Şairler ve Şiirler Arasından (4)

17 Temmuz 2008 Perşembe

Armalar

Bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman
karşı karşıya kaldığımız armalardır
yüzümüzü parça parça aydınlatırken
uzaktaki ateş
yalnızca onlardır konuşan ve hatırlayan
simgelerde çökelir mağmalaşır tarih
armalanmış rüya ölü dil
bazı anlar için çözer kendini
sökülür taşınır çerçeve başka deneyimlere
yüzümüze değen alev
kadar içimizdeki çakım
belirler bizi ve kendi karanlığına döner
simgelerin dilsizliğinde
karşı karşıya dururken biz
armalardır her şeyi kararlaştıran
bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

- Murathan Mungan -

***

Kederkolik

Keşke güz olsaydım
keşke güz olsaydım
keşke sessiz
hüzünlü
güz olsaydım
arzularımın yaprakları
bir bir sararsa
güneşi gözlerimin
soğusaydı

Göğsümün göğü dertle dolsa
bir keder tufanı pençelerini geçirip ruhuma
gözyaşlarım yağmurlar gibi
eteğimi boyasaydı...
Vah!
Ne güzel olurdu
güz olsaydım
vahşi
cıcıl cıvıl olsaydım
ilahî şiirler okusaydı
bir şair gözlerime...
Kıvılcımlar çaksaydı yanımda âşıkların kalbi
ateşi kızgınlığında gizli bir derdin

Benim teranem
kanadı kırık esintiler misali
keder kokuları yığsaydı
yorgun gönüllere
karşımda
gençlik kışının acı çehresi
arkamda
yazı kavgası bir yıldırım aşkının
gönlümde
kederlerin
acının
karamsarlığın konağı

Keşke güz olsaydım
keşke güz olsaydım...

- Furûğ Ferruhzâd -

***

İki Şey, Pas ve Gam

Kime özendim de çekildim
kendi içime, şu ücra kente
çekildim ve tersine çevirdim
o murahhas defteri.
                               Seninki dahil
unuttum ezberimdeki yüzleri,
adına Yalnızlık denilen bir fikri
özenle emziriyorum işte

İki şey, pas ve gam üst üste!

Kime imrendim de çekildim
kendi içime, şu ücra kente,
kopardığımı sanıyormuşum meğer
o malûm zinciri.
                               İşte Kalbim
nasıl da bencil ve cimri
nasıl da kalbimle birlikte
tatlandırıyor kursağındaki zehri

Yol var mıdır Ölüm'den öte?

                           -Vardır elbette!


- Hüseyin Ferhad -



"Kederli şairlerin şiirlerine öyle daldım ki öngörülü davranıp giysilerime olta iğneleri takmasaydım bir daha yeryüzüne çıkamayabilirdim, ha, ha! O dayanılmayacak kadar acı verici derinliklerde kalırdım!"

Böyle diyor Peake'in bir kahramanı. Ey okur, bu satırlarla haşır neşir olabildiğine göre sen de bu kederli şairler arasından bir yolunu bulup geçebilmişsin demektir ve böylece 'diptekiler' bölümümüzü görmeye de hak kazanmışsındır elbette. Bu defaki güzide videolarımızın ilkini tanınmış bir Alman folk metal grubunun çalışmalarından seçtik: In Extremo - Villeman Og Magnhild. İkincisi ise yine Almanya'dan olmakla birlikte, bir doom metal örneği: Empyrium - Die Schwäne Im Schilf.

Şairler ve Şiirler Arasından (3)

23 Ocak 2008 Çarşamba

Kalbim Unut Bu Şiiri

Uğuldayan ve hep uğuldayan
bir orman kadar üşüyorum şimdi
yanlış rüzgârlar esiyor dallarımda
yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
Kanımda kocaman gözleriyle bir çığlık

Su ve ses kadar beklediğim
ne kaldı geride, bilmiyorum
uzanıp uyumak istiyorum gölgeme
ve sarınmak o kocaman gözlerin
uğuldayan rüzgârlarına

Bir acıyı yaşarım ve zehrinden
çiçekler üretirim kömür karası
uçurum kadar bir yalnızlık
yaratırım kendime, atlarım
Anısı yoktur küçük rüzgârların

Yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

Yanlış, daha baştan yanlış
bir şiirdi bu, biliyorum
ve belki ömrümüzün yakın geçmişi
bu kadar doğruydu ancak, kimbilir
Kalbim unut bu şiiri

Ahmet Telli

***

Ufka Damlayan Alınteri

Asıl adın neydi - unutturdun
zaten ben sana hep Abbas diyordum
bir ayağın eşikteyse, tetikteydi diğeri hep.
Evet Abbas, Abbas yolcu
yine hangi iklime böyle - hangi mevsime
bu kez hangi serüvene olacaksın özne.
Çözülüp bin sevdadan
bir mavi uğruna dolaştın her çağı
karanlık sayfalarını kargılayıp, kargışlayıp dünyanın
İNSAN için - yeniden yeniden - İNSAN
durma sefer eyledin, MUT dedin, UMUT dedin
ne çok sevdim seni ben, ah sen bunu hiç bilmedin
boşladın gönül yurdunda ocağı, kucağı.
Gurbetin soykütüğünde yazılıdır adın.
Seyir defteri, zirve defteri
kaçıncı bu, kaçıncı cilt Abbas
UFKA DAMLAYAN ALINTERİ
Çölde ARUZ yürürsün, kervanın kumda KUMA
- müstef'ilün failan -
her sahrada bir vaha bulursun mutlaka ama
bulunduğun her yer sana uzak...
Böyle gidip gidip nice - sonra ki eyvah
yine aynı noktaya varmak
ve görmek işte : barış çubuğunun bir ucu silah
tanımla - yorumla - anlatımla olmaz
hüsranı yaşayan anlar ancak.
Acının ve gecenin rengi siyah
diye yolları astarlama ömrüne
siyaha inat - kendi içinde değilse
nerde aradığın SABAH...

Türkan İldeniz

***

İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır Ya Kendin Gel Ya Beni Oraya Aldır

Ağzının bir kıvrımından cesaret bularak
ter yürekte susayışlar yaratan yağmurlara açıldım
kalmışsa tomurcuklar önünde sendeleyen çocuklar
kalmışsa bir kaç ısrar ölümle yarışacak
onların yardımıyla dünyamıza acıdım.

Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.
Herkes alışkın dölyatağı bersalarla ağulanmış bir dünyaya
Benimse dar
çünkü dargın havsalamın
gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lanete çarpa çarpa gümrah
sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu
sakın Styks sularının heyulası sanmayın
er gövdesinde dolaşan bulutun simyası bu,
biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz
öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz
ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak
ne ellerin hırsla yaban tutuşu
ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır
dev iştihasıyla bende kabaran aşkı
yetmez karşılamaya.
İnsanlar
hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır
o ferah ve delişmen birçok alınlarda
betondan tanrılara kulluğun zırhı vardır
çelik teller ve baruttan çatılınca iskeletim
şakaklarıma dayanınca güneş
can çekişen bir sansar edasıyla
uğultudan farkedilmez olunca konuştuğum
kadınların sahiden doğurduğuna
toprağın da sürüldüğüne inanmıyorum
nicedir kavrayamam haller içinde halim
demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm
bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü
su içtiğim tas bana merhaba dedi, duydum
duydum yağmurların gövdemden ağdığını.

Sen ol küçük bir kıvrımdan, bir heceden
aşk için bir vaha değil aşka otağ yaratan
sen ol zihnimde yüzen dağınık şarkıları
bir harfin başlattığı yangın ile söndür
beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım
öyle mahzun
ki hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın.

İsmet Özel

Harfsiz konuşup susanların öyküsü.

12 Kasım 2007 Pazartesi

O ses, dünyada duyulan her güzel sesin, her nağmenin aslıdır. Başka seslerin hepsi de o sesin yankısıdır.

- Mevlânâ -




Son romanı Suskunlar ile bir yandan mûsikînin hoş nağmelerini terennüm ederken, diğer yandan tasavvufun gizil yelkenlerine tutunan İhsan Oktay Anar, bir kez daha arz-ı endâm ediyor edebiyat dünyamıza.

