Harfsiz konuşup susanların öyküsü.

12 Kasım 2007 Pazartesi

O ses, dünyada duyulan her güzel sesin, her nağmenin aslıdır. Başka seslerin hepsi de o sesin yankısıdır.

- Mevlânâ -




Son romanı Suskunlar ile bir yandan mûsikînin hoş nağmelerini terennüm ederken, diğer yandan tasavvufun gizil yelkenlerine tutunan İhsan Oktay Anar, bir kez daha arz-ı endâm ediyor edebiyat dünyamıza.

Ördüğü zarif düşlerle hem bol kahkahalara vesile olup, hem de yazdıkları üzerine düşündürmeyi başaran bir romancı olarak Anar, Türkçe edebiyatın nev'i şahsına münhasır isimlerinden biri olduğu fikrini yazdığı her kitapta biraz daha kavi kılmakta. Suskunlar ise onun tahayyül ve tefekkür ölçeği en derin romanı olmalı.

Bu noktada kendimi dizginlemeliyim. Zîrâ kitabın içeriğinden haddinden fazla bahsederek okuyacak olanların zevkini baltalamak istemiyorum. Fakat elimizde takdîre şâyân bir roman olduğu da muhakkak. Bir yandan Anar'dan alışık olduğumuz üzere, okuyucusunu zarif tasvirlerle İstanbul'un daha çok Konstantiniyye diye bilindiği zamanlarda, onun debdebeli veyahut metruk muhitlerinde gezdirirken, diğer yandan her biri ayrı bir âlem olan mûsikî üstâdı karakterlerinin etrafında mistik ve esrârengiz bir hikâye anlatıyor.

Suskunlar ilk bakışta sanki bir hayâlet öyküsü okuyacağınız hissini uyandırsa da, işin iç yüzünün böyle olmadığı çok geçmeden anlaşılıyor(hayâlet var elbet, hattâ tam teşekküllü bir avcısı bile var). Eser pek çok yan öyküyle bağlantılı olarak Zâhir ve Bâtın kavramları(karakterleri) etrafında dönen ve ölümsüzlüğe ve Suskunlar'a dâir bir anlatı.

Anar ezoterik ya da bâtınî denilebilecek bir öğretiyi, o dar ve örtük derinliğinden çıkartıp, ona bir kurmaca içerisinde(elbette bu bir anlamda yüzeyselleştirmedir) yeni bir nefes üflemeyi amaçlamış. Bu bağlamda da özellikle sûfî gelenekle Hıristiyan tarihine ait bir takım olayları(Hz.İsa'nın hayatından çeşitli bölümler, Müneccim Krallar efsanesi gibi) edebî bir oyun içinde birbirine bağlayarak şaşılası bir kurgu oluşturmuş. Hattâ bir bölümde Kitâb-ı Mukaddes'in açılış bâbı olan Yaratılış Kitabı'nın yeni bir yazımı bile var ve bu ilginç yorum bana Silmarillion'daki Ainur'un Müziği'ni hatırlatmadı değil(Tolkien'in de o bölümdeki esin kaynağı Kitâb-ı Mukaddes'tir). Yine gözlerden kaçmaması gerekenlerden biri eserin yedi sayısına verdiği özel ehemmiyettir.

Üstte bahsettiğimiz türden bir kurgu ve iç içe geçmişlik postmodernizm tartışmalarına uzanan bir parlaklık yaymakta. Zaten Anar da, Türk edebiyatının postmodern yazarları arasında gösterilir sürekli, ki buna hak vermemek mümkün değil.

Dil ve kurgu açısından Suskunlar'ın yazarın daha önceki işlerini aşmış olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, artık Osmanlıca kullanımı konusunda biraz da gösterişe kaçmakta bir beis görmemiş. Kitaptan istisnâî olmakla beraber oldukça çetrefil ve âhenkli bir alıntıya yer vermenin zamanıdır:

"Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufûlevi vüsafâsı olan ehl-i vukuf füsûnkârların bezediği o vâsî füseyfisâda raks ve vüsûb eden vüsemâ gibi birer üfkûhe idiler. Ama füsûs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhûs ufûnetin üfûl olduğu, bu füyûz dolu, tabiî bir vüs ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi Yusuf-ı kalbîden nasıl hâsıl olur diye sanki, fusûl-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler adeta, Şems'in üfûl ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vüfûd idiler."

Görüldüğü üzere yazarımız daha önceki metinlerine kıyasla açıkça şakımaya başlamış denebilir. Yine o önceden bildik mizâhî dilde olduğu gibi korunmuş, ki bu bir Anar kitabının en başat özelliklerinden biridir. Eğer o nükteli dil olmasa idi Anar'ın kitapları da bu denli çok sevilemezdi sanırım.

