifli bir çalışma bu. Daha önce görmediğim minyatürler dışında, bildiğimi sandığım hikâyelerin hiç bilmediğim ayrıntılarını ya da tamamen farklı versiyonlarını öğrenme imkânı buldum bu sâyede.

Kitap Hayali Yerler Sözlüğü gibi, Yapı Kredi Yayınları'ndan geliyor. Kuşe kağıda basılmış, ama keşke karton kapak değil de ciltli bir baskısı yapılmış olsaydı. Kalıbına çok daha fazla yakışırdı bu. İçeriğe tek itirazım kaynak vermekte cimri davranmış olmasıdır. Kullanılan kaynakların hepsi sondaki kaynakçada verilmiş, ama sayfa aralarında spesifik olarak verilen bir bilginin bu kaynakların hangisinden alındığını sık sık merak etmedim değil. Ayrıca cepte oluşturduğu delik de epeyce büyük sayılır, ki bu da eksik bir nokta olarak işaretlenebilir. Öte yandan paranızı harcayınız birçok lüzumsuz kitapla kıyaslanmayacak kadar dolu bir metin bu. Sizi tuhaf olaylar ve garip yaratıklardan mürekkep şarkî rüyalarla süslenmiş renkli bir yolculuğa çıkartacaktır en azından.



Sona gelmişken uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapalım ve sayfa altı videolarımıza başvuralım yine. Dört parça seçtim bu kez. İlki bir asırdan fazla zamandır dinlenen ritmik ve neşeli bir Country şarkısının Youtube'da bulduğum oldukça hüzünlü, farklı bir yorumu: Mariah McManus - Oh Susannah. İkincisi de yine Country müzik tarzında. Iris DeMent söylüyor, Emmylou Harris de eşlik ediyor. Güzel insanlar ve en sevdiğim şarkılardan biri: Our Town. Bu parçaya bakarken Iris DeMent'in Wasteland Of The Free adlı doğrudan sert politik mesajlarla kurulmuş diğer bir şarkısının kaydını da gördüm ve onu da eklemek istedim. Sonuncu parça ise Fransa merkezli yeni bir gruptan, ki çok hoş ve ilginç bir tarzları var: Zaz - Les passants.

Alfred Kubin ve Diğer Taraf

21 Ocak 2009 Çarşamba

"İşte burası," dedi Marlow birden, "dünyanın karanlık yerlerinden biri"
(Joseph Conrad - Heart of Darkness)

Beni güttü, ışıkta değil karanlıkta yürüttü.
(Tevrat – Ağıtlar 3:2)




Tam adıyla Alfred Leopold Isidor Kubin, yazdığı tek roman 2003 yılında Altıkırkbeş Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş olmasına rağmen memleket sathında nâdiren âşinâlık taşıyan bir isim. Örneğin en büyük meziyetleri fazla geveze olmaları olan Internet sözlüklerimize girip tarattığınızda hakkında neredeyse hiçbir ilgi kırıntısı göremiyorsunuz. Bu tabiî esâsında bize özgü bir ilgi yoksunluğu değil, zîrâ biraz yakından nazar edince anlıyoruz ki, ömrünün tamamına yakınını geçirdiği Avusturya ve aynı dil ve san'at kültürünü paylaştığı Almanya haricinde çok az tanınıyor. Öte yandan benim tuhaf yapıtlara karşı bir zaafım vardır ve Kubin'in hem ressam hem de yazar yönüyle mevcut ilgiden çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla hayâtı ve yapıtları hakkında birkaç kelâm etmeye kararlı olarak karşınızdayım.

***

Alfred Kubin'in uzun ma'cerâsı, 1877 yılının 10 Nisanında, Bohemya'nın kuzeyinde o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bugün ise Çek Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Leitmeritz (Litomerice) adlı küçük bir kasabada, piyanist bir anne ve arazi ölçüm uzmanı bir babanın oğlu olarak başladı. İki yaşında annesi ile birlikte Salzburg’a taşınmışlardır ve görevi dolayısıyla uzakta olan babası ile ilk karşılaşması orada gerçekleşir. Babası, annesinin pasif kişiliği aksine pek de dost canlısı olmayan, sert ve otoriter bir karaktere sahipti ve onun bu özelliğinin Kubin'in daha sonraki mutsuzluklarında epeyce bir payı olacaktır.

