Feyerabend ve Anarşizm Üzerine...

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Bir dönem bilim felsefesi ile ilgilenirken yolum kaçınılmaz olarak Paul Feyerabend’e çıkmış ve o süreç içinde Against Method (Yönteme Karşı), Science in a Free Society (Özgür Bir Toplumda Bilim) gibi merkezî çalışmalarına vakıf olma bahtiyarlığına erişmiştim. Steven Soderbergh’in Sex, Lies and Videotape adlı filminden ilham almış gibi görünen şu tuhaf günlerde ise, daha evvel okuma fırsatım olmayan bir kitabına göz atma imkânı buldum. Kitap anarşizm üzerine önemli bir dizi olarak kabul edilen Unter dem Pflaster liegt der Strand (Kaldırımın Altında Kum Vardır) bünyesinde Thesen Zum Anarchismus (Anarşizm Üzerine Tezler) başlığıyla yayımlanmış bir derleme ve Feyerabend’in diğer metinlerinde detaylı olarak gördüğümüz düşüncelerinin bir özeti olma meziyetine sahip. Mevzu bahis bu kitap vesilesiyle Feyerabend hakkında birkaç kelâm ederek kendimi oyalamak ve bloga karşı sorumluluğumu yerine getirmek niyetindeyim, bu esnada birilerinin merakını cezbedecek bir şeyler yazabilirsem de ne hoş!

Yaşamının ana hatlarına dair kısa bir özet vererek başlayalım o hâlde. "Her çeşit çatlak kafalı kült Viyana'dan çıkar", demiş bir İngiliz romancı ve sonra bunun kentin havasından kaynaklandığını iddia etmiş. 1924 yılında güneş sistemindeki macerasına başlayan Paul Feyerabend de bir Viyanalı ve bu vasfıyla nüktedan romancımızın yüzünü kara çıkarmadığını söylemek pekâlâ mümkün. Soyadının aslı paydos vakti anlamına gelen Feierabend imiş ve çocukken kendisine büyüyünce ne olmak istediğini soranlara "emekli olmak" cevabını veriyormuş. Gençliğinde İkinci Dünya Savaşı’nın muğlak bir parçası olmak zorunda kalan düşünür, bunun neticesinde sakat bir bacakla ödüllendirilmiştir. Aslında şarkıcı olmak istediğini, klasik müzik konusunda yetenekli olduğunu ve dersler aldığını öğreniyoruz otobiyografisinden. Fakat ne yazık ki, önce araya dünya savaşının girmesi, sonra da bazı kritik tercihleri sonucu bu hayali gerçekleşmeyince, diğer bir ilgi alanı olan pozitif bilimler konusunda ilerliyor ve kariyerini başta İngiltere ve ABD olmak üzere dünyanın pek çok yerinde dersler vereceği bir bilim felsefecisi olarak tamamlıyor.

Feyerabend kesinlikle sıradan bir bilim felsefecisi değil. Bütüne bakıldığında türünün ilk örneği olarak görülebilir, zîrâ “anything goes!” ifadesiyle özetlenen anarşik bir epistemolojiden yana yıkıcı bir tavır takınmıştır. Bu ifadeyle tam olarak ne kastedildiğini biraz açmamız gerekecek elbette.

Yetmişlerin ortalarında Imre Lakatos’un zorlamasıyla Yönteme Karşı adlı çalışmasını yayımlar Feyerabend ve böylece tezlerini dar bir akademik camianın dışında geniş kitlelere duyurma imkânı bulur. Bu metinde, Wittgenstein’a atıfla dil oyunlarına benzettiği metodoloji tartışmalarının, bilimlerin tarihsel pratiğiyle pek de uyumlu olmadığını öne sürecektir, çünkü “bilimleri oluşturan olayların, usullerin ve sonuçların hiçbir ortak yapısı olmadığı” kanısındadır. Dolayısıyla kesin metodolojik kurallar dayatmanın beyhûde ve zararlı bir girişim olduğunu, koşullara göre normlarımızı belirlememiz ve her koşulda savunulabilecek bir kurallar bütünü olduğu fikrini bir kenara bırakmamız gerektiğini savlar. Bu meyanda özellikle Kopernik Devrimi üzerine okumaları çok çarpıcıdır.