Geçmişte Puslu Kıtalar Atlası karşısında hayrete düşmüş olmama rağmen, o ilk eser özellikle Amat ve Suskunlar'a kıyasla epey parçalı bir öykü akışına sahiptir. Suskunlar önceki dolamalı kurguyu korumasına rağmen, daha bütünlüklü, daha âhenkli bir yapıya sahip ve bir roman olarak daha temiz bir iş. Kitapta bazı ufak tefek kusurlar varsa da bunların sözünü etmeye değmez. Zaten Anar'ın karakterlerinden birinin "Kusur benim imzamdır" dediğini hatırlamak susmamıza vesile olmalı.

"Bir İhsan Oktay Anar kitabının en sorunlu yanı nedir?" diye sorulacak olsa, sanırım en çok kısa olmalarından yakınılırdı. Şimdiye kadar yayımlanmış beş kitabı arasında en uzunu Suskunlar olmasına rağmen, sadece 260 sayfa civarında ve çabucak okunup biten ve keşke bitmeseydi dedirten bir kitap bu. Fakat öte yandan onun kitapları dolu dolu yazılmışlar ve okurken alınan hazzı başka bir şeyle kıyaslanmak da kolay kolay mümkün olmasa gerektir. Anar'ın bu toplumun târihini kuşatan ve geçip gitmiş zamanlara dâir, şimdiki zamanda fantastik dokunuşlarla bezenmiş düşlerinden oluşan romanları, yabancılık ve onun doğurabileceği uzaklık hissinden beriler ve özgün ama âşina bir sıcaklık yayıyorlar. Sözün kısası, İhsan Oktay Anar okumak keyifli bir iştir vesselâm.

Yazarlar, İntiharlar ve Aşk...

24 Ekim 2007 Çarşamba

Son bir sene içinde okumaktan çok zevk aldığım pek çok yazar terk ettiler yaşamı sırayla. Stanislaw Lem, Jean Baudrillard, sonra tam da elimde bir kitabını okuduğum esnada öldüğünü öğrendim Kurt Vonnegut ve Zaman Çarkı serisini bitiremeden göçen Robert Jordan...

Fakat bu saydığım yazarların ölümleri hep doğal ölümlerdi. Burada doğal kelimesini tırnak içine almak gerekebilir elbette; doğal olmayan ölümden kastım intihardır.

İntihar...

Söylenişi bile insanın içinde meş'um hisler uyandıran bir kelime. Beri yandan son zamanlarda, yazarlarının intiharı seçmiş olduklarından habersiz aldığım iki kitap okudum peş peşe.

Bunlardan ilki hatırladığım kadarıyla daha önce ismini hiç işitmediğim bir yazara, Albert Caraco'ya aitti. Kitabın orijinal adı Breviaire du chaos, Türkçe'ye Kaos'un Kutsal Kitabı adıyla çevrilmiş. Öylesine sıra dışı, sert, tokat gibi ve karamsar bir üslubu ve içeriği var ki, insan daha öncesinde yazarın biyografisinden habersiz olsa bile onun sonunda intiharı seçmiş olduğunu kolaylıkla sezebilir.

Önsözde yazarın adı Nietzsche ve Cioran gibi düşünürlerle birlikte anılmış. Fakat doğrusu Caraco sözünü sakınmama ve üslûbunun gaddarlığı ve karamsarlığı nokta-i nazarında kendine özgü bir yazar. Öyle ki, tespitlerini okurken, onları onayladığınız zamanlarda bile, aynı anda içinizde karşı bir itiraz dalgası büyütmemeniz çok zor.

"Bizler tarihi kapatmaya yazgılıyız. Tarih bizimle birlikte ölecek, parantezin sonuna değiyoruz, kaçınamayacağımız şeye rıza gösteriyoruz, hem de tamamen ve hiçbir şey bizi daha fazla ürkütmüyor, en kötüyü bekliyoruz, en kötüyü umuyoruz, umudu çoktan feda ettik, imana el çektirdik, özgürüz, hiç olmadığımız kadar özgürüz, kendi ölümümüzde mevcuduz ve bizim için artık ölümün bile vekalet ettiği bu yaşama nedenleriyle birlikte varlığımızı sürdürüyoruz."

Ya da

"İnsanlar ölüm dışında çare olmadığını anladıklarında, kendi kendilerini öldürmek zorunda bırakmadıkları için kendi katillerini kutsayacaklardır. Bizim bütün sorunlarımız çözümsüz olduğundan ve çözemediğimiz sorunlara sürekli yenileri eklendiğinden içinde tükendiğimiz yaşama öfkesinin yok olması ve bana bu dönemlerin utancı gibi gelen canice iyimserliğin yerini bunaltının alması gerekecektir."

Bu alıntılarda da emâreleri görüleceği üzere, Caraco insanoğlunun umuduna umarsızca saldıran bir yazar ve bunu belki de bir insanın asla sahip olmaması gereken bir kendinden eminlikle yapıyor. Işık Ergüden onun günde altı saat düzenli olarak yazdığını ve yazdıklarını tek bir düzelti yapmadan bir defada yazdığı bilgisini veriyor bize. Bunu öğrenince acaba yazdıklarının dozunda bu su katılmamışlığın payı nedir diye düşünmemek zor.

Nihâyet pek bir çıkış yolu göremeyen ve apokaliptik bir gelecek öngören, hattâ çok eleştirileceğinin açıkça farkında olarak böyle bir geleceği çağıran Albert Caraco, göçlerle dolu bir yaşamın ardından 1971 yılında, annesi ve babasını üzmemek adına ertelediği bir intiharı, babasının da ölümden hemen sonra gerçekleştirir ve kişisel ıstırabını bu şekilde sonlandırmayı tercih eder. Bu tercih bizim yargımızın ötesindedir elbette ve diyebilirim ki, yazılarındaki kesif karamsarlığa rağmen o unutulmayı hak etmiyor; düşünceleri onaylanmasa da, tespitlerine bütünüyle katılınmasa da okunmalı, zîrâ insanoğlunun bu çağda kendisine sunulan en karanlık tasavvurlara bile dönüp bakma cesareti olmalıdır ve bunun sonucunda eğer ürkecekse de ürkmelidir artık.

***


Diğer bahis konusu yazar ve kitabı, Leopoldo Lugones'in Tuzdan Heykel(La guerra gaucha) adlı yapıtı. Bu kitap Borges'in Babil Kitaplığı serisinden çıkan eserlerden biri. Bir öykü derlemesi ve yazarının Türkçe'de bulabileceğiniz tek kitabı.

Borges, Leopoldo Lugones'i Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgeyecek olsak bu Lugones olurdu diyerek selamlıyor. Türkiye'de bilinmediği gibi, dünyada da bilinen bir isim değil Lugones. Yazar, şair, öğretmen, gazeteci, tarihçi, eleştirmen; yazılarını Fransızca ve İspanyolca kaleme alan, ayrıca Yunanca ve Latince uzmanı ve çevirmeni biri var karşımızda. Politik olarak aktif olsa da, tutarsız bir geçmişi olmuş; anarşizmden, faşizme kadar savrulmuş görünüyor.

Öykülerine gelince, okuduğum en zeki öykü yazarlarında biri olmalı Lugones. Mitolojiden ve İncil'den esinlenmeler taşıyan oldukça iyi kurgulanmış öyküler yazmış. Lugones'in benim de okumaktan çok hoşlandığım, şaşaalı betimlemeleri seven bir tarzı var. Kısa öykü yazarlarının pek çoğunda olduğu gibi bir Poe etkisi belirgin. Açıklanamayan Bir Olay ve Francesca adlı öykülerinde bu etki çok bariz. Zaten özellikle bu ikiyi öyküye bayıldım. Derlemenin adı da olan Tuzdan Heykel yine sonu bir muammâ olarak kalan esrarengiz bir öykü. Yzur ve Abdera'nın Atları öyküleri, hatta Açıklanamayan Bir Olay öyküsü de bunlara dahil sayılabilir, yazarın hayvanlar ve insanlar arasındaki benzerliklere yoğun bir ilgisi olduğunu izlenimini uyandırıyor. Abdera'nın Atları grotesk bir yapıya sahip, öykünün gelişimi ve sona eriş biçimi dikkate alındığında tuhaflık damgası yemesi kaçınılmaz. Diğer bir öykü olan Ateş Yağmuru'nu ise Borges haklı olarak Epikurosçularla bağlantılandırıyor. Çünkü öyküdeki insanlar, Eski Ahit esintili bir çeşit kıyamet günüyle karşılaşmalarına rağmen son anına kadar yaşamın tadını çıkartmaktan, sefih hayatlarına devam etmekten geri kalmıyorlar. Jülyet Nine adlı son öykü ise Shakespeare'e göndermeleri olan, oldukça hazin ve sıra dışı bir aşk öyküsü.