1883 yılında kız kardeşi ile birlikte artık dört kişi olmuş Kubin ailesi Zell am See'ye taşınır. Kubin yerel bir okula başlar, ama hem okul hem de kiliseden gelen yükümlülüklerle başı hoş değildir. Onun tercihi daha çok peri öyküleri içeren ma'cerâ kitapları okumak ve doğanın cömert gösterilerini, biraz da karanlık bir ilgiyle izlemekten yanaydı. O günlerde çizdiği resimlerde ilerideki anormal tarzının emareleri görülebilir. Kubin 10 yaşında iken verem hastası annesinin son günlerinde, ölüm döşeğinde çektiği acılara yakından tanıklık etme talihsizliğine uğramıştır. Annesinin ölümünden sonra babası, annesinin kız kardeşi ile evlenir. Fakat ölüm henüz Kubinlerin eşiğinden fazla uzaklaşmamışken geri dönmeye karar verir ve bir yıl sonra üvey annesi de çocuğunu doğururken onun merhametsiz pençelerine yakalanır.

Aynı dönem içinde Kubin Salzburg'da Latince lisesine başlamıştır, ama Latince ve matematikten özellikle nefret ettiğini anlamakta fazla gecikmez. Bu sıkıcı ma'cerâsı ancak iki yıl sürer ve gerisin geri Zell am See'ye döner. Bu defa babası onu ya başarılı olması ya da dönmemesi kaydıyla Salzburg’da bir meslek okuluna gönderir. Kubin'in eğitim bağlamındaki sorunları az-çok burada da devam eder. Bu arada babası bir kez daha evlenmiştir ve karısının kardeşi Alois Beer Klagenfort'ta bir manzara fotoğrafçısıdır. Kubin onun yanına çırak olarak verilir ve sonraki dört yıl boyunca fotoğrafçılık üzerine çalışır. Fakat bu süre içinde işten kaynaklanan sorunlar, düzensiz, hovarda bir hayat ve uykusuz geçen gecelerin baskısı sinirlerini iyice yıpratmıştır ve nihâyet hayâtından hiç memnun olmayan bu genç adam, daha 19 yaşında iken Zell am See'de annesinin mezarı başında intihara kalkışmaya kadar sürüklenir. Eğer ben bugün bu satırları yazabiliyorsam, bunun paslı bir tabanca mekanizması sayesinde gerçekleşebildiğini bilerek yazıyorumdur: Sonuçta Kubin sadece bayılmıştır.

Babasının başarısız intihar girişiminin ardından ona daha çok kol kanat gerdiğini biliyoruz. Genç Kubin'in bir sonraki hedefi orduya katılmak olmuştur, ama bu temelden mantıksız girişim zayıf sinirsel bünyesi nedeniyle ancak birkaç hafta kadar başarıya ulaşabilir ve ordudan hızla terhis edilir. Artık yeni güzergâhı Münih olacaktır. Münih'te önce özel bir resim okuluna kabul edilir, oradan da Nikolaus Gysis'in derslerine katılacağı Güzel Sanatlar Akademisi'ne geçer. Fakat çoktan belli olduğu üzere okullar Kubin için matah yerler değildir. Derslerinde düzensizdir ve sonunda Akademi'yi de bırakır. Böylelikle formel eğitim sürecine de son noktayı koymuş olur.

Hiç şüphe yok ki Münih'te geçirdiği sonraki yıllar -belki okul konusunda çok başarılı olamasa bile- yaşamının ve san'atının gidişâtında en belirleyici olan dönemdir. Bir gün Münih'te bir müzede Max Klinger'ın çalışmalarını görür ve onlardan oldukça etkilenir. Daha sonraki karanlık temaları üzerinde Klinger'dan aldığı o ilk ilham açıkça belirleyici olacaktır. Bu tarihten sonra şevkle resim yapmaya başlar ve 1902'de Berlin'de ilk sergisini açmayı başarır. Yine aynı dönemde bir koleksiyoncu bazı resimlerini satın alır. Artık profesyonel hayâtı yoluna girmeye başlamıştır. Viyana ve Münih çevresinde çalışmalarının sergilendiği, basıldığı ve eleştirildiği bu dönemlerde bir ressam olarak ünü giderek artar.

Bu arada bir yolculuk esnasında Emmy Bayer'le tanışır ve ona âşık olur. Çok geçmeden evlenmeye karar verip nişanlanırlar. Fakat tüm talihsizlikler ve başarısızlıklardan sonra, nihayet tam güneş yüzünü göstermeye başlamışken, Kubin'in semâlarında bir kez daha kara bulutlara şahit oluruz. Ne yazık ki, nişanlısı o yılın sonunda tifoya yakalanır ve bu devrândan çekilip gider

Cesedin yanında dikilirken, âniden en büyük mutluluğumun sonsuza dek gittiğinin bütünüyle farkına vardım. Sınırsız bir umutsuzluk içinde yüksek sesle ağlamak istedim, ama hiçbir rahatlatıcı ses çıkaramadım.