Elbette plüralist perspektifini geliştirdiği süreç içinde yolunun üzerine aşması gereken önemli isimler çıkmış ve bunları (Derrida’dan değil, Nestroy’dan öğrendiği) bir yapı-söküme uğratarak kritik etmiştir. Bol bol nükteli ve iğneleyici bir nitelik arzeden yazılarında bir dönem derslerine katıldığı Karl Popper’ın eleştirel akılcılığını sık sık hedef tahtasına koyduğunu görüyoruz. Aslında ilk anda Popper’ın cazibesine kapılmamış değildir(Popper’ın ilgili dersi şöyle başlarmış: “Ben bir Bilimsel Yöntem Profesörüyüm; ama benim bir sorunum var: Bilimsel yöntem diye bir şey yok.”), lâkin sonraları katı bir şekilde uygulanacak yanlışlanabilirlik(falsification) doktrininin bilim denilen şeyi silip süpüreceği kanısına varır.

Bilimin epistemolojik düzlemde değil, sosyo-tarihsel düzlemde ele alınması önerisinde ve karşılaştırılamazlık konusunda Thomas Kuhn’la belirgin bir ortak bir paydası var, fakat siyasal bağlam konusunda ayrışıyorlar. Feyerabend bilimin siyasal özerkliği meselesinden şüphelidir. Eleştirilerinden nasibini alan bir diğer önemli isim de, en yakın dostlarından biri olan Imre Lakatos ve onun Popper’ın savını pratikle daha uyumlu kılmaya dönük yeni yaklaşımıdır(ki bu Feyerabend’e -ve başkalarına- göre o güne kadar ki, en gelişmiş ve sofistike kuramsal yaklaşım olma keyfiyetindeydi.)

Zaman içinde Feyerabend’in tezi epeyce ses getirmiş ve çeşitli türden tepkiler almıştır, özellikle biyoloji alanında çalışan bilim insanları tarafından daha fazla önemsendiğine dair bir gözlemim mevcut. Yakın dönemli bir örnek verecek olursak; şüphesiz en saygıdeğer evrim biyologlardan biri olan Ernst Mayr, bir çalışmasında bilim felsefecilerinin önerilerinin hiçbirinin bir evrimsel biyoloji kuramı oluşturmaya yeterli olmadığını öne sürer. Yüzyılın ortalarında tanıdığı bütün biyologların ısrarla Poppercı olduklarını iddia ettiklerini, ama sonuçta ne yapmak istiyorlarsa onu yapmaktan hiç vazgeçmediklerini anlatır. Dolayısıyla pratiğin içinde metodoloji tartışmalarından çıkan etiketlerin genellikle fazla bir anlam ifade etmediğini öne sürer ve bu arada da “ne olsa uyar” diyen Feyerabend’e sempatisini açık etmekten geri durmaz.

Öte yandan Paul Feyerabend yaklaşımını yöntem bilime dair entelektüel bir tartışma içine sıkıştırmaktan yana değildir. Eleştirilerini daha geniş bir perspektiften rasyonalizme yöneltir ve ısrarla bilimin toplumsal konumunu problematize eder. Bu konuma geleneksel olarak atfedilen yüksek statünün gerekliliğini sorgulayacaktır. Şöyle diyor:

Bilim bir kolajdır, sistem değil. Dahası, hem tarihsel deneyim hem de demokratik ilkeler bilimin halk denetiminde tutulmasını öneriyor. Bilimsel kurumlar “objektif” değiller; kendileri de ürünleri de bir kaya ya da yıldız gibi insanların karşısına çıkamazlar. Çoğunlukla başka geleneklerle kaynaşır, onlardan etkilenir, sonra da onları etkilerler...

O, pek çok meslektaşının aksine, bilimin doğasında özel bir şeyler bulunduğu varsayımını reddeder ve bilimin birçok bilme hâlinde sadece biri olduğunu ve böyle kıymetlendirilmesi gerektiğini düşünür.

Bilim, insanların çevreleriyle başa çıkmak için icat ettikleri birçok araçtan sadece biridir. Yegâne değildir, yanılmaz da değildir ve kendi başına bırakılamayacak kadar güçlü, dayatmacı ve tehlikeli hâle gelmiş durumdadır.

Anlaşılacağı üzere Feyerabend uzman olmayan geniş kitlelerin kendilerini doğrudan ilgilendiren kararlarda pay sahibi olması gerektiğini, önemli kararların salt uzman kişilere bırakılmayacağı kanısındadır. Fakat bunları söylerken her durumda halka müracaat eden bir popülist olmadığının da altını çizme ihtiyacı hisseder.