Tüm bunları düşündüğümde Tuzdan Heykel adlı bu derleme başlangıçta sandığımdan çok daha keyifle okuduğum bir kitap oldu diyebilirim. Lugones'in inceleme metinlerinde, kritiklerde adının hiç geçmiyor oluşu oldukça şaşırtıcı. Ayrıca bu derleme Jorge Luis Borges'in bir kez daha muhteşem bir okur olduğunu tescilliyor.

Tekrar başa dönersek, Leopoldo Lugones 1938 yılında politik hayal kırıklıkları ile ilgili olması muhtemel bir intiharı seçti yalnızlık içinde. Bunun için siyanür kullanmayı tercih etti. Burada Borges'e bırakalım son sözü:

"Hiç kimse mutluluğu gizleyemez; gururlu ve ketum olmasına karşın Lugones'in kederi apaçık ortadaydı. Kırk yıl kadar önce intihar ettiğini bana telefonla haber verdiklerinde şaşırmadım ama üzüldüm, çünkü vazgeçme ve yadsımalarla dolu tüm yaşamının gecikmiş bir intihar olduğunu düşündüm."

***


Tam Lugones'in kitabını okumaya başladığım sıralarda, bir kaç hafta önce Internet'te gezinirken Andre Gorz'un intihar haberine rast geldim ve oldukça üzüldüm. Ama onun seçtiği ölüm Caraco'nun ya da Lugones'inkinden çok farklıydı. Aşktı o farklılığı yaratan şey.

Aslında pek uzak olmayan bir geçmişte tanıştım Andre Gorz'un fikirleriyle ve onun yirminci yüzyılın en önemli entelektüellerinden biri olduğunu düşünüyorum o gün bu gündür. Özellikle kapitalizmin ve sosyalizmin iktisadi mantığı, çalışma politikası üzerine oldukça kapsamlı ve incelikli tespitlerine bir şans vermelisiniz.

Ama yaşamının onu ölümüyle de kuşatan o özel yanını hiç merak etmemiştim. Okuduğum intihar haberinin hemen yanına, uzun zaman önce kansere yakalanmış ve artık hastalığı son raddesine kadar ilerlemiş olan karısı Dorine'e yazdığı "D'ye Mektup" adlı kitabından bir paragraf iliştirilmişti. Şöyle diyordu:

"Yakında 82 yaşına basacaksın. 6 santim daha kısaldın. Kilon da 45'e indi. Ama hep güzel, zarif ve çekicisin. 58 yıldır birlikte yaşıyoruz ve seni her zamankinden çok seviyorum. Göğüs çukurumda hep sadece teninden tenime geçen sıcaklığın doldurabildiği derin bir boşluk taşıyorum."

Kitabın sonu ise sonun habercisi adeta:

"Birimiz diğerimizin ardından yaşamak istemiyoruz. Birbirimize sık sık 'Ölümden sonra ikinci bir yaşam varsa, onu da birlikte yaşayacağımızı' tekrarlıyoruz."

Evet, Andre Gorz, politik ekoloji uzmanı, nadir bulunur bir düşüngücü, 84 yaşında karısı Dorine'le yan yana yatarken ayrılmayı seçti hayattan. The Notebook adlı bir film izlemiştim yakın bir zamanda, bu ölümü düşündükçe o filmdeki son sahne beliriyor zihnimde hep: Bir yatakta el ele iki insan. Nefessizken bile aşıklar. 61 yılın sonunda bile bu iki insan, bir an olsun birbirlerinden ayrı bir yaşam süremeyecek kadar bağlıydılar birbirlerine ve bir masaldaymış gibi göçüp gittiler.

Bu ölümü Albert Camus'ye verilmiş tuhaf bir cevap olarak da kabul edebiliriz sanırım. Onları kıskanmamak elimde değil.

Şairler ve Şiirler Arasından (2)

8 Ekim 2007 Pazartesi

Kendini Cezalandıran Kişi

Yaracağım seni bir gün
Nasıl kayaları Musa
Değneğiyle yardı ise
Nasıl, duymadan ne öfke, ne kin

Nasıl keserse koyunu
Kasap Sara’ma öyle ben
Fışkıracağım gözünden
Büyük acının suyunu.

Gözyaşlarında yüzecek
Ümitle dolu yüreğim,
Uzaklaştırmak için gemim
Palamarını çözecek.

Gözyaşların o zaman, bak
Yüreğimde, esrik, hür,
Davul gibi, gümbür gümbür
Nasıl ses verip çoşacak!