Ördüğü zarif düşlerle hem bol kahkahalara vesile olup, hem de yazdıkları üzerine düşündürmeyi başaran bir romancı olarak Anar, Türkçe edebiyatın nev'i şahsına münhasır isimlerinden biri olduğu fikrini yazdığı her kitapta biraz daha kavi kılmakta. Suskunlar ise onun tahayyül ve tefekkür ölçeği en derin romanı olmalı.

Bu noktada kendimi dizginlemeliyim. Zîrâ kitabın içeriğinden haddinden fazla bahsederek okuyacak olanların zevkini baltalamak istemiyorum. Fakat elimizde takdîre şâyân bir roman olduğu da muhakkak. Bir yandan Anar'dan alışık olduğumuz üzere, okuyucusunu zarif tasvirlerle İstanbul'un daha çok Konstantiniyye diye bilindiği zamanlarda, onun debdebeli veyahut metruk muhitlerinde gezdirirken, diğer yandan her biri ayrı bir âlem olan mûsikî üstâdı karakterlerinin etrafında mistik ve esrârengiz bir hikâye anlatıyor.

Suskunlar ilk bakışta sanki bir hayâlet öyküsü okuyacağınız hissini uyandırsa da, işin iç yüzünün böyle olmadığı çok geçmeden anlaşılıyor(hayâlet var elbet, hattâ tam teşekküllü bir avcısı bile var). Eser pek çok yan öyküyle bağlantılı olarak Zâhir ve Bâtın kavramları(karakterleri) etrafında dönen ve ölümsüzlüğe ve Suskunlar'a dâir bir anlatı.

Anar ezoterik ya da bâtınî denilebilecek bir öğretiyi, o dar ve örtük derinliğinden çıkartıp, ona bir kurmaca içerisinde(elbette bu bir anlamda yüzeyselleştirmedir) yeni bir nefes üflemeyi amaçlamış. Bu bağlamda da özellikle sûfî gelenekle Hıristiyan tarihine ait bir takım olayları(Hz.İsa'nın hayatından çeşitli bölümler, Müneccim Krallar efsanesi gibi) edebî bir oyun içinde birbirine bağlayarak şaşılası bir kurgu oluşturmuş. Hattâ bir bölümde Kitâb-ı Mukaddes'in açılış bâbı olan Yaratılış Kitabı'nın yeni bir yazımı bile var ve bu ilginç yorum bana Silmarillion'daki Ainur'un Müziği'ni hatırlatmadı değil(Tolkien'in de o bölümdeki esin kaynağı Kitâb-ı Mukaddes'tir). Yine gözlerden kaçmaması gerekenlerden biri eserin yedi sayısına verdiği özel ehemmiyettir.

Üstte bahsettiğimiz türden bir kurgu ve iç içe geçmişlik postmodernizm tartışmalarına uzanan bir parlaklık yaymakta. Zaten Anar da, Türk edebiyatının postmodern yazarları arasında gösterilir sürekli, ki buna hak vermemek mümkün değil.

Dil ve kurgu açısından Suskunlar'ın yazarın daha önceki işlerini aşmış olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, artık Osmanlıca kullanımı konusunda biraz da gösterişe kaçmakta bir beis görmemiş. Kitaptan istisnâî olmakla beraber oldukça çetrefil ve âhenkli bir alıntıya yer vermenin zamanıdır:

"Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufûlevi vüsafâsı olan ehl-i vukuf füsûnkârların bezediği o vâsî füseyfisâda raks ve vüsûb eden vüsemâ gibi birer üfkûhe idiler. Ama füsûs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhûs ufûnetin üfûl olduğu, bu füyûz dolu, tabiî bir vüs ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi Yusuf-ı kalbîden nasıl hâsıl olur diye sanki, fusûl-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler adeta, Şems'in üfûl ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vüfûd idiler."

Görüldüğü üzere yazarımız daha önceki metinlerine kıyasla açıkça şakımaya başlamış denebilir. Yine o önceden bildik mizâhî dilde olduğu gibi korunmuş, ki bu bir Anar kitabının en başat özelliklerinden biridir. Eğer o nükteli dil olmasa idi Anar'ın kitapları da bu denli çok sevilemezdi sanırım.