(Filozof iş başında!)
Belki bu noktadan ilerleyip, şu soruya bir cevap arayabiliriz artık: “Bilim esasen anarşist bir teşebbüstür,” diyen Feyerabend’in acaba kelimenin siyasal anlamıyla bir anarşist olduğu söylenebilir mi? Bu suale özellikle klasik anarşizm açısından bir cevap vermek kolay olmasa gerek. Başka bir zorluk da Feyerabend’in kendi duruşunu bilinçli olarak bulandırıyor olmasıdır. “Ben ne bir anarşist ne de bir dadaistim,” derken, bu rolleri bir stratejinin parçası olarak üstlendiğini imâ eder görünüyor. Salt kuramsal yaklaşımına odaklanacak olursak hem anarşizme hem de dadaizme başvurduğu açık hâle gelecektir. Dadaizm bağlamında Hans Richter’in ünlü tespitiyle, “hiçbir programı olmadığı gibi bütün programlara da karşı” olduğunu ifade ediyor. Bunu söylerken gerçek bir dadaistin aynı zamanda bir anti-dadaist olması gerektiğini de hatırlatıyor okuruna. Feyerabend muhtemelen ideal bir toplum tasarımı anlamında klasik bir anarşist ütopyadan (seküler cennet) ziyade Foucault’cu bir heterotopyayı tercih ederdi. Bu konuda çok iddia değilim, ama zaman zaman bende bıraktığı izlenim bu yöndedir. Oradan ilham almış olsa bile, klasik anarşist teoriye karşı sözünü sakınmaz, özellikle de Kropotkin’e karşı. Kropotkin’in mevcut kurumları ortadan kaldırmak isterken, bilimin konumuna dokunmayı düşünmediğine dikkat çeker. Yönteme Karşı’nın giriş bölümünden bu mevzudaki yakınmalarını aktarmak yerinde olacak:

“Aklın Yasaları”nın veya bilimsel pratiğin yasalarının aptallaştırıcı etkilerinin profesyonel anarşistlerce bu kadar nadir incelenmiş olması şaşırtıcı bir şeydir. Profesyonel anarşistler her tür kısıtlamaya karşı koyarlar ve bireyin yasalar, ödevler, yükümlülüklerce engellenmeden özgürce gelişmesine izin verilmesini isterler. Buna rağmen bilim adamlarının ve mantıkçıların araştırmaya ve bilgi üreten, değiştiren her tür etkinliğe dayattıkları katı kuralları itirazsız kabul ederler. Hatta bazen bilimsel yöntemin yasaları ya da belli bir yazarın bilimsel yöntemin yasaları olduğunu düşündüğü şeyler anarşizmin bünyesine dahil edilir. “Anarşizm tüm fenomenlerin mekanik açıklaması üzerine kurulu bir dünya görüşüdür” diye yazıyor Kropotkin.

Bu alıntıda işaret edilen yönde, Kropotkin’in anarşist teorisyenler arasında seçtiği yöntem açısından farklı bir pozisyonu olduğunu teslim etmeliyiz (yakın dostu Elisée Reclus’u da dâhil edebiliriz buna). Onun ana çabasının kendi ifadeleriyle “anarşizmi bilimsel bir temele oturtmak ve anarşist etiğin temellerini atmak” olduğunu hatırlayalım. Feyerabend’in yukarıda alıntıladığı bölümün devamında Kropotkin, anarşizmin amacını, “doğayı ve aynı zamanda toplumların hayatını tek bir genelleme içinde kapsayan sentetik bir felsefe inşa etmektir,” biçiminde tanımlıyordu. Bu minval üzere de, Sosyal Darwinizm’in güçlü rekabet argümanının karşısına yine evrim teorisinden devşirdiği karşılıklı yardımlaşma eğilimini koyarak anarşizmi temellendirmeye çalışıyordu.