İtip kakan ve ısıran
Alay öğretti: Ben neyim?
Çatlak bir ses değil miyim?
Mukaddes uyumları bozan?

Bu çığırtkan ses benimdir!
Kara ağu kendi kanım,
Ben bir uğursuz aynayım,
Bakan cadı bedenimdir!

Yara ben’im, bıçak ben’im!
Hem tokat, hem tokat yiyen!
Çarmıh da ben, İsa da ben,
Hem cellat’ım, hem kurban’ım.

Ben kanımın vampiriyim,
Gülümsemeyi bilmeyen,
Sonsuz gülüşü bekleyen
Terkedilmişlerden biriyim!

Charles Baudelaire

...

Zende-Rud’u Geçerken


Şirin. Emzirir ve büyütür
çığa benzer bir dağı.

Şirin. Okur örtünür
dağdan kopan bir çığlığı.

Hüsnü hat bahçelerinde
periler sesli düşünür,
kazmayı vurduğun yerde
iki tâlik harf öpüşür.

Aşk dediğin alelade
şikeste bir minyatür,
nedense su küresinde
sana matah görünür.

Sahi kimler var belleğinde
zülfü siyahın haricinde
ki bencileyin bir imla çırağı
ismine ayağ üşürür.

Sustur ve çöllere sür
şu mağrur ırmağı. Ferhad

Kem bahtını aynalara nakşetsen de
ölüm senin eğninde
mengü süte dönüşür.

Hüseyin Ferhad

...

Metafizik

Seni bir kilise avlusunda dilenmeliyim artık.
haçlara gerilmiş avuçlarımda bir suskun çan.
-Ben değil miyim şu yıkıntıların üzerine uzanan
saçlarım darmadağınık.

Seni bir tapınağın avlusunda dilenmeliyim artık.
çıplak ayaklarına sürmeliyim o ilençli yüzümü..
-Ben değil miyim kemirip duran madde'ye verilmiş tek sözümü
aklım darmadağınık.

Seni bir cami avlusunda dilenmeliyim artık.
kirli bir mendil gibi sermeliyim yüreğimi önünde.
-Ne var içimi kanatan bu ezan seslerinde
mihrabım darmadağınık.

Hüseyin Ferhad

...

Yeniliş


Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım

İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım

Ve yenildim ve sustum.

Edip Cansever

Narn i Chîn Húrin

29 Eylül 2007 Cumartesi

Ormanların suları nereye gidersiniz? Nienóri'yi de götür müsünüz? Úrin'in kızı Nienóri! Kederin çocuğu. Ya siz beyaz köpükler beni temizler misiniz? Sen şelale, benim hafızamı ve lanetli kaderimi unutturacak kadar derin olmalısın, yalvarırım beni buralardan götürün, çok uzaklara götürün. Bana geçmişi hatırlatmayacak derin sular nerede? Ey ormanın suları nereye gidiyorsunuz?

- The Book of Lost Tales II -




Rivâyete göre günlerden bir gün şu yandaki resimde gördüğünüz ak saçlı adam(elbette o zamanlar bu kadar ak değildi, henüz griydi), yani profesör J.R.R.Tolkien, bir yandan ağzının kenarındaki pipoyu tüttürürken, diğer yandan da önündeki boş kağıda "toprağın içinde bir kovukta bir hobbit yaşardı" cümlesini ânî bir ilhamla, öylece yazıverdi ve işte her şey böyle başladı.

Mizanseni çok ciddiye almazsanız buna yakın bir şeyler anlatılır sürekli; doğrudur da, ama elbette "her şey" böyle başlamadı. O gün, Hobbit denilen gizemli bodur ahalinin, küçük köylerinden çıkıp büyük öykülere dâhil olmaya karar verdiği gündü sadece ve bu ayakları tüylü yaratıkların başrolde yer aldıkları olayların önemi dikkate alınacak olursa oldukça kıymetli bir gün olduğuna şüphe yok. Ama yine de her şey böyle başlamadı. Her şeyin nasıl başladığını tam olarak söyleyebilmek de mümkün değil, ama söz konusu satırın yazılmasından en azından yirmi-yirmi beş yıl öncesine kadar uzandığını söyleyebilmek mümkün.

Büyük bir ihtimalle Arda mitosuna dair kayda değer yazılı ilk şey lirik bir şiirdi. Aslına bakılırsa Tolkien, "Ielfalandes Strand" şeklinde eski İngilizce bir başlık taşıyan bir şiirinin yanına "Benim mitolojimin ilk şiiri, Valinor 1910" kaydını düşmüştür. Şiirden kısa bir alıntı yaparsak şöyle diyor:

"Ay'ın doğusunda, Güneş'in batısında
Yalnız bir tepe duruyor;
Ayakları solgun yeşil denizde,
Kuleleri beyaz ve dimdik.
Taniquetil'in ötesinde
Valinor'da."