Geçmişte Puslu Kıtalar Atlası karşısında hayrete düşmüş olmama rağmen, o ilk eser özellikle Amat ve Suskunlar'a kıyasla epey parçalı bir öykü akışına sahiptir. Suskunlar önceki dolamalı kurguyu korumasına rağmen, daha bütünlüklü, daha âhenkli bir yapıya sahip ve bir roman olarak daha temiz bir iş. Kitapta bazı ufak tefek kusurlar varsa da bunların sözünü etmeye değmez. Zaten Anar'ın karakterlerinden birinin "Kusur benim imzamdır" dediğini hatırlamak susmamıza vesile olmalı.

"Bir İhsan Oktay Anar kitabının en sorunlu yanı nedir?" diye sorulacak olsa, sanırım en çok kısa olmalarından yakınılırdı. Şimdiye kadar yayımlanmış beş kitabı arasında en uzunu Suskunlar olmasına rağmen, sadece 260 sayfa civarında ve çabucak okunup biten ve keşke bitmeseydi dedirten bir kitap bu. Fakat öte yandan onun kitapları dolu dolu yazılmışlar ve okurken alınan hazzı başka bir şeyle kıyaslanmak da kolay kolay mümkün olmasa gerektir. Anar'ın bu toplumun târihini kuşatan ve geçip gitmiş zamanlara dâir, şimdiki zamanda fantastik dokunuşlarla bezenmiş düşlerinden oluşan romanları, yabancılık ve onun doğurabileceği uzaklık hissinden beriler ve özgün ama âşina bir sıcaklık yayıyorlar. Sözün kısası, İhsan Oktay Anar okumak keyifli bir iştir vesselâm.

Yazarlar, İntiharlar ve Aşk...

24 Ekim 2007 Çarşamba

Son bir sene içinde okumaktan çok zevk aldığım pek çok yazar terk ettiler yaşamı sırayla. Stanislaw Lem, Jean Baudrillard, sonra tam da elimde bir kitabını okuduğum esnada öldüğünü öğrendim Kurt Vonnegut ve Zaman Çarkı serisini bitiremeden göçen Robert Jordan...

Fakat bu saydığım yazarların ölümleri hep doğal ölümlerdi. Burada doğal kelimesini tırnak içine almak gerekebilir elbette; doğal olmayan ölümden kastım intihardır.

İntihar...

Söylenişi bile insanın içinde meş'um hisler uyandıran bir kelime. Beri yandan son zamanlarda, yazarlarının intiharı seçmiş olduklarından habersiz aldığım iki kitap okudum peş peşe.

Bunlardan ilki hatırladığım kadarıyla daha önce ismini hiç işitmediğim bir yazara, Albert Caraco'ya aitti. Kitabın orijinal adı Breviaire du chaos, Türkçe'ye Kaos'un Kutsal Kitabı adıyla çevrilmiş. Öylesine sıra dışı, sert, tokat gibi ve karamsar bir üslubu ve içeriği var ki, insan daha öncesinde yazarın biyografisinden habersiz olsa bile onun sonunda intiharı seçmiş olduğunu kolaylıkla sezebilir.

Önsözde yazarın adı Nietzsche ve Cioran gibi düşünürlerle birlikte anılmış. Fakat doğrusu Caraco sözünü sakınmama ve üslûbunun gaddarlığı ve karamsarlığı nokta-i nazarında kendine özgü bir yazar. Öyle ki, tespitlerini okurken, onları onayladığınız zamanlarda bile, aynı anda içinizde karşı bir itiraz dalgası büyütmemeniz çok zor.

"Bizler tarihi kapatmaya yazgılıyız. Tarih bizimle birlikte ölecek, parantezin sonuna değiyoruz, kaçınamayacağımız şeye rıza gösteriyoruz, hem de tamamen ve hiçbir şey bizi daha fazla ürkütmüyor, en kötüyü bekliyoruz, en kötüyü umuyoruz, umudu çoktan feda ettik, imana el çektirdik, özgürüz, hiç olmadığımız kadar özgürüz, kendi ölümümüzde mevcuduz ve bizim için artık ölümün bile vekalet ettiği bu yaşama nedenleriyle birlikte varlığımızı sürdürüyoruz."

Ya da

"İnsanlar ölüm dışında çare olmadığını anladıklarında, kendi kendilerini öldürmek zorunda bırakmadıkları için kendi katillerini kutsayacaklardır. Bizim bütün sorunlarımız çözümsüz olduğundan ve çözemediğimiz sorunlara sürekli yenileri eklendiğinden içinde tükendiğimiz yaşama öfkesinin yok olması ve bana bu dönemlerin utancı gibi gelen canice iyimserliğin yerini bunaltının alması gerekecektir."

Bu alıntılarda da emâreleri görüleceği üzere, Caraco insanoğlunun umuduna umarsızca saldıran bir yazar ve bunu belki de bir insanın asla sahip olmaması gereken bir kendinden eminlikle yapıyor. Işık Ergüden onun günde altı saat düzenli olarak yazdığını ve yazdıklarını tek bir düzelti yapmadan bir defada yazdığı bilgisini veriyor bize. Bunu öğrenince acaba yazdıklarının dozunda bu su katılmamışlığın payı nedir diye düşünmemek zor.

Nihâyet pek bir çıkış yolu göremeyen ve apokaliptik bir gelecek öngören, hattâ çok eleştirileceğinin açıkça farkında olarak böyle bir geleceği çağıran Albert Caraco, göçlerle dolu bir yaşamın ardından 1971 yılında, annesi ve babasını üzmemek adına ertelediği bir intiharı, babasının da ölümden hemen sonra gerçekleştirir ve kişisel ıstırabını bu şekilde sonlandırmayı tercih eder. Bu tercih bizim yargımızın ötesindedir elbette ve diyebilirim ki, yazılarındaki kesif karamsarlığa rağmen o unutulmayı hak etmiyor; düşünceleri onaylanmasa da, tespitlerine bütünüyle katılınmasa da okunmalı, zîrâ insanoğlunun bu çağda kendisine sunulan en karanlık tasavvurlara bile dönüp bakma cesareti olmalıdır ve bunun sonucunda eğer ürkecekse de ürkmelidir artık.

***


Diğer bahis konusu yazar ve kitabı, Leopoldo Lugones'in Tuzdan Heykel(La guerra gaucha) adlı yapıtı. Bu kitap Borges'in Babil Kitaplığı serisinden çıkan eserlerden biri. Bir öykü derlemesi ve yazarının Türkçe'de bulabileceğiniz tek kitabı.

Borges, Leopoldo Lugones'i Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgeyecek olsak bu Lugones olurdu diyerek selamlıyor. Türkiye'de bilinmediği gibi, dünyada da bilinen bir isim değil Lugones. Yazar, şair, öğretmen, gazeteci, tarihçi, eleştirmen; yazılarını Fransızca ve İspanyolca kaleme alan, ayrıca Yunanca ve Latince uzmanı ve çevirmeni biri var karşımızda. Politik olarak aktif olsa da, tutarsız bir geçmişi olmuş; anarşizmden, faşizme kadar savrulmuş görünüyor.

Öykülerine gelince, okuduğum en zeki öykü yazarlarında biri olmalı Lugones. Mitolojiden ve İncil'den esinlenmeler taşıyan oldukça iyi kurgulanmış öyküler yazmış. Lugones'in benim de okumaktan çok hoşlandığım, şaşaalı betimlemeleri seven bir tarzı var. Kısa öykü yazarlarının pek çoğunda olduğu gibi bir Poe etkisi belirgin. Açıklanamayan Bir Olay ve Francesca adlı öykülerinde bu etki çok bariz. Zaten özellikle bu ikiyi öyküye bayıldım. Derlemenin adı da olan Tuzdan Heykel yine sonu bir muammâ olarak kalan esrarengiz bir öykü. Yzur ve Abdera'nın Atları öyküleri, hatta Açıklanamayan Bir Olay öyküsü de bunlara dahil sayılabilir, yazarın hayvanlar ve insanlar arasındaki benzerliklere yoğun bir ilgisi olduğunu izlenimini uyandırıyor. Abdera'nın Atları grotesk bir yapıya sahip, öykünün gelişimi ve sona eriş biçimi dikkate alındığında tuhaflık damgası yemesi kaçınılmaz. Diğer bir öykü olan Ateş Yağmuru'nu ise Borges haklı olarak Epikurosçularla bağlantılandırıyor. Çünkü öyküdeki insanlar, Eski Ahit esintili bir çeşit kıyamet günüyle karşılaşmalarına rağmen son anına kadar yaşamın tadını çıkartmaktan, sefih hayatlarına devam etmekten geri kalmıyorlar. Jülyet Nine adlı son öykü ise Shakespeare'e göndermeleri olan, oldukça hazin ve sıra dışı bir aşk öyküsü.