Elbette anarşizm açıkça etik bir harekettir ve klasik teorisyenler, Godwin’den başlayarak, yukarıdan aşağıya yayıldığını varsaydıkları erke karşı, bir direniş merkezi olarak genel olarak iyi huylu ve uyumlu bir insan doğası nosyonuna sadece bilimsel değil, ahlâkî bir yönelimle de meyil vermiş gibi gözükmektedirler. Anarşist bir proje için öncelikle Leviathan denilen canavarı zorunlu kılan ve Hobbes'un düşündüğü gibi bencil ve rekabetçi olan bir insan özü (homo hominis lupus) mevcut olmamalıydı. Bu açık reddiye ile birlikte karşımıza sık sık olumsuz bir insan doğası nosyonunun yerine, örtük olsa da başka bir iyimser insan doğası nosyonu çıkar. Fakat neticede bu düşünürlerin azılı düşman ilân ettikleri iktidar mefhumu ortadan kalkıyor mu? Kesinlikle hayır! Esâsen iktidarın yeri değişiyor sadece: devlet yerine doğanın iktidarı! Peki, doğa hakkında bilgimiz nereden geliyor? Elbette bilimden; yani bilimsel bilginin iktidarı da diyebiliriz buna. Öyleyse haydi rasyonel ve pozitif buyrukların kuyruğuna!

Tabiî eskilerden herkes bu yönde düşünüyordu demek mümkün değil. Örneğin böyle bir insan doğası tasavvuru Stirner’ın açıkça hoşuna gitmezdi. Yine Malatesta anarşizmin bilimsel bir kılığa büründürülmesinden rahatsızlığını dillendirenlerden biridir.

Özellikle Bakunin’in yazılarında Feyerabend’le kesişen bazı önemli vurgular var. Sözgelimi, Tanrı ve Devlet’in bir kesitinde bilim uzmanlarından müteşekkil bir akademinin olası iktidarından bahis açar (Comte’cu bir tasavvur) ve böyle ayrıcalıklı bir yönetimi canavarlık olarak niteler. Yine Devlet ve Anarşi’de pozitivistleri Yunan kahramanı Procrustes’e benzettiği bölüme bakılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bakunin bilimsel bilginin önemini göz ardı ediyor değildir. Aksine bilimin söz sahibi olması gereken bir "otoritesi" olduğunun farkındadır, ama bu durumu bir nalbandın ya da bir kunduracının otoritesini gördüğünden farklı bir gözle görme eğiliminde değildir ve bu otoritenin gönüllülük esasına dayanması ve kişilere dayatılmasına rıza gösterilmemesi gerektiğini öne sürer:

Benim bu durumda telkin ettiğim şey, belli bir dereceye kadar, yaşamın bilime, daha doğrusu bilimin yönetimine baş kaldırmasıdır, bilimi yıkmak değil –bu insanlığa büyük bir ihanet olurdu- bir daha asla yerini terk etmemesi için ona yerini hatırlatmak...

Her hâlükârda, klasik anarşizmin aydınlanmanın hümanist ve rasyonalist mirasından kaynaklanan pek çok sorunu var ve bunlar özellikle son çeyrek yüzyıldır anarşist literatürde epeyce kritik edildiler. Bu tartışmalara girecek değilim, zaten küçük bir özet vermek bile bu yazının bağlamını çok aşar. Sözün özü Feyerabend anarşi meydânında belli ki epeyce kendine özgü ve muğlak bir konum işgal ediyor. Yine de, onu Yönteme Karşı’yı yazmaya iten nedenlerden birinin “insanların görüşünü ve dünyadaki varlık biçimlerini daraltan “hakikat”, “gerçeklik” ya da “nesnellik” gibi soyut kavramlardan insanları kurtarmak” olarak tarif eden Feyerabend’i –kendisi bundan memnun olmayacak olsa da- post-anarşik bir bağlamda düşünmeyi sevdiğimi söyleyebilirim.

***

Paul Feyerabend 11 Şubat 1994 tarihinde beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu esnada yanında büyük bir hayranlık ve sevgi duyduğu eşi Grazia bulunuyordu. "Olmasını istediğim şey bu," demişti, son satırlarını yazarken, "entelektüel ölümsüzlük değil, sevginin ölümsüzlüğü."