Fakat belirtilmeli ki, içeriği Kôr'dan bahsettiğini düşündürten bu şiirin üzerinden birkaç kez geçilmiştir(örnekteki son haliydi) ve oğlu Christopher Tolkien bunun mitolojinin ilk şiiri olduğundan emin olmadığını söylüyor ve şiirin Eärendel üzerine yazılmış yine ilksel bir şiirin parçası olduğunu düşünüyor.

Her neyse, sonuçta şurası kesin ki Tolkien, 1916'da en yakın dört okul arkadaşının üçünü kaybettiği Birinci Dünya Savaşı'nda siper hummasına yakalanır ve iyileşmesi için Birmingham'a gönderilir. Orada hasta olduğu dönemde Silmarillion'a ait öykülerin ilk versiyonlarını kaleme almaya başlar. Onlara The Book of Lost Tales (Kayıp Öyküler Kitabı) adını verir.

Bu metinlerde Eriol adlı bir insan denizci gizlenmiş yollardan Yalnız Ada'ya Dor Faidwen kıyılarına ulaşır ve orada elflerden Valinor'a ve Orta Dünya'ya dair kadim günlerin öykülerini dinler. İşte bu öykülerin en özellerinden biri ve bu yazının da konusu olanı, Túrin'in Öyküsü'dür. Öykünün ilk versiyonlarının 1919'dan önceye uzandığı kesin. Tolkien Kayıp Öyküler’de öykünün başlığını "Turambar ve Foalókë" olarak belirlemiş gözüküyor. Daha sonra bu öykü elfçe bir başlık edinecektir ve Narn i Chîn Húrin, yani Húrin'in Çocukları'nın Öyküsü'ne dönüşecektir. Lakin Tolkien şiir olarak da yazmayı denediği bu öyküye nihâî şeklini hiçbir zaman veremedi ve ölüm türküsünü söylediğinde öylece eksik bırakıp göçüp gitti.

Öykü diğerleriyle birlikte Tolkien'in ölümünden sonra, derlenip önce Silmarillion, sonra The History of the Middle Earth serisi ve Unfinished Tales içinde farklı versiyonlarıyla yayınlanmıştır. Özellikle Unfinished Tales içinde Narn i Chîn Húrin başlığıyla uzunca bir bölüm kapsamakta. Fakat lafı uzatmadan söyleyelim, nihâyet Christopher Tolkien babasının el yazmaları arasındaki titiz araştırmalarına dayanarak bu öyküyü baştan sona bir bütün olarak ve kendi başına tutarlı bir metin halinde düzenleyebileceğine inanıyor ve The Children of Húrin adıyla kitap haline getirmeye karar veriyor.

Eksiksiz Tolkien hayranlarının hepsinin minnettar olması gereken biridir oğul Tolkien. Kendisi de 83 yaşına varmış Christopher Tolkien 30 yıldır babasının bıraktığı notlarla uğraşıyor ve herkes bilmeli ki bu hiç kolay bir iş değil. Çünkü Tolkien insanı şaşkına çeviren bir titizliğe sahipti. Bir öykünün üzerinde yıllarca uğraşıyor, onu defalarca tekrar tekrar yazabiliyordu. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'nin ilk bölümü 1937'de yazılmıştır, ama tamamı yayınlandığında aradan 17 yıl geçip gitmişti ve yine de Tolkien son anına kadar metin üzerinde oynayıp durmuştur. Hiç yayınlayamadığı ve asla kendi eliyle nihai şeklini veremediği Silmarillion öyküleri hayatının son günlerine kadar meşgul etmiştir onu. Bu da en az altmış koca yıl demektir. Bu esnada adlar, coğrafyalar, öykü akışları defalarca değişiyor tabii. Dolayısıyla ciltler tutan ve üst üste binmiş notlar, onların arasında gezinen Christopher Tolkien'i çok zorlamış olmalı. Onu Gondor sarayında yüzüğün kaderi hakkındaki küflü el yazmaları arasına dalmış Gandalf'a benzetebiliriz sanırım. Zorlu ve keyifli bir iş, ama sonuçta bu kitabın derlenmesi süreci tamamına erdi ve kitap birkaç ay önce yayınlandı. Christopher Tolkien kitabın önsözünde çalışmasının amacını bize şöyle açıklıyor:

Düşündüm ki, Húrin ile Morwen'in çocukları Túrin ile Nienor'un kaderlerinin öyküleri bu şekilde sunulursa, bilinmeyen bir Orta Dünya'da geçen, canlı ve içten, fakat uzak çağlarda kalmış hissi veren bir sahneye ve öyküye yeni bir pencere açılabilir: batıdaki boğulmuş topraklar, Mavi Dağların ötesi, Ağaçsakal'ın gençliğinde yürüdüğü yerler ve Túrin Turambar'ın Dor-lomin'de, Doriath'ta, Nargothrond'da ve Brethil Ormanı’nda geçen hayatı.