Kubin bu acı tecrübeden sonra yakın arkadaşı Oscar. A. H. Schmitz'in dul kız kardeşi Hedwig Gündler'le evlenecektir. İki yıl sonra Zwickledt'da kırsal kesimde eski barok bir şato satın alan çiftin yaşamlarının sonuna kadar evleri de orası olacaktır artık. Şimdilerde bu yapı müze olarak işlev görmektedir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, meslek hayâtının en parlak yıllarında Kubin, Avusturya ve Almanya çevresinde pek çok önemli sanatçı ile tanışmış ve onlarla yaratıcı bir etkileşime girmiştir. 1909'da Münih'te Yeni Sanatçılar Birliği’ne üye olur. Daha sonra bu birlikten ayrılıp, Wassily Kandinsky ve Franz Marc'ın ön ayak olduğu ve üyeleri arasında Lyonel Feininger, August Macke, Gabriele Münter ve Paul Klee gibi büyük sanatçıların yer aldığı Der Blaue Reiter (Mavi Atlı) grubuna kuruculardan biri olarak katılır. Yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya'nın politik karışıklık ve ekonomik çöküş yıllarının bunalımlı ve belirsiz atmosferinde en sarsıcı san'atsal ifade biçimi, geleneksel temsilleri aşma, insanın içini dışına çıkarma ve böylece "kabuk bağlamış yapıları parçalama" arzusuyla ekspresyonizm (dışavurumculuk) olarak ortaya çıkar. Freudyen psikanaliz çağının eşiğinde serpilen, Nietzsche'ye duydukları büyük hayranlıkla birlikte, İtalyan fütürizmden ve Alman romantizminden ilham almış ekspresyonist eğilim temelde bir natüralizm ve empresyonizm karşıtlığı ile şekillenmiştir. Yapıtların görünüşteki bütün çeşitliliğine rağmen, özünde bu san'atçılar, ruh hâllerinin dışavurumunu gerçekçi temsillere ve anlık izlenimlere yeğ tutmuşlardır. Kasimir Edschmid'in ekspresyonist şâirler hakkındaki yorumuyla onlar, "Fotoğraf çekmiyorlardı. Hayâl görüyorlardı."

Kubin'in sürrealist övgüye mazhar kendi çalışmaları da kısmen ekspresyonist eğilimin içinde neşv ü nema bulmuştur. Klinger haricinde Goya, Redon, Ensor ve Brueghel'den etkilendiğini ifade eden san'atçının resimlerinde nâdiren canlı renklere rastlayabiliriz; renk paletinin gri tonlarına yoğunlaşmayı tercih etmiştir. Özellikle geç dönem işlerinde sulu ve yağlı boya kullanımından vazgeçip, daha yetenekli olduğunu düşündüğü kalem ve mürekkep çalışmasına ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu resimlerindeki çizgiler hızlı, hatlar çok kez bulanıktır. Bazı çalışmalarında Lovecraft'ın Erich Zann'ın Müziği gibi gotik öykülerini andıran biçimlerde, ayakta kalması geometrik bir mu'cize imiş gibi görünen, çarpık ve döküntü yapıların arasındaki karanlık, klastrofobik sokaklar ya da tekinsiz bir canlılık hissiyle dikilen evler göze çarpar.

Hamile kadın imgesi Kubin'in özellikle erken dönem resimlerinde çok sık karşımıza çıkıyor. Mevzû-i bahs resimlerde hamile bedenler çıplak ve korkunç biçimlerde ve devâsâ boyutlarda resmedilmişlerdir hep. Bu temsiller kökleri çocukluk dönemine uzanan travmatik bir dışavurum hâli olarak okunmaya çok müsâit, zîrâ Kubin 11 yaşında iken hamile bir kadın tarafından cinsel tacize uğramıştır. Yine resimlerinde sürekli eklem bacaklı, örümceksi, yılanımsı, iğreti bir evrim sürecinden kalma hilkat garîbesi yaratıklara rastlarız ki, bunlar da genellikle aşırı boyutlarda çizilmiş, grotesk görünümlerdedirler. Ayrıca ölüm ve onunla bağlantılı temalar çeşitli biçimlerde çok sık görülür; iskeletler, işkence sahneleri, apokaliptik sahneler vs. Çalışmalarındaki ısrarlı karanlık temalar dikkate alındığında Kubin, insanoğlunun, çoklarının varsaydığı gibi "bol kepçe iyilik ve birazcık da kötülükten yaratılmış olduğuna" ikna olmamış gibi görünür.

Bu arada ekspresyonizmden fazla uzaklaşmadan, onun özellikle Alman sinemasındaki yansımalarından bahsetmeliyiz. Sessiz sinemanın zâten yatkın karakteri, ekspresyonist resim ve gotik edebiyatın bahçesinden bol miktarda nasiplenmiştir. Bram Stoker'ın Dracula'sı, Goethe'nin Faust'u ve Meyrink'in Der Golem'i gibi edebiyat yapıtları ve Kokoschka ve Kirchner gibi ressamların eserleri karanlık, kasvetli ve nevrotik temalarıyla Wiene, Murnau ve Lang gibi büyük Alman yönetmenlere sinemasal amaçları doğrultusunda çok cazip görünmüş olmalı. Sonuçta Der Student von Prag ve Der Golem'le ilk emârelerini veren, Das Cabinet des Dr. Caligari ile kendini bulan ve Nosferatu, Faust ve Metropolis gibi önemli filmlerle devam eden Alman ekspresyonist sinemasının büyük yükselişine tanık oluruz. Bu tarihsel devinimle Kubin'in garîp bir bağlantısı var. Das Cabinet des Dr. Caligari'nin senaristlerinden Janowitz Kubin'den fazlaca etkilenmiştir ve filmin set dekorasyonu için ondan yardım ister, ama Kubin bu isteği meşgul olduğunu söyleyerek geri çevirir. Sonra benzer bir ressam aranırken, filmin seti, "Kubinische" ile "Kubistische" arasında bir yanlış okumaya kurban gidip kübik bir hâl almıştır. Eğer dekorasyonu yapan isim Kubin olsaydı şüphesiz çok daha farklı bir şeyler ortaya çıkacaktı ve böyle bir olasılıkta sinema tarihi önemli ölçüde değişebilirdi, ama öyle olmamıştır ve sonuçta perdeye yansıyan bugüne kadar ki en çarpıcı ve özgün görsel tasarımlardan biridir.

Kubin 1908'de Kuzey İtalya'ya yaptığı seyahatin dönüşünde, bir tür san'atsal yetersizlik sürecine girer. Resim yaparak kendini ifade edemez haldedir, tıkanmıştır ve içsel bir arınma ihtiyacı içindedir ve bu ihtiyaç onu tamamen yabancı olduğu bir alana, kurmaca düz yazıya doğru çekiştirir ve böylece biricik romanı Die Andere Seite (Diğer Taraf)'ı yazmaya girişir. Oldukça hızlıdır, kitabı bitirmesi sadece 8 haftasını alır ve bir ay kadar da kitabın baskısında kullanılacak 52 adet illüstrasyonun yapımına ayırır. Başlangıçta Kubin'in aklında yazdıklarını yayınlama düşüncesi yoktur, yazmaya bu amaçla girişmemiştir, ama kayınbiraderi Oscar A. H. Schmitz'in yüreklendirmesi sonucu aynı yıl içinde kitap yayınlanır.

Romanın yapısı görünüşte çok girift sayılmaz. Hikâye yazarın adını vermediği bir ressamın (ki bu ekspresyonist edebiyatta da yaygın bir tavırdır, genellikle bu adsız kişi yazarın kendisi ile paralellikler taşır), eski bir okul arkadaşı ve şimdilerde muazzam bir servete sahip olan Claus Patera'dan aldığı bir davetle birlikte, oldukça basit ve dolambaçsız bir giriş bölümüyle açılır. Patera okul arkadaşını Asya'nın ortasında, Tiyenşan bölgesinde meçhul bir yerde konumlanmış bir ülkeye yaşamak üzere çağırmaktadır. Merkezine Perle (İnci) adı verilen bu ülke 31.000 kilometrekarelik bir alan üzerine kurulmuş ve çepeçevre yalıtılmıştır. Ressam ve karısı bu ilginç daveti kuşku ve merak karışımı duygularla kabul eder ve kısa bir yolculuk anlatısı sonrası, okuru da beraberlerinde taşıyarak Rüya Ülkesi'nin sürreal coğrafyasına adım atarlar. Böylelikle bugüne dek yazılmış en tuhaf ma'cerâlardan birine dâhil olmuş oluruz.

Eksantrik ülkenin çılgın ve gizemli yaratıcısı Patera, bizâtihi Kubin gibi yaşadığı çağla sorunları olan biridir. Sözcüsünün ifadesiyle o: "Her tür bilimsel ilerlemeye karşıdır." Bu nedenle Rüya Ülkesi'nde hiçbir şey kural olarak 1860'dan daha sonraki bir döneme âit olmayacaktır. Duvarlarla çevrili ülkenin tek girişi davetsiz olanlara kapalı ve içeri giren eşyâlar konusunda sıkı bir denetim altındadır. Ülkenin mimarisi de bu doğrultuda bütünüyle Avrupa'nın çeşitli yerlerinden satın alınıp taşınmış, eski ve bakımsız binâlardan müteşekkildir. Bunlar önce parçalanıp taşınmakta ve sonra Rüya Ülkesi'nde yeniden birleştirilmektedirler. Bu eklektik haliyle Perle, zihinde hem gülünç hem de ürkünç bir izlenim uyandırır.

Peki, Patera'nın akıllara durgunluk veren böylesi bir ülkeyi inşâ' etmedeki amacı nedir? Örneğin ütopya denilebilir mi Rüya Ülkesi'ne? Cevap yaratıcısına göre, muğlâk bir 'hayır':

Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her tür günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır. Ülkenin efendisinin niyeti asla örnek bir devlet, bir ütopya yaratmak değildir. Maddi sıkıntılar yaşanmaması için gerekli önlemler alınmış olsa da, bu ülkenin en önemli amacı daha çok mülk, eşya, nüfus kazanmak değildir. Hayır efendim kesinlikle değil!... Bana inanmıyor, gülümsüyorsunuz. Biliyorum, Patera'nın Rüya Ülkesi aracılığı ile başarmak istediklerini kelimelerle anlatmak çok zor, adeta imkânsız.

Özellikle Rüya Ülkesi(Rüya Krallığı) tanımlaması ilk bakışta bir ütopya izlenimi veriyor(ve belki bu izlenim ikircikli bir biçimde kastedilmiştir), ama neticede bunun bir yanılgı olduğunu anlamakta gecikmeyiz; zîrâ örneğin Shangri-La benzeri gizli bir cennet tasavvuru bulamayız orada. Kubin çizdiği gibi yazmaktadır ve Rüya Ülkesi belirgin grotesk yapısı ile en mülâyim yorum dâhilinde bile ancak bir ütopya karikatürü sayılabilir. Eksiklikle damgalanmış bir gölgeler diyarı! Orada gökyüzü her zaman gri bulutlarla kaplıdır. Güneş, ay ve yıldızlar asla görünmezler. Bütün bir manzara bir negatif fotoğraf filmden sökün etmiş gibidir. Ülkenin tek hâkimi Patera'ya gelince, o gerçekten çok nâdir bir figür. Zîrâ hegemonik gücü bilinç düzeyinde değil, bilinçdışı düzeyde etkin olmaktadır. Kubin'in romanını yazdığı yıl Sigmund Freud'un Viyana Psikanaliz Derneği'ni kurduğu yılla çakışır. Fakat Kubin'in Freud'la ilişkisi -o dönemde henüz bugünkü gibi her taşın altından baş göstermeyen Freud'un çalışmalarını geç bir dönemde okumuş olması dolayısıyla- yapıtını biraz daha enteresan kılmaktan öteye gidemiyor.

Başka bir açıdan, geçmişinin bize sunulan kısa özeti, Patera'nın, isyankâr bir fıtrat üzere romantik bir gezgin ve aykırı bir kişilik olduğunu düşünmemizi sağlar. Bu romantik karakter tahammül edemediği yeryüzünde başka bir gerçekliği, gerçeğin öte yanını arzulamış ve eline fırsat geçtiğinde hayâllerini gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Görüyorsun ya, ben Tanrı'yım. Ben de umutsuzluk içindeydim, fakat sonra bu çorak topraklarda bir ülke kurdum. Ben efendinizim.

Patera'nın bu sözlerini romantik Sturm und Drang hareketinin en önemli isimlerinden bir olan Lenz'in şu haykırışı ile karşılaştırabiliriz: "Bir yer aç! Yık! Bir şeyler doğacak! Ah, bu Tanrı-gibi olma duygusu!"

Diğer Taraf'ı düşünüp de, Peake, Meyrink ya da Kafka'yı bir şekilde hatırlamış olmamak zor. Kubin'in Kafka ve Meyrink'le doğrudan bağlantıları olmuştur. 1907'de Meyrink'in klâsikleşmiş eseri Der Golem için bir dizi çizim hazırlamıştır. Gustav Meyrink, romanın yazdığı bölümlerini Kubin'e göndermekte ve o da o bölümlere uygun resimlemeyi yapmaktaydı. Fakat Meyrink zamanla yazma işini savsaklar ve kitabı ancak 1915'te yayınlanacaktır. Böyle olunca da Kubin, Golem için hazırladığı illüstrasyonları kendi romanında kullanmaya karar verir. Sadece bu gerçeğe dayanarak bile Meyrink'in romanı ile Kubin'inki arasında en azından bir çeşit atmosferik izdüşüm olduğunu düşünebiliriz.

Kitap illüstrasyonundan bahsetmişken, bunun Kubin'in önemli bir özelliği olduğunu belirtmeden geçersek büyük bir haksızlık olur. Hayâtı boyunca çok sayıda (150 civarında) yazarın kitabını resimlemiştir. Bunların başında özel bir hayranlığı olan Edgar Allan Poe geliyor. Sadece onun öyküleri için yüzden fazla illüstrasyon yapmıştır. Resimlediği diğer yazarlar arasında, Hoffmann, Nerval, Dostoyevski, Balzac, Wells, Anderson ve Voltaire gibi pek çok ünlü isme rastlayabiliriz.