Anarşizm Üzerine Tezler, Ernst Kantorowicz’in II. Richard üzerine hazırladığı The King’s Two Bodies oyunundan alınmış ve izlediği dönem Feyerabend’i oldukça etkileyen şu dizelerle başlıyordu; bu yazı da onlarla nihâyete ersin isterim:

Görün şimdi nasıl mahvediyorum kendimi:
Bu ağır yükü atıyorum kafamdan,
Ve şu hantal asayı elimden,
Krallık hükmünün gururunu yüreğimden;
Kendi gözyaşlarımla temizliyorum merhemimi,
Kendi ellerimle veriyorum tacımı
Kendi dilimle vazgeçiyorum kutsal devletimden,
Kendi nefesimle bırakıyorum bütün yeminleri:
Bütün ihtişam ve görkemden feragat ediyorum.

Ey gam, yine meydân-ı muhabbet sana kaldı

30 Nisan 2010 Cuma

Yaralı Olduğunu Sanan Birisinin Hüznüne Gazel

Şehir birden başladı, sol tarafta hendekler
işportacılar, dükkâncılar ve akşamüstüne gidip gelenler
ve onun hüznü vardı

Şehirler olsun varsındı ve manavlar kapansındı.
evler ince bir buğuya, bir cinselliğe kapansındı

ve onun hüznü vardı

Aksaçlı ortodokslarla dövüşken çocuklar.
aşk romanları ve trafolar ve "Sen ne güzelsin"ler
kendilerini bitmez sansındı

Nalbantlar ressamlarla ve bütün tarlalar çarşıda.
hele yılgınlar bir sabah temizliğinde
ve coşkudan artan sarı bir şeyler vardı

Bir yitik gibi yüceden, bir anı gibi sancıdan
ve onun hüznü vardı

"Her şey atılıyordu. Bitmiş sigaralar. otobüs biletleri. kullanılmış pamuklar muayyen zamanlarda. tarifeler. yaz gümrükleri. gazocağı iğneleri. kötü çıkmış resimler. bir yatma. bir evin oniki yıllık badanası. bir tarih kitabı. kazanılmış bir savaş ve sonucu. bir anlamsızlık. ölü bir çocuk ve pabucu. gülücükler. kibritler. sinemalar. Ve."

onun hüznü vardı

Ah ellerim, ah beni hatırlayan herkes
Bir kötü romanda beşinci kişi gibiyim filân
ve beni tanımayan herkes

Ben aranan bir şeyim bir parça analjezik.
sesim dükkânsızlığın sesidir bir parça aralık
tahta kepenkli tahta kepenksiz bir parça aralık
Sokaklarda.
Havralarda.
Yataklarda.
Dünyada.

ve onun hüznü bir haydudun hüznüdür
biraz da kendinin yaptığı

- Turgut Uyar -

***

Sanal Rüya

seccadeler deviniyor tavanda duraksız
bir vcd balkıyor hayalimde
ingrid bergman şaşırıyor olanlara
afrikalı çocuk ağlarken hıçkırarak
bir pentium üç olduğumu düşlüyorum
pencereleri demir parmaklıkla kaplanmış,
kıvamını bekleyen çay gibi
demlenirken hakikat.

kehribar tespih ceviz sandıkta küfleniyor
nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda
uçları eprimiş zamansızlıkta tığ oyası örtülü
transistörlü bir radyo hissediyorum
kendimi unutmuşçasına,
güneş kavururken arizonayı
gökyüzünü arıyorum çamurlu kaldırımlarda
küt saçlı bir umut olamayacağını bile bile.

sen benim yıldızımsın
diğerlerinden sönük,
hep aynı yerde durarak anladım
ne sonsuz olduğunu evrenin
ve ıslanmış bir bankın hüznünü.

ben bir insanım
ölecek.

- Polat Onat -

sinecine

2 Nisan 2010 Cuma

Geçen ay içinde Dipnot Yayıncılık bünyesinden ve Nilgün Abisel'in editörlüğüyle yayımlanan sinecine, adından da anlaşılabileceği üzere bir sinema dergisi. Elbette memleket sathında hâlihazırda iyisiyle kötüsüyle birlikte birçok sinema dergisi yayımlanıyor, lâkin Sinema Araştırmaları Dergisi alt-başlığı ile altı ayda bir kez hazırlanması düşünülen bu derginin diğer popüler yayınlardan temel bir farklılığı var, ki o da her şeyden evvel hakemli bir dergi olduğu gerçeğidir. Künyesine nazar edildiğinde hem Türkiye'deki üniversitelerden hem de uluslararası alandan olmak üzere pek çok akademisyenden müteşekkil geniş bir yayın ve danışma kurulu olduğu görülüyor. Dolayısıyla klasik popüler film eleştirisine değil, daha teknik ve kuramsal çalışmalara odaklanan, bu alandaki boşluğu doldurmaya niyetlenmiş akademik nitelikli bir yayın olduğunu belirtmeliyiz. Gâye-i mevcûdiyyeti özlüce şöyle ifade edilmiş:

sinecine, değişik disiplinleri sinema ortak paydasında buluşturmayı, sosyal bilimler, sanat ve insan bilimleri içerisinde bir araştırma, tartışma, eleştirme, soru sorma alanı yaratmayı amaçlar. Bu çerçevede, yerli sinemadan Hollywood'a, sanat sinemasından popüler sinemaya, klasik sinemadan çağdaş sinemaya, sinemanın ekonomi politiğinden tarihine, psikanalizden feminizme, kuramsal yaklaşımlardan alımlama araştırmalarına, türlerden yönetmenlere dek uzanan çeşitli konularda üretilen yazılara yer verilecektir.

Derginin ilk sayısında ikisi çeviri olmak üzere altı makale mevcut. Makalelerden ikisi Abbas Kiarostami üzerine hazırlanmış. Bunlardan ilki Serpil Kırel'in yönetmenin Şîrin adlı son filmi üzerinden sinema dili ve seyirci üzerine bir analiziyken, diğeri Khatereh Sheibani'nin Modern Fars Şiiri ile -özellikle Furuğ Ferruhzâd ve Sohrap Sepehri'nin şiiri ile- Kiarostami sinemasının ilişkisi üzerine bir çalışma, ki dikkatimi en çok cezbeden de bu iki çalışma oldu. Başka ilginç bir metin de Dilek İmançer'in İslamcı filmlerde kadın temsillerini ele aldığı eleştirel makalesi. Yine 1950'lerde Şakir Sırmalı'nın söylemi üzerine bir makale, Filmde ve Medyada Feminizm adlı bir çeviri ve Ahmet Gürata'nın 2000'lı yıllarda sinema filmlerinin niceliksel vaziyeti ile ilgili bir incelemesi okurun ilgisine sunulmuş. Bütüne bakıldığında içeriği genel olarak tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim.

Velhâsıl sinemanın asla sadece "sinema" olmadığı, görsel bir eğlence olmanın ötesinde ciddi bir felsefî, politik, ekonomik ve sosyo-kültürel göstergeler alanı olduğu ve kuramsal çalışmaların beslenebileceği geniş bir havuz oluşturduğu dikkate alındığında sinema yayıncılığı konusunda bağımsız ve akademik nitelikte bir kaynağın hazırlanıyor olması önemli bir gelişme. Umuyorum gelişerek devam edecek imkânları bulabilir.

Yeni Tasarım ve Eski Nazım...

21 Mart 2010 Pazar

Blogger'la mesâim dört yılı bulmak üzere ey okur. Kendisiyle ilk karşılaşmamız 2006 yılının nevbaharında gerçekleşmiş ve o vakit bu vakittir keyfe keder arzularla hem-dem olmaktayız. Üstelik meçhul bir süre daha bu maceramız sürecekmiş gibi görünüyor. Sadede gelirsek, farkında olacağınız üzere tasarımda bir değişiklik mevcut, zîrâ blogun şekl ü şemâili benimle birlikte yaşlandı ve hâl böyle olunca da bir değişiklik ihtiyacı elzem gözüktü gözüme. Ortalıkta görsel bakımdan fiyakalı epeyce 'template' bulunabiliyor, ama ben genel olarak eski yapıya benzer bir tasarım oluşturabileceğim esnek bir altyapı arıyordum ve son tahlilde en uygun olanın bu olduğuna kanaat getirdim. Tabiî iş bir şablon seçmekle bitmiyor; sonrasında grafik ve özellikle kod düzeyinde çok sayıda yorucu düzenleme yapmak gerekti ve nihâyet ortaya çıkan görüntü bu oldu. Tasarım son hâliyle Opera(daha iyisi yok), Firefox, Chrome, IE7 ve IE8 üzerinde tecrübe edildi. Bu tarayıcılardan sadece belâlı IE8'de bir takım kayda değer bozulmalar vardıysa da, bunlar uyumluluk ayarları ile oynanarak giderilebilir türdendi. Yani demem o ki, kullandığınız tarayıcıda bir problem varsa ya da gözümden kaçan başka sorunlar gözlemliyorsanız eğer, haberdâr ederseniz bakılır bir hâl çâresine.



Bu aralar kitaplar arasında kaybolmuş sayılırım ve bu hâl üzere pek çok kitapla birlikte, Talât Sait Halman'ın hazırladığı Eski Uygarlıkların Şiirleri adlı antolojiyi de karıştırıyorum fırsat buldukça. Künyeden anlaşıldığı kadarıyla Halman'ın bu derlemesi ilk kez 1974 yılında yayımlanmış ve geniş içeriğiyle Mezopotamya'dan Güney Amerika halklarına varana dek pek çok kültürden, yazarı bilinen ya da bilinmeyen şiir örnekleri barındırmakta. Gılgamış Destanı'ndan, Eddalar'dan, Aeneis'ten parçalar seçilmiş; yine Eski Çin ve Japon kültürlerinden, Hint, Arap ve Fars edebiyâtından, Afrika şiirinden vs. çok sayıda örnek mevcut. Öyle ki, insanlığın yaklaşık 4500 yıllık tarihi boyunca, şiirler eşliğinde bir yolculuk yapma imkânı sağlıyor okurlarına. Bu denli farklı tarih-kültürlerden manzûme örneklerini iki kapak -ki epey mesafe barındıran iki kapak- arasında toplu bir şekilde sunabilmek azımsanacak bir mesele değil ve şüphesiz derlenmesinden çevirisine varana dek takdire şâyân bir emek barındırıyor. Sözün özü önemli ve çok da keyifli bir antoloji bu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan yeniden basıldığını da unutmamış olalım.

Kitaptan birkaç kısa şiir de sunabiliriz elbette:


GILGAMIŞ DESTANI'NDAN

Bora Tanrısının getirdiği yaman fırtına
Yerden tâ göklere kadar fışkırıyordu,
Aydınlığı her yerde ezmişti karanlık.
Toprak baştan başa sular altında kaldı.
Bütün bir gün azgın esti bora,
Yükseldi, yükseldi de dağları aştı.
Kardeş, düşünmez oldu kardeşi.
Gök merhametini esirgedi insanlardan.
Tanrılar bile korkmuştu boradan selden,
Kaçışıp Cennetin en yüksek katına sığındılar.
Köpekler gibi sindiler Cennet duvarının dibine.
Sevgi Tanrıçası İştar, doğum sancısı
Çekiyormuş gibi kıvrandı.
Tanrıların eşleri ağlayıp inlediler:
"Eski dünya, balçık oldu. Ne yazık!
Tanrılar Meclisinde nasıl da onayladık
Kendi insanlarımızın yok edilmesini?
Yarattıklarım nerede şimdi?
Balık sürüleri gibi, denizi doldurmuşlar."

Daha aşağılardaki tanrılar da başlarını
Önlerine eğip ağladılar hüngür hüngür.
Dudaklarını ısırdılar korkudan ve yastan.

***

DOĞMUŞSUN BİR KERE

En iyisi, hiç doğmamak,
Hiç görmemek güneşin
Keskin ışıklarını.
Ama, doğmuşsa insan
Çabucak geçmeli
Cehennem kapısından,
Yatmalı toprağın
Koca kalkanı altında.

-Theognis-

***

TATLI UMUT

Ne mi yapacağım? Alıp başımı
Gideceğim şu uzak tepenin ötesine,
Kıyıya inip kumsalda oturacağım.
Duamı sunacağım Deniz Perisine
Tek başıma sessiz sedasız.
Deniz Perisi kulak asmayacak.
Yine de, yaşlanıncaya kadar,
Bitkin canım çıkıncaya kadar
Tatlı umudumdan vazgeçmeyeceğim.

-Bion-

***

HEKİM

Dün Hekim Markus
Zeus'un heykeline bakmaya gitti.
Zeus bu;
        Üstelik heykeli mermerden.
Bugün heykeli gömüyoruz.

-Nikarkos-

***

YOKSULLUĞUN SIĞINAĞI

Devletlim, buyurmuşsun, Yoksulluk kanun dışı
Olmuş bizim ülkede, ama haberin olsun,
Buyrukta kanun dışı ettiğin şu Yoksulluk
Ortalıkta kalınca bizim eve sığındı.

-Rajasekhara-