Tüm bunları düşündüğümde Tuzdan Heykel adlı bu derleme başlangıçta sandığımdan çok daha keyifle okuduğum bir kitap oldu diyebilirim. Lugones'in inceleme metinlerinde, kritiklerde adının hiç geçmiyor oluşu oldukça şaşırtıcı. Ayrıca bu derleme Jorge Luis Borges'in bir kez daha muhteşem bir okur olduğunu tescilliyor.

Tekrar başa dönersek, Leopoldo Lugones 1938 yılında politik hayal kırıklıkları ile ilgili olması muhtemel bir intiharı seçti yalnızlık içinde. Bunun için siyanür kullanmayı tercih etti. Burada Borges'e bırakalım son sözü:

"Hiç kimse mutluluğu gizleyemez; gururlu ve ketum olmasına karşın Lugones'in kederi apaçık ortadaydı. Kırk yıl kadar önce intihar ettiğini bana telefonla haber verdiklerinde şaşırmadım ama üzüldüm, çünkü vazgeçme ve yadsımalarla dolu tüm yaşamının gecikmiş bir intihar olduğunu düşündüm."

***


Tam Lugones'in kitabını okumaya başladığım sıralarda, bir kaç hafta önce Internet'te gezinirken Andre Gorz'un intihar haberine rast geldim ve oldukça üzüldüm. Ama onun seçtiği ölüm Caraco'nun ya da Lugones'inkinden çok farklıydı. Aşktı o farklılığı yaratan şey.

Aslında pek uzak olmayan bir geçmişte tanıştım Andre Gorz'un fikirleriyle ve onun yirminci yüzyılın en önemli entelektüellerinden biri olduğunu düşünüyorum o gün bu gündür. Özellikle kapitalizmin ve sosyalizmin iktisadi mantığı, çalışma politikası üzerine oldukça kapsamlı ve incelikli tespitlerine bir şans vermelisiniz.

Ama yaşamının onu ölümüyle de kuşatan o özel yanını hiç merak etmemiştim. Okuduğum intihar haberinin hemen yanına, uzun zaman önce kansere yakalanmış ve artık hastalığı son raddesine kadar ilerlemiş olan karısı Dorine'e yazdığı "D'ye Mektup" adlı kitabından bir paragraf iliştirilmişti. Şöyle diyordu:

"Yakında 82 yaşına basacaksın. 6 santim daha kısaldın. Kilon da 45'e indi. Ama hep güzel, zarif ve çekicisin. 58 yıldır birlikte yaşıyoruz ve seni her zamankinden çok seviyorum. Göğüs çukurumda hep sadece teninden tenime geçen sıcaklığın doldurabildiği derin bir boşluk taşıyorum."

Kitabın sonu ise sonun habercisi adeta:

"Birimiz diğerimizin ardından yaşamak istemiyoruz. Birbirimize sık sık 'Ölümden sonra ikinci bir yaşam varsa, onu da birlikte yaşayacağımızı' tekrarlıyoruz."

Evet, Andre Gorz, politik ekoloji uzmanı, nadir bulunur bir düşüngücü, 84 yaşında karısı Dorine'le yan yana yatarken ayrılmayı seçti hayattan. The Notebook adlı bir film izlemiştim yakın bir zamanda, bu ölümü düşündükçe o filmdeki son sahne beliriyor zihnimde hep: Bir yatakta el ele iki insan. Nefessizken bile aşıklar. 61 yılın sonunda bile bu iki insan, bir an olsun birbirlerinden ayrı bir yaşam süremeyecek kadar bağlıydılar birbirlerine ve bir masaldaymış gibi göçüp gittiler.

Bu ölümü Albert Camus'ye verilmiş tuhaf bir cevap olarak da kabul edebiliriz sanırım. Onları kıskanmamak elimde değil.