Kitap Dijitalleştirme Özelinde Tarayıcılar

29 Temmuz 2025 Salı

Yaklaşık 15-20 yıldır zaman buldukça elimdeki kitapları pdf formatında dijital hâle getirmekle uğraşıyorum. Bu iş için her zaman düz yataklı tarayıcılar tercih ettim ve doğal olarak elimin altından epeyce bir cihaz geçti. Bugün de farklı amaçlar için edindