Küller ve yaralar...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

O günler geçip gitti
O günler, kirpiklerimin arasından

- Furûğ Ferruhzâd -



Takvime güvenecek olursak eğer, uzun süredir buralara bir şeyler karalamadığımı îmâ ediyor. Hoş okumanızı gerektirecek bir havadisle de hemhâl olmuşluğum yok. Hâlihazırda zaten mevcut olan dertlerimize dert katmakla iştigal ediyoruz, araya bir miktar neşe de karışıyordur elbette. Doğrusu ikircikli bir ilişki bu; dünyaya bağlıyız bir yandan, öte yandan sıkıntımızın bâkîliğinden bir şey eksilmiş gibi de görünmüyor.

En son ne zaman ışıkları kapatıp karanlıkta oturmaya çalıştınız bilmiyorum, ama eminim bir kısmınız ne zaman gecenin bir vakti elektrikler kesilecek olsa, gözün gözü görmediği o zifiri ortamda bulunanların sanki ses vermezlerse varlıklarının da bir kanıtı olmayacakmış gibi, konuşmak için komik bir çaba sarf ettiğine dikkat etmiştir. Sessizliğe tahammül etmek zaten önemli bir meseledir, karanlık bir sessizliğe tahammül etmek ise insanların epeyce bir kısmını aşıyor olmalı. Daha ötesi genellikle karanlık ve yalnızlığın aynı andaki mevcudiyeti korku uyandırır. Bu eğilimin mümkün antropolojik kökenleri olduğunu varsaymak kolay, fakat mesele orada bitmiyor, zîrâ karanlık korkumuz sadece dışarıdan gelmesi muhtemel bir tehdide bağlı değil. İçeriden gelecek olanlardan da ürküyoruz. Göz merkezli dış algı kapılarımız kapanıp, zihnimizi meşgul edecek aydınlık dünya gölgeler içinde silikleşmeye başladığında kendimizle baş başa kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalırız ve bu genellikle istemli ya da istemsiz olarak kaçınılan bir durumdur.

Kendi adıma, karanlıkla da yalnızlıkla da insanların çoğundan daha hoş bir ilişkim olduğunu söylemem mümkün. Elbette aramızda saf bir neşe ilişkisi olduğunu iddia ediyor değilim. Bunların sizi nereye götüreceği pek belli olmaz ve hafıza dediğimiz de tekin bir yer değildir. Lâkin bu noktada durup, bugün ve burada'mızdan çıkarak bir öykü içine huruç edelim isterim.

Mevzû'-i bahs hikâye, geceydi ve karanlıktı, diyerek, totolojik olduğu kadar da estetik bir vurgu ile açılıyor. Öykümüzün mekânsal hatlarına daha yakından nazar etmek lüzûmu hâsıl olursa eğer, içeride kıpırtısız bir oda ve dışarıda suskun bir gecenin sükût içinde hasbihâl etmekte oldukları bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu belirtmekle yetinmek zorundayız. Zîrâ bu loş manzarada adını anmaya değecek başka pek bir şey yok. Yalnızca açık bir pencerenin kenarında gölgeler içinde oturan bir adamın, öykü kişimizin silik silueti gözümüze çarpıyor. Çenesini eline yaslamış ve orada öylece, melankolinin o bildik arkaik ifadesine bürünmüş hâlde oturuyor adam. Ayın suratsız ve solgun ışığının el verdiği ile görebildiğimiz de ancak bu kadarı. Hatlarının ayrıntıları nazarımızdan gizlenmiş.

Uzun süre seyrediyoruz bu meçhul adamı, bir eylem bekliyoruz ondan, ama tek bir kıpırdayış bile olmuyor bedeninde. Hüzünlü bir sanatçının elinde şekillenmiş bir heykel misâli bekliyor, bekliyor ve bekliyor. Sâhi kimdi o düşünür: "Ne kadar insan varsa, o kadar da heykel sayıyorum," diyen?

Düşüncelerimizi işitmiş ve bizi yalanlamak istercesine âniden hareketleniyor kahramanımız; hafifçe doğruluyor ve ellerini gecenin içine doğru uzatıyor; karanlığa, boşluğa. Bizim göremediğimiz bir şeyleri yakalamak istermiş gibi ya da sanki onu ısrarla işitmeyen umarsız bir tanrıya isyan edercesine.

Bu noktadan itibaren daha derine inmeli ve zamanı geriye kat edip, gecenin başına çevirmeliyiz gözlerimizi.

Bakın, kahramanımız pencerenin kenarındaki sandalyeye oturup da geceye doğru çekilmeye başladığı ânda, son bir bakış denli mahzun ve eski, yitik bir şeyler ayaklanıyor ruhunun karanlık köşelerinden usulca. Lanetlenmiş hacılara benziyor siluetleri. Dikişsiz kara libaslara bürünüp, tavaf ediyorlar bedenini ağır ağır.

Yüklü adımlarında toz ve havada bir hicran uğultusu. Kayıp bir zafere ve utanca dair fısıltılar duyuluyor ve kül gibi dudaklar söylenmemiş sözlerden geriye kalanları sayıklıyorlar. "Gurur", diyor biri, "ah gurur, neden bu kadar amansızdır ve şu yeşil gözler üzerine çöreklenen gölgeler hangi dargın yüzün kalıntısıdır?" Bu sorular kulak erimine ulaştığında yakıcı bir azap içinde sarsılıyor kahramanımız ve birden hüzünlü bir ezgi tutturuyor kanı, akıyor da akıyor damarlarına: Hayat yaralardan başka nedir, diyor, hayat yaralardan...

Şimdi hatırlıyorum da, "Dünyadaki tüm ağıtlar içinde yalnızca biri çok doğru," diyordu İspanyolca bir şarkı, "hepimizin içinde olan, duyulmayan."

Kapatıyor gözlerini adam. Karanlığa karanlık ekliyor, kedere keder. Kim bilir belki orada, derinlerde bir yerde... Lâkin heyhat, külleri eşelemek nafile! O da biliyor, elbette biliyor; zamanın inatçı sisi çoktan örtmüş hatlarının üzerini, yitip gitmiş. Fakat bir şeyler yine de kalmış geride, yüreğine kazınmış olan ve direnen unutuşun pençelerine.

...

Burada duralım. Bazılarınızın bilebileceği üzere, bu öykünün bir sonu yok. Hiç bitmeyen ve her dem yeni kalan bir öyküdür bu. Yitik bir duygunun, bir sözcük ya da küflü bir imge parçasının bilincin derinliklerinden firar edip yüzeye çıktığı her ân kendini yeniden ve yeniden tekrar eder. Herkes için bir yeri vardır o pencere kenarının. Mâzi bir keşkeler cehennemidir ve hep döner ve hep sorarız ona: Ey geçmiş, ey ıstırabımız söyle, şu kahrolası, kırbaçlanası sırtımızı döndüğümüz gün sana, ne kadar öldük biz? Söyle, ey kemiren, ey yankılanan! Hayat yaralardan başka nedir, hayat yaralardan...?

Ve elbet şiir...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Kül burada her şey; aşk, bilgi ve keşif
Zaman şu an ve mekân şu nokta
Gelir geçer sultanlık hafif ve gözyaşlarıyla

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Yok burada gözlem, deney ortamları ve varsayım
Hipotezler, büyük teoriler, hatta bilimsel yasa
Ülkem; laboratuvarda sıkıştırılmış kahkaha

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Yolunu yitirenlerin kıyısında armasız, tuğsuz
Nedimeleri de olmayacak bu aşkın ancak garipler
Aşikar kılınacak kirpiklerinin ucunda incinmişlik

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Bir çingen gülümseyişinin ısıttığı otağ!
Attık her şeyi ateşe keskinliğiyle bakışımızın
Elbet beylik kılıcı şiir kızının kalbinde ışıyacak!

Burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
Gözyaşlarıyla ağlanmayacak çünkü şehzademiz yok
Ancak gözlerimizi biriktirebiliriz içimizde
Kırdık kafasını zekânın ölümden öte ölüm-çok!

Hüseyin Atlansoy

***

Bid'at

Gidin...
Gidin...
Sorup soruşturun:
Kim dünyada
İlk kez kafes yapmış?
Ve hangi el ilk defa
Kuşu kafese koymuş?
Gidin...
Gidin...
Gidin...
Sorup soruşturun

Timur Gorgin

***

Tefsir

Bir kez daha tasvir ettim kendimi aynada
Eğdim başımı
Dik tuttum
Sonra
Mırıldanarak tefsir ettim kendimi - yokmuşum gibi -
Ansızın
Gördüm:
Aynadaki görüntü değil benim görüntüm
Daha yaşlıydım aynada, daha huzurlu
Yetmişti yaşım aynada
Kinayeli bir söz vardı gözümde:
Sen değilsin!
Ben değilsin!
İşaret ediyordu yabancılıklara
Yaşlılık halimdi sanki, yaşlılık
- Duru biz cezbe içinde ayık ve sarhoş
- Yalnızlık cehenneminde, safası gömlekti

Bir kez daha
Ben vardım, ayna ve benim görüntüm
Mırıldanarak tefsir ettim kendimi - varmışım gibi -
Ben değilim, o değilim, kendim değilim
Ben kimim?
- Yabancılık, tefsirimdi benim -
Kendimden bir gölgeydim
Kendimde
Ben

Perviz Hâifî

Başka tarihler mümkün...

13 Nisan 2009 Pazartesi

1923 yılındayız; İsviçre’nin Lozan şehrinde uzun münâkaşaların neticesinde imzalanan bir mukâvele metni uyarınca, yurtlarını taşıyamayacakları mal ve mülkleriyle birlikte geride bırakan yüz binlerce insan, yanlış bir yerde yanlış bir dinin mensubu olmaktan dolayı zorunlu bir göçe tâbi tutuluyorlar. Böylece yaklaşık 1,2 milyon Ortodoks ve 400.000 Müslümandan oluşan tarihin en büyük kitlesel göçlerinden biri cereyan ediyor (Türkiye'den gidenlerin büyük kısmı antlaşmadan önce zaten de facto bir göç durumundaydılar.)

Son yıllarda Lozan Mübadelesi ile ilgili çalışmalarda bir artış gözlenmekte. Yayınlanmış kitaplar ve hazırlanmış tezler açısından bir yoğunlaşma var. Şüphesiz bunlar bir ölçüde beklendik sayılabilir ve elbette hayırlı gelişmeler. Burada özellikle anlatı yapısı ile nispeten daha teknik metinlerden farklılaşan bir çalışmaya dikkat çekeceğim. Mevzubahis çalışma, İrlanda kökenli gazeteci Bruce Clark’in özgün baskısı 2006 yılında yapılmış (Türkçesi Kasım 2008) "Twice a Stranger" (İki Kere Yabancı) adlı kitabı. Türkçe çeviri ve baskısını Bilgi Üniversitesi yapmış ki, mübadele özel olarak eğildikleri bir alan.

Lozan Mübadelesi denilen olgu bugün nasıl okunabilir? Türkiye ve Yunanistan halkları olarak eşiğinde yaşadığımız bu zorunlu göç bize temelde ne anlatıyor? Hangi tarihsel şartlar ve hangi sosyo-politik mantık böylesi bir kitlesel nüfus değişimini olanaklı kılabilmiştir? Bu büyük demografik değişimin Yunanistan ve Türkiye’nin uluslaşma sürecindeki yeri ve anlamı nedir; bizim biz olmamızda hangi rolü oynamıştır? Ya mübadelenin dinsel mantığı nasıl yorumlanmalıdır? Lozan’da alınan bu kararın yeryüzünde daha sonra görülen uygulamalar üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

Bunlar ve bağlantılı tüm sorular önümüzde, ama elbette her şeyden önemlisi, tarihin o anında sürgün bir kişi olmanın, "yerinde doğup yabanda kocamanın" ahvalidir! Evet, ırak bir şehirde, birilerinin bir masanın başında attıkları imzalardan ibaret olan, sadece uzaktan, ama çok uzaktan kuşbakışı görülebilen bir tarih değil; aynı zamanda o tarihin gadrine uğramış olanlara, "büyük" olaylardaki "küçük" insanlara da odaklanabilen bir tarih. İki Kere Yabancı’nın kıymeti kanımca tam da burada yatıyor. Bruce Clark, kitabın yazım sürecinde Türkiye ve Yunanistan’daki pek çok mübadille görüşmüş ve daha önce yapılmış çalışmalardan da destek alarak, mübadeleyi onların gözünden de görmeye çalışmış. Bugün pek çoğumuzun üzerinde yürüdüğümüz sokakları adımlama hakkını 80 yıl kadar önce yitirmiş bu insanların öykülerinin buruk bir tadı var hep (çoğu ne yazık ki kayda alınamadan yitip gitmiştir). Bir gün, "gidin ve unutun", denilmiş onlara, ama gitmek ve unutmak hiç kolay olmamış işte. Gitmek ve unutmak, binlerce hüzünlü öyküye dönüşmüş birden. Toprağın, yarım asır sonra ayrıldıkları yerleri ziyaret etme imkânı bulan insanların gözyaşlarında kendini açığa vuran tuhaf bir metafiziği var sanki.

Mübadeleden yüzeysel olarak bahsedilince bu göç sürecinin kâğıt üzerinde gözüktüğü üzere kolay bir mesele olduğunu düşünmeye eğilimliyiz. Sanki birileri o kararı alınca, insanlar da bir yerden bir başka yere ışınlanmışlar ve böylece her şey olmuş bitmiş gibi. 1923-24 şartlarında yaklaşık bir buçuk milyon insanın karşılıklı göçünü şöyle bir tasavvur edin. Hiç kolay olmadığını anlayabilirsiniz. Bulaşıcı hastalıklar ve ölüm, açlık ve sefalet alıp yürümüştür bu süreç içinde. Özellikle Yunanistan tarafında demografik değişimin sonuçları çok çarpıcı olmuş görünüyor. Zîrâ gidenlerin büyük kısmı beş parasızdı ve toplam olarak Yunanistan nüfusunun yaklaşık dörtte birine denk düşüyorlardı. Dolayısıyla Modern Yunanistan tarihinin iç dengelerinde bu değişimin getirileri sürekli karşımıza çıkar. Öncelikle insanların yaşam alanlarının ters yüz edilmesi yoluyla bariz bir kültür şoku yaşanması kaçınılmazdı, bunu ekonomik ve politik gelişmeler izlemiştir.

Bir Pontus Rum’u olan George Siamanides Trabzon’dan Selanik’e uzanan yolculuğunda uğradıkları coğrafî şoku şöyle dillendiriyor örneğin:

İşte hayat karşısındaki sınavımız bundan sonra başladı. Kendimizi Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız sömürgeci birliklerinin kullandığı eski bir askeri kamp binasında bulduk; her yer bit kaynıyordu. Sanki ayın yüzeyindeydik, bir tek ağaç yoktu ufukta. Ormanlarla kaplı dağlarımız geldi aklımıza, ağlaştık.

Şayet zorunlu mübadele gerçekleşmeseydi, tarihin akıbeti nasıl olurdu? Bu sual tarihçi için fazla spekülatiftir elbette. Öte yandan gücünü statükodan alan, omzunu her dem devlete yaslamış politikacı ve "aydın" içinse mübadele gibi meseleler ellenmemesi gereken yasak meyvalar gibidir. Bu efendiler, tarihin tüm mayınlı alanlarını unutmamızı yeğlemiş ve bunun maddî-manevî altyapısını hazırlamak için de epey çaba sarf etmişlerdir. Burada çabalarının başarısızlığa uğradığını söylemek isterdim, ama ne yazık ki, öyle görünmüyor. Lâkin her şeye rağmen, geç kalmış bile olsak, hatırlamaya, bilmeye ve sorgulamaya muhtacız. Hatta bütün bunların hiç yaşanmadığı bir Türkiye ve Yunanistan’ın daha iyi bir yer olabilme olasılığını inatla düşleyebilmeliyiz belki.

Burada birkaç filmden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Theo Angelopoulos -ki onun kendi deyimiyle demode filmlerinden habersiz olarak ölseydim şayet, kendimi yaşamamış da addedebilirdim- sürgün meselesine özellikle eğilen bir isimdir. Şöyle diyordu bir filminde: "Tanrının yarattığı ilk şey yolculuktur, bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti." Angelopoulos'un doğrudan mübadele ile ilgili bir filmi yoksa bile filmlerinde mübadillerin öykülerine rastlayabilirsiniz. Özellikle O Thiasos'u (Gezgin Oyuncular) önerebilirim. Yine daha önce bir ara değinmiştim, Costas Ferris’in Rembetiko’su doğrudan mübadiller üzerine bir başyapıttır. Türkiye’den ise Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken adlı yüz akı filmini izleyin isterim.



Değineceğimiz diğer bir kitap, Murat Belge’nin 2008’in son aylarında İletişim Yayınları tarafından "Genesis" adıyla yayınlanan çalışması olacak. Kitabın alt başlığı "Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni" olarak belirlenmiş.

Başlığa bakınca salt bir tarih çalışması gibi görünebilir, ama esas olarak Türk edebiyatındaki ünlü köken anlatıları üzerine bir eleştiri metni, bu anlamda da tarihle edebiyatın kesiştiği yerde duruyor diyebiliriz. Kemal Tahir, Erol Toy, Tarık Buğra, Necati Sepetçioğlu, Nihal Atsız gibi pek çok popüler yazarın romanlarını tahlil ve tetkik ederek, Türk siyasetinin farklı fraksiyonlarında köken meselesine, kurmaca metinler bağlamında nasıl yaklaşıldığının izini sürüyor üstâd.

Türkiye’de buna benzer başka bir çalışmadan haberdar değilim açıkçası. Bu yüzden kitap yayınlandığı anda hemen ilgimi cezbetmişti. Sanıyorum çalışmada ele alınan yazarların en azından bir kısmı ile hemen herkesin az-çok bir tanışıklığı vardır. Kendi adıma bazılarının yapıtlarına ben de aşinayım elbette. Bunların arasında Kemal Tahir, Tarık Buğra, Ahmed Hilmi gibi isimler sayılabilir. Erol Toy kitabı okuyana kadar hiç ilgimi çekmiş değildi (okuyunca da çok ilgimi çektiğinden değil ya!); bir diğer önemli isim olan Nihal Atsız’ı ise azalmak bir yana, giderek artan bir şiddette itici bulduğumu söylemeliyim ki, şu garip bünyemde sevdiğim taraflarımdan biri de budur.

Peki, nedir bu genesis ya da köken meselesi? Murat Belge kitabının giriş bölümünde bunu ele alıyor ve ulusal köken anlatılarının özcü bir bakışla kurulduğundan yola çıkıyor. Bu bağlamda öteden beri tartışılan bir noktaya dikkat çekmek kaçınılmaz oluyor tabiî. Şöyle ki, biz bu ulusal kökenleri Benedict Anderson’ın çarpıcı tespiti ile bir tahayyül süreci içinde icât mı ediyoruz, yoksa bir yerlerde zaten karanlıkta kalmış bir özü var da onu mu keşfediyoruz? Bu iki kavrayışı bir terazinin kefelerine koyarsak, ben de Murat Belge gibi bunun daha çok bir icât meselesi olduğunu düşünmeye meyilliyim.

Türkiye’de köken meselesi doğaldır ki, Osmanlı’nın çöküş döneminde alıp yürümüş bir tartışmadır. Sürekli sıkıştırılan bir imparatorluğun buhranlı atmosferinde ortaya çıkan ve çözüm arayan farklı politik zümreler, meseleyi kendi ideolojik tutumları dâhilinde kavramışlardır o günden bugüne. Örneğin İslâmcılar için köken bir şekilde İslâm’ın arzı endam ettiği tarihe bağlanırken, Genç Kalemler bazında şanlı geçmiş Orta Asya bozkırlarına kadar uzanıvermiştir ve elbette Osmanlılığı benimseyen yazar ve düşünürler için de köken Osmanlı’dan öteye gitme gereği pek duymayacaktır. Yine ellilerden sonra Kemal Tahir gibi solcular, bizim neyimiz eksik, diyerek bu işe el atmaktan çekinmezler. Hâl böyle olunca da "Asya Tarzı Üretim" gibi Marksist okumalarla çeşnilenmiş bir takım acayipler hâsıl oluverir.

Kitapta ele alınan popüler metinler, son tahlilde köken meselesine dair yaklaşımları ve edebî tıynet ve kıymetleri konusunda farklı değerlendirilmek durumunda olsalar bile, Murat Belge, bu anlatıların, -her ne kadar doğrudan bir tarih dilimi ile bağlantılı görünseler de- gerçekte tarihin dışında çalıştıklarına ve bu minval üzere de yapısal olarak birbirlerine benzediklerine dikkat çekiyor.

Neticede görüyoruz ki, söz konusu tarafların hepsi kendi ideolojik tutumları dâhilinde içinde yaşadıkları bu ulusun meşru özünü aramaya çıkmışlar, ama anlaşılan çoğu zaman arayanlar bir de bakmışlar ki, sonunda buldukları şey zaten kapıdan çıkarken yanlarında götürdükleri o şeymiş.

Son olarak Murat Belge’nin bu çalışmadaki oldukça akıcı ve nükteli üslûbuna da dikkat çekmek gerekir. Tabii eldeki metinlerin nükteli bir dille işlenmeye fazlasıyla müsait olmaları da kitabı eğlenceli hale getirmeye yardımcı olmuş olmalı. Okumayı düşünenleri çok keyifli bir okuma süreci beklediğini söyleyebilirim.



Üçüncü kitabımız "Tarih-Lenk" ve yazarı hâli hazırda Sabancı Üniversitesi’nde akademik görevini sürdürmekte olan Y. Hakan Erdem. Bu kitabın adını ilk okuduğumda çok ilginç gelmişti ve tam da yerli yerine oturtamamıştım. Sonra bunun Timur-Lenk’e bir gönderme olduğunu anladım tabiî. Burada Lenk eki Farsça topal, aksak anlamları veriyor ki, bu kullanım kitabın içeriğine oldukça uygun düşmüş.

Bu arada yazarın bu kitap ve Osmanlı’da kölelik üzerine temel bir tarih çalışması dışında ilginç romanları da var. Bunlardan Kitab-ı Duvduvani’yi okuma imkânı bulmuş biri olarak diyebilirim ki, Hakan Erdem bir tarihçiden çok daha fazlasını barındırıyor o eğlenceli bünyesinde. Bilim-kurgunun, fantastiğin ve tarihin iç içe geçtiği romanlarına post-modern kurmacalar diyebiliriz zorlanmadan. Ama şimdi konumuz onlar değil, başka bir zaman belki.

Tarih-Lenk’e dönersek tekrar, kitap, yazarın da girişte belirttiği üzere bizim eleştiri kültürsüzlüğümüze deva niyetine yazılmış bir tarih eleştirisi. Hakan Erdem oturmuş, bir takım popüler ya da akademik tarihçilerin yapıtlarında rastladığı önemli aksaklıkları tek tek tespit etmiş. Onun eleştiri süzgecine yakalanmış isimler arasında kimler yok ki; liste Soner Yalçın’dan (tersi nâmümkündür!), İsmet Bozdağ’a, Ahmet Akgündüz’den Yılmaz Öztuna’ya, hatta İlber Ortaylı’nın bazı yayınevlerince derlenen popüler kitaplarındaki aksaklıklara kadar uzanıyor. Özlüce söylersek manzara pek iç açıcı değil. Sadeleştirme ve çeviri sorunlarından tutun da, kaynaksız, araklanmış ve bariz yanlışlarla dolu metinler geziniyor etrafta. Yazarın kitabın tamamına yayılmış o hoş ve nükteli üslûbuyla alıntılarsak eğer:

Kendinize böyle bir hedef koyduğunuzda Türkiye’nin ve Türkçede üretilen gerek akademik gerekse popüler tarih literatürünün maalesef sağından solundan siyanür sızdıran bir altın madeni olduğunu söylemek durumundayım.

...

Ne yapayım ki, durum cidden acıklı. Kuru fasulyenin içinden taş çıkıyor; baklava tuzlu ve acı karışımı bir şerbetle yapılmış; "dün ben yaptım" iddiasıyla sofraya çıkarılan yemek komşu aşçı dükkânından habersizce alınmış ve üstelik geçen hafta yapıldığı için bayat!

Bu oldukça ilginç ve faideli kitabın, özellikle dil ve üslûbuyla okuma sürecinde Murat Belge’nin yukarıda değindiğim çalışması gibi beni çok eğlendirdiğini de söylemeliyim. Unutmadan Doğan Yayınları'ndan 2008’in sonunda çıktığını da ekleyelim. Elimdeki kitaptan anladığım kadarıyla iki ay içinde dördüncü basımı yapılacak kadar da çok rağbet görmüş.



Değineceğimiz son kitap yine Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Cemil Koçak’ın bu yakınlarda İletişim Yayınları vasıtasıyla yayınlanmış "Geçmişiniz İtinayla Temizlenir" başlıklı yapıtı olacak.

Bu çalışma, yazarın daha önce farklı yayın organlarında yayınlanmış kırk kadar makalesinden oluşan bir derlemeden ibaret. Makalelerin konu edindiği dönem tek parti yönetimini oluşturan çok tartışmalı zaman dilimi olarak seçilmiş ve titiz hazırlanmış olmaları yanında çoğu zaman ilgili ve ilginç belgelerle de desteklenmiş oldukları görülüyor. Cemil Koçak bu derlemenin, resmî tarih karşısında meslekten tarihçiliğin onurunu kurtarmak adına küçük de olsa bir katkı olma amacıyla hazırlandığını ifade ediyor. Bu noktada kitaba uygun bulunan isimlendirmenin işaret ettiği anlama dair Koçak’ın açıklamasından bir alıntı yapmak faydalı olacaktır:

Bugün "resmî târih"ten bahsederken, aslında yukarıda tanımladığım şekilde yürütülen "geçmişiniz itinayla temizlenir" kampanyasını kastediyorum. Resmî târih anlayışı ve onun değişik versiyonlarından tırtıklanmış kötü kopyaları, ortak bir noktada, tam da burada açığa çıkıyorlar: Eğer bu çaba, resmî eğitimin de desteğini almışsa günlük hayatta hayli başarılı sonuçlar verebilir. Kısa da olsa resmî eğitimden geçerek, geçmişinin bu "itinayla temizlenmiş bilgi"sini edinen toplumun, her defâsında bu bilgiyle yetinmesi ve yalnızca bu bilgiyi talep etmesi, bu bilginin dışında bir "gerçek" olduğunu ise, kesinlikle reddetmesi sağlanabilir. Bu operasyonda önemli olan, geniş yığınların bu "temizlenmiş bilgi" zemininde, günün uygun siyâsî/ideolojik tavrına kolayca adapte edilebilmesidir.

Bu satırlarda neredeyse Orwell’cı bir manzara sergileniyor, ama haksız olduğunu, bunlara âşina olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Özellikle tek parti döneminin resmî sunumları gözden kaçırışlar, eksiltmeler, çarpıtmalarla dolu manipülatif/propagandist nitelikli bir tarihi gözler önüne sererken!

Fakat ben kitabın adını nedense yazarın işaret ettiğinden daha farklı ve olumlu bir şekilde de algıladım. Bir anlamda resmî tarih dediğimiz kir torbasının arkasında bıraktığı izlerin dezenfekte edilmesi bağlamında okudum diyebilirim. Çünkü kitap odaklandığı çeşitli ayrıntılarla bunu yapıyor aslında. Resmî tarih denilen yapı -teşbihte hata olmaz- kendi kopyalarını üreterek toplumsal dimâğı istila etmiş bir çeşit mikrop ve Cemil Koçak’ın yaptığı üzere "alternatif" tarih okumaları da onun antikorları olarak düşünülebilir.

Tabiî tarihin tek yanlı ve çarpık bir biçimde öğretilmesi sadece bize özgü bir olgu olarak düşünülemez, zîrâ egemen güç odakları ve ideolojiler dünyanın her yerinde kendilerine uygun bir tarih biçer. Örneğin Avrupa'nın genel tarihini önemli ölçüde Protestan tarihçiler kaleme almıştır ve Kilise’ye biledikleri dişle birlikte onların Ortaçağ’ı gözün gözü görmediği karanlık bir çağ oluvermiştir. Yahut Amerikan tarihi büyük kâşiflerden, yerleşimcilerin başarılarından, kurucu babaların erdemlerinden, insan hakları ve demokratik zırvadan geçilmez, ama aslında tüm kıtanın zincir, kan, gözyaşı ve tamahkârlıkla karılmış bir öteki tarihi vardır. Fakat açıkçası bizde baskı rejimi çoğu yerde olduğundan çok daha kararlı ve dirençli çıkmış diyebiliriz. Mustafa adlı şu pek de matah olmayan belgesel filmi yapabilmek için bile 70 yıl beklemişiz ve hâlâ pek çok alanda bu toplumun bir takım gerçeklere hazır olmadığını düşünen jakoben eğilimli zihinlerle cebelleşiyoruz.

Sözün özü, Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, kıyıda köşede kalmış başka bir tarih daha var, diyen ve neyse ki, giderek çoğalan örneklerden biri. Bizzat kendi iyiliğiniz adına okumanız tarafımca tavsiye olunur.

Ve yine şiir...

25 Mart 2009 Çarşamba

Senden Sonra Ey Yedi Yaş

ey yedi yaş
ey yola çıkmanın mucizevi an'ı
senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde

senden sonra
kuşlarla
rüzgârla
aramızda
güçlü bir aydınlık ve zindelik bağı olan o pencere
            kırıldı
                        kırıldı
                                    kırıldı senden sonra o
su, su, sudan başka tek kelime etmeyen
topraktan bebek
suda boğuldu

senden sonra ağustosböceklerinin sesini öldürdük
ve alfabenin harflerinden yükselen zil sesine
ve silah fabrikalarından yükselen düdük seslerine bel bağladık

senden sonra oyun yerimiz olan
masaların altından
masaların ardına
masaların ardından
masaların üstüne vardık
ve masaların üstünde oynadık
ve yitirdik, senin rengini, ey yedi yaş

senden sonra biz ihanet ettik birbirimize
senden sonra biz bütün yadigârları
kurşunlarla ve saçılmış kan damlalarıyla sildik
sokak duvarlarının alçılanmış şakaklarından
senden sonra meydanlara yürüdük, bağırdık:
"yaşasın!"
"kahrolsun!"
ve meydanların hay huyunda, uyanıklık edip şehre gelen
şarkıcıya, üç-beş kuruş kazandırmak için, el çırptık
senden sonra birbirimizin katili olan bizler
aşkı yargıladık
ve öyle ki kalplerimiz
ceplerimizde endişeliyken
aşkın payını sorguladık

senden sonra biz, mezarlıklara yüz sürdük
ve ölüm, büyükannenin çarşafının altında nefes alıp veriyordu
ve ölüm, öyle güçlü bir ağaçtı ki
başlangıcın bu tarafındaki diriler
kederli dallarına adak çaputu bağlıyorlardı onun
ve sonun öbür tarafındaki ölüler fosforlu köklerini kemiriyorlardı onun
ve ölüm o türbede oturmuştu ki
dört yanında ansızın dört mavi lale
beliriverdi

rüzgâr sesi geliyor
rüzgâr sesi geliyor ey yedi yaş

kalktım ve su içtim
ve ansızın hatırladım
körpe ekinlerin
çekirgelerin hücumundan nasıl korktuklarını
daha ne kadar ödenmeli
ne kadar ödenmeli daha
bu beton küpün tamamlanması için?

biz yitirmiş olmamız gereken ne varsa
yitirmişiz
ışıksız, yola düşmüşüz biz
ve ay, ay, o şefkatli kadın, oradaydı hep
ve çekirgelerin hücumundan korkan körpe ekinlerin üzerinde
kâgir bir damın ardında kalan çocukluk hatıralarında

ne kadar ödenmeli daha?

Furûğ Ferruhzâd

***

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
madenlerin buharından elde edilen büyü
bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan
nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.

İsmet Özel

***

Bitiş

Ester'in söyledikleridir
Yalnızlığına korku vurma

Ester'in söyledikleridir
Ve gelsin ve geçsin bütün sözlerim
Gelsin ve geçsin

Ester'in söyledikleridir
İnsanların içinden
Kendim olup taşayım

Ester'in söyledikleridir
İnsanlara uzaklık vurma
Ama herkes ki kendisi olsun
Sonra herkes kendisi olsun
Bir gün herkes kendisi olsun

Ester'in söyledikleridir
Dünyada bakınıp durma
Bütün ol ve ayrı tut ki kendini
Zaten öyledir
Çünkü öyledir.

Edip Cansever