Franz Kafka ile Kubin'in Prag'da 1911'de başlayan bir tanışıklığı var. Kafka, Günlükler'ine düştüğü notlardan anlaşıldığı kadarıyla, Kubin'i çok güçlü ama monoton bir yüz ifadesiyle, değişken bir karakter olarak okumuştur. Öte yandan Kubin Kafka'ya karşı oldukça müşfiktir; aynı dertten muzdarip olduğu kabızlık dolayısıyla ona ısrarla bir müshil ilacı önerisinde bile bulunduğunu öğreniriz. Ayrıca Kafka'nın Bir Köy Hekimi adlı öyküsünü resimlediği de biliniyor. Mervyn Peake'e gelince, onun -Diğer Taraf’ın ilk İngilizce çevirisi 1967 tarihli olduğu için- kitabı bildiğini sanmıyorum, ama kendisi de asıl olarak bir ressam olduğu ve yine benzer şekilde kitap illüstrasyonları ile ün kazandığı için, Kubin'in görsel çalışmalarından haberdâr olması çok daha muhtemel bir olasılıktır.

Öze dönersek, bu dört yazarın, öteki az-çok ortak yanları bir yana, anlatılarını üzerlerine kurdukları uzamsal çerçeve konusunda görmezden gelinemeyecek örtüşmeler var. Kafka ve Meyrink'in yaşamlarını geçirdikleri Prag için "görünmez duvarlı bir getto" tanımlaması yapılmıştır ve bu yazarların yapıtlarını Prag'ı hesaba katmaksızın düşünmek mümkün değildir. Meyrink'in eski bir yahudi efsanesini konu edinen romanı Golem, doğal olarak Prag'ın yahudi mahallesini kendine mekân edinmiştir. Yazar, "hep aynı kalan düşüncelerin birikimiyle zehirlenen," durağan, kasvetli ve bunaltıcı bir yer olarak yansıtarak yabancılaştırdığı gettoya, aynı zamanda düşsel ve gizemli bir nitelik de kazandırır.

Yine Kafka'nın Das Schloß (Şato) adlı romanındaki Köy-Şato kompleksini hâtırlayabiliriz. Çıkışsızlık Kafka’nın öykülerinde biteviye tekrar edilen hâkim bir temadır. Borges onun yapıtlarını bir noktadan başka bir noktaya gitmek için her defasında gittiğinin yarısı kadar yol kat etmek zorunda olan adama dair ünlü Zenon paradoksuna benzetir. Bu doğrultuda, "devinim içindeki nesne, ok ve Aşil, yazındaki ilk Kafkavari kişilerdir," diyecektir. Anlatılarındaki yersiz-yurtsuz kılıcı bu tema ile simetrik bir uyum hâlinde Kafka'nın Dava ve Şato gibi büyük yapıtları da bir bütün hâlinde tamamlanmamış olarak kalırlar. Şato romanının izole ve labirentimsi yapısının, Dava romanındaki bürokratik çıkmazların ve Kafka kişilerinin alâmet-i fârikası olan absürd davranışların Kubin'in dünyasında sürrealist izdüşümleri çıkar karşımıza. Diğer Taraf'ta Arşiv'e dair yapılan betimlemelerde Kafka'yı bulmakta öyle çok zorlanmayız.

Romanın hayâlî uzamı açısından, Peake'in insanı şaşkına çeviren kült üçlemesinde Gormenghast belki Diğer Taraf'a öbür örneklerden daha da yakın durur. Bu iki düşsel mekân, geçmiş bir zamanın numûneleridir. Yalnız şu önemli farkla: Patera Rüya Ülkesi'ni geçmişin yapay bir örneğini bugün üzerinde diriltmeye çalışarak, onu bilinçli bir şekilde izole etmişken, Gormenghast'ın ayrıksı zamansallığı çok daha hakîkidir. Öyle ki, sanki tarihin bir ânında Gormenghast bütün haşmeti ve irâdesiyle yavaşlamaya karar vermiş ve bu doğrultuda her zerresiyle zaman mefhûmuna karşı isyan bayrağını çekmiştir. Böylece öteki dünya yanından hızla geçip giderken, o kendi obsesif durağanlığı içinde fantastik bir gerçekliğe bürünür. Artık ne tepelerin ardındaki diğer tarafı umursayacak, ne de onlar tarafından varlığı tam olarak kavranılabilecektir. Dışarıya karşı bariz bir umursamazlık getiren içe kapanıklık iki kitap için de ortak bir hâlet-i rûhiye: "Dışarısı bir şakadan ibaretti, öyle bir yer yoktu." Fakat Rüya Ülkesi'nin eklektik ve karikatürize yapısı sürekli yapaylık izlenimi uyandırırken, Gormenghast antika doğasıyla orada bulunmayı öteki her şey kadar hak eden bir ihtişam ve gururla yükselir. Belki de bizim Gormenghast'ın küflü dünyasına karşı hissettiğimiz hüzünlü yakınlık (öteki örneklerden çok daha yoğun olarak) büyük oranda zaman karşısındaki acınası çaresizliğimizle ilintilidir. Bunları yazarken aklıma Kubin'in resimlerinden biri geliyor. Tepesinde saatin koluna benzeyen bir kılıcın daire üzerine sıralanmış kafaları uçurduğu bir kuleyi resmetmiştir o çalışmasında. Evet, zamanın dakik çarkı dönüyor ve sıradaki kafalardan biri de şüphesiz bizimkidir. Kısacası empati kurmak zor değildir; durdurabilecek olsaydık o çarkı, sonuçlarına aldırmadan biz de durdururduk.

Benzerliklerin izini sürmeye devam edelim. Günther Anders, Kafka'nın Tanrı'yı bir demiurgos gibi kavradığına dikkat çekmiştir. Gnostik teolojiye göz kırpan bu yorumdan kasıt, kanun koyucu olan Tanrı'nın (gnostiklerin devraldığı klasik yorumda alt-yaratıcının) aynı zamanda kötülüğün de kaynağı olduğudur. Kubin ise Diğer Tarafı, demiurgosun hermafrodit olduğu bilgisiyle sona erdirir. Romanın en baskın vurgusu olan bu melezlik göndermesinin, isteğe göre, Apollon-Dionysios diyalektiği üzerinden Nietzscheci bir okuması ya da Eros ve Thanatos karşıtlığı üzerinde Freudyen bir okuması yahut gnostik ilhamla Jungvari bir okuması vs. yapılabileceğini belirtmeliyiz. Bu bağlamda yine ezoterik öğretilere içerden geniş bir hâkimiyeti olan Meyrink'in, dışavurumcu kabalacı mistisizmle yoğrulmuş romanının da hermafrodizm üzerine göndermelerle kurulduğuna dikkat çekelim.

Kubin, yapıtını Golem'de olduğu gibi, bilinç ve bilinçdışı, gerçek ve düş arasında kaygan bir alan üzerine oturtur. Anlatı uyanıklıktan uykuya, uykudan uyanıklığa doğru akış halindedir sürekli ve böylece iç ve dış yaşam arasındaki kartezyen sınırlar erimeye başlar. Fakat sonuçta beklenen her ne idiyse o olmaz ve mahmur gözlerin ve sarhoş ruh hallerinin egemenliğindeki ülkede, eylemleri anlamlı gösteren mantıkî ve nedensel bağlar kolayca kırılabildiği gibi, mübâlâğa da bir istisnâdan çok kural hâline gelir. Her şey giderek tımarhâne havaları eşliğinde deveran eden absürd bir nümâyişe dönüşürken, bir girdap misâlî kendi içine katlandıkça derinleşen keşmekeş ve entropinin doruk noktasında korkunç bir gürültü eşliğinde haşin bir içe çöküş ân meselesidir artık. Rüya Ülkesi'nin geç dönem manzarası Hieronymus Bosch ya da Pieter Brueghel gibi ressamların çalışmalarından, Ortaçağ'ın o sonu gelmez marazî cehennem temsillerinin birinden hiç utanmadan çıkıp gelmiş gibidir.

Kubin'in 'konserve et kralı' Hercules Bell karakteri üzerinden bir modernite eleştirisi geliştirdiğini gözden kaçırmak pek mümkün olmasa gerek. Peake'in kurnaz Steerpike'ının muadili olarak düşünülebilecek bu Amerikalı materyalist karakter, aydınlanmış dinamizmi ile bir nevi mitik adaşı gibi Prometheus'un zincirlerini kırmış ve Rüya Ülkesi'nin bütün dengesini sağlayan Atlas'ın yüküne talip olmuştur. Onun kişiliğinde, gelecek itkisi geçmişe, gerçeklik ilkesi hayâl gücüne, araçsal rasyonalite tözsel rasyonaliteye karşı şiddetle başkaldırır. O piyasaların gönüllü misyoneri; üretimin demir dişlilerinin, rûhsuz klonlarının ve zevkten gözü dönmüş tüketim çılgınlarının şatafatlı temsilcisidir. Kısaca bu garîp ülkeye biraz 'Amerikan Rüyası' zerk etme amacındadır. Fakat bu noktada Kubin'in yorumunun, bildik bir kapitalist modernite eleştirisiyle yetinmeyip, romantik nostaljiye fazla meyil vermeden ve çürümenin çift taraflılığını gözden kaçırmayarak, yukarıda dikkat çektiğimiz üzere tarafların antagonik yan yanalığı doğrultusunda kozmolojik bir analize doğru yöneldiğini vurgulamamız gerekiyor.

Evet, Kubin son tahlilde karşıtların diyalektiğini anlar ve kabullenir, fakat bu çatışmanın içimizdeki yansımalarını cehennem olarak nitelediği ânda Schopenhauer'un felsefî karamsarlığına doğru çekildiğini görürüz (Schopenhauer'la ilişkili olarak Kubin'in bir dönem Budizm'e duyduğu yoğun ilgiye ve romanındaki gizemli yerli kabilenin ülkenin içine düştüğü kaostan zerrece etkilenmeyen dinginliğine dikkat çekmekte yarar var). Yaşamının büyük kısmını medeniyetin karmaşasından uzak bir kırsalda, yaşlı bir evde inziva ile geçirmeyi tercih etmiş, eski filozof, yazar ve ressamların karanlık tasavvurlarından aldığı ilhamla beslenen bu sıra dışı adamın, bir yoruma göre Avusturyalı Goya'nın, yapıtları üzerine bu kötümser yorumun gölgesi düşmüş gibidir. Neticede Diğer Taraf, aydınlanmanın ikircikliği gibi, bir yanda yeni olanın kontrolsüz çoğalışı ve yıkıcı terörü ile öte yanda durağanlığın patolojisi, dünü mumyalayarak korumanın imkânsızlığı arasından iflâh olmaz distopik bir anlatı eşliğinde geçerek nihâyete kavuşur.

Bu noktada romanla ilgili açıklamalara bir son verip, Kubin'in hayât öyküsüne devam etmeliyiz. Ekspresyonistler için Birinci Dünya Savaşı bir dağılma ve trajedi olmuştur. Bu san'atçıların bazıları Dünya Savaşını heyecanla karşılamış, onun isyankâr ideallerindeki yeni sanatçıyı yaratmak için bir fırsat olduğunu düşünmüşlerdir. Onlardan biri olan Max Beckmann şöyle yazacaktır:

Resim yapabilmek için yolum dünyanın bütün lağımlarından, tüm alçaklıklarından ve kutsallığın çiğnendiği yerlerden geçmeliydi. Bunu yapmak zorundayım. İçimde kuralcı imgelem doğrultusunda ne varsa dışarı atılmalı, son damlasına dek...

Sonra kalkar ve diğer pek çoğu gibi gönüllü bir sıhhiyeci olarak savaşa karışır. Kubin'in yakın arkadaşı Franz Marc'ın kaderinde, askere alındıktan kısa bir süre sonra yitirdiği ortak dostları August Macke'ın ölüm ilânını kaleme almak ve iki yıl sonra gönüllü katıldığı savaşın başka bir cephesinde (Verdun) düşmek vardır. Onlar gibi bazıları hiç geri dönememiş, dönenlerse peşlerinde korkunç kâbuslar taşımışlardır. Kubin bu vahşet döngüsüne üç kez çağrılır ve her defasında fiziksel durumu yetersiz bulunarak geri gönderilir; ucuz kurtulmuştur.

Savaşın büyük kopuş yıllarından sonra Kubin'in yaşamı, san'atsal olarak üretkenliğini korumuş ve yapıtlarının sergilendiği organizasyonlar açısından bir düşüş yaşamamış olsa da, nispeten daha sâkin geçmiştir. Yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde Nasyonal Sosyalistler için ekspresyonistlerin pek çok yapıtı Yoz Sanat'ın reddedilmesi gereken birer örneği idiler ve bu yüzden pek çok sanatçı önemli yasaklarla karşılaşmıştır. Her ne kadar Kubin'in bazı çalışmaları da bu yönde imlenmişse bile, karısı yarı yahudi olmasına rağmen, Zwickledt'a çekilmiş olan Kubin politik bir karakter değildi ve bu zorlu dönemde resimlerinin gösterimleri konusunda büyük problemler yaşamamıştır.

1948 yılı, neredeyse yarım asırdır sürmüş bir beraberlikten geriye sadece hüzünlü anılar bırakarak geçip gider; Hedwig Gündler yoktur artık. Uzun yaşamının sonunda, bütün san'atsal emeğini Avusturya devletine miras bırakır Alfred Kubin. Son günlerinde mesânelerinden ciddi bir şekilde rahatsızdır ve nihâyet takvimler 20 Ağustos 1959'a gelip çattığında, ölüm 82 yaşındaki Kubin'i bir kez daha hâtırlar ve bu son hâtırlayış olacaktır.

O, üç çeyrek asrı deviren ve yeryüzünün en kanlı, en tutarsız ve değişken dönemlerini kat eden yaşamı boyunca, bir ressam ve yazar olarak yapıtlarında kanımca Campbell'ın, kahramanın en zor görevi diyerek sorunsallaştırdığı şu metaforik problemle sürekli boğuşmuştur: "Karanlığın insanı dilsiz bırakan ifadelerini, aydınlık bir dünyanın diline nasıl çevirmeli?"