Bu yüzden, bu kitap öncelikle, Shelob'un postunun, "çeliği elf ya da cüce dövmüş olsa da, onu Beren'in ya da Túrin'in eli kullanıyor olsa da, hiçbir insanın gücünün delemeyeceği" kadar korkunç ölçüde sert olduğunu, ya da Elrond'un Rivendell'de Frodo'ya Túrin'den, "eski günlerin elf dostlarından" biri olarak bahsettiğini hatırlayabilecek, ama onun hakkında bundan daha fazlasını bilmeyen okuyuculara hitap etmektedir.

Görüldüğü üzere Christopher Tolkien bu kitabı bağımsız bir kitap olarak düşünmüş. Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş, ama henüz Silmarillion öykülerinden habersiz birinin dahi okuyabileceği türden kendi bütünlüğü olan bir kitap olsun istemiş. Fakat ben bunun tam olarak gerçekleştiğinden emin değilim. Çünkü Tolkien'ın öyküleri fazlasıyla iç içe geçmiş ve en azından Silmarillion'u okumamış birinin bu öykünün içinde geçtiği tarih ve coğrafyaya tam olarak duhûl edebileceğinden oldukça şüpheliyim. Belki ben yanılıyorumdur, ama size bu kitaba el sürmeden evvel eğer henüz okumamışsanız, bugüne kadarki aptallığınızdan vazgeçip en azından Silmarillion'u önceden okumanızı öneririm.

(Yazının geri kalanını Silmarillion'u henüz okumamış biri okumasa iyi eder derim)
... 

Húrin'in Çocukları Tolkien'ın yazmış olduğu hüzünlü öykülerin en hazin olanıdır belki de. Esâsında Silmarillion'a dönüp baktığımızda baştan aşağı bir keder kitabı görürüz karşımızda. Yaprakların hiç dökülmediği kayıp Valinor'un ve sulara gömülmüş Beleriand'ın öykülerini ve Illuvatar'ın çocuklarının yazgısını anlatır bize; bitmeyen bir kederin tarihidir bu.

İşte Húrin oğlu Túrin de o yitik günlerde, Beleriand'ın üzerine Morgoth'un gölgesi çökmüşken doğmakla yazıklandı. Gölgelerin en habis olanı hep çevresindeydi ve onu ve tüm sevdiklerini Beleriand'ın puslu ve karanlık yollarına sürdü sürebildiğince ve Beleriand genişti ve sürgünler için sığınaksızdı. Húrin'in oğlu, bir Edain, ölümün hükmünün geçtiği bir insan, ne yapabilirdi Morgoth'un laneti karşısında? Eldar bile tutunamamışken; elflerin en cesuru Fingolfin ayaklarının dibine düşmüşken Morgoth'un, Túrin Mormegil nasıl ayakta kalabilirdi? Turambar olmak, kötü kadere hükmü geçsin istemişti, ama kaderin yuları Morgoth'un elindeyken kim yön verebilirdi ona? Bauglir Morgoth'un gazabı her şeyin üzerindeyken ve dünya onun kötülüğüyle bozguna uğramış bir düzlükken, Túrin nereye saklanabilirdi?

Niniel Nienor ne yapabilirlerdi peki, sonunda Teiglin'in titreyen sularına bırakmaktan başka kendini? Ya da Morwen Eledhwen'in ışıltısı ayrı düşmek ve solmaktan başka ne yapabilirdi? Ya Húrin Thalion, Thangorodrim'im karanlık ve dişli doruklarında beklemek ve geç kalmaktan başka?

Ya diğerleri, Beleg Cuthalion, Finduilas..., üzerlerine Húrin'in çocuklarının gölgesi düşen onlar, onlar ne yapabilirlerdi, o gölgeyi ören Morgoth'un her yere uzanan parmakları olduktan sonra?

"Dinleyin beni," demişti Brandir insanlarına, "ve söyleyin, size anlatacağım gibi bir yazgı daha var mıdır? Ve bundan daha büyük bir acı?"

Böyleydi işte onların öyküsü...

Ve heyhât, sonunda göçtü Turambar Túrin de
Yükselir höyüğü Ayıran Deniz'in orta yerinde
Cabed en Aras'da, Tol Morwen'de.


Húrin'in Çocukları okuyanların pek çoğunun Sophokles'i hatırlamakta zorluk çekmeyeceği türden, kötü yazgının karakterlerini prangaladığı epik ve romantik bir trajedidir. Bu öykü Silmarillion'daki diğer pek çok öyküye benzer şekilde Tolkien'in Hobbit, Yüzüklerin Efendisi gibi romanlarından ve diğer bazı öykülerden daha ayrıksı bir yapıdadır. Tolkien On Fairy Stories adlı çalışmasında peri masalını tanımlarken onu katastrofi üzerine yerleştirilmiş bir sevinçli sona bağlar. Ökatastrofi ya da hoşfelaket denilecek bir işlevdir bu. Şöyle ki, öyküde bir çok kötü, kederli şey yaşansa da, öykünün sonunda bir teselli vardır mutlaka. Halbuki Túrin'in öyküsü Silmarillion'u bir bütün olarak düşünmeyip, kendi başına ele alırsanız peri masalındaki bu tasarımdan farklı, umutsuz, mutsuz bir öyküdür ve sonu da çok acı biter. Bu öyküdeki karakterlerin yazgıları birbirine ve onların dışında kalan dünyanın, Orta Dünya'nın yazgısına dolanmıştır amansızca, ıstırapları da çok derindir. Hikaye kederi ağır ağır harlar ve gerçekten acıtır insanı.

...

Öykünün bu kitaptaki hâli Silmarillion'daki anlatıya göre çok uzun. Genel olarak Bitmemiş Öyküler'deki versiyona daha yakın duruyor. Öykünün nerelerde farklılaştığını zaten kitabın arkasında uzun uzun anlatmış Christopher Tolkien. Fakat gördüğüm kadarıyla öykünün ana şablonunda önceki versiyonlardan(elbette Kayıp Öyküler Kitabı hâriç, çünkü oradaki hâli daha farklı) çok esâslı bir değişiklik mevcûd değil; ayrıntılarda bir takım farklılıklar olsa da sadece daha uzun, kesintisiz ve detaylı anlatılmış.

Kitap kendi içinde bütüncül bir metin olmayı hedeflemiş. Dolayısıyla daha önce Christopher Tolkien'ın derlediği kitapların arasındaki uzunca açıklama ve notlara bu çalışmada yer vermekten kaçınılmış. Daha önceki derlemelere en azından göz gezdirenler o notların ve açıklamaların okumayı ne kadar çetrefil hâle getirdiğini iyi bilirler sanırım. Bu kitap baştan sona bir roman tarzında derlenmiş ve okuması örneğin Silmarillion'a kıyasla çok daha kolay.

Húrin'in Çocukları geçen hafta içinde İthaki Yayınları tarafından Türkçe olarak da yayınlandı. İthaki şu an Yüzüklerin Efendisi dışında kalan ve daha önce Altıkırkbeş'in yayınlamakta olduğu Tolkien kitaplarının yayın haklarını almış durumda. Húrin'in Çocukları’nın baskısı da genel olarak iyi gözüküyor.

En son, Túrin'in dehşetli düşmanı Glaurung'un saygıdeğer torunlarından Smaug adlı ejderhanın inine yapılan yolculuğu anlatan Hobbit'i de tekrar çevirip yayınladılar, ama ne yazık ki çok da ehven bulmadığım bir iş olmuş. Altıkırkbeş'in Hobbit çevirisi, kapak tasarımdan tutun da giriş kısmı, sözlük kısmı ve çizimlerine varıncaya kadar daha geniş ve hoş bir kitaptı açıkçası. Yine de bu vesîle ile oturup bir kez daha Bilbo Baggins'in keyifli yolculuğunu okuma fırsatı da bulmuş oldum. En son okuduğumun üzerinden yıllar geçmişti ve piştiğinden daha iyi pişirdiğini iddia eden ve canlı bir ejderhaya karşı gülebilmiş nâdir kişilerden olan o takdîre şâyân buçukluğun öyküsünü yeniden hatırlamak çok hoştu.

Haydi bakalım, siz Narn i Chîn Húrin'i, Húrin'in Çocukları'nın Öyküsü'nü okumak için kalkın da, ben de elimdeki şu çok merak ettiğim diğer kitaba döneyim. Belki bir dahaki sefere ondan bahsederiz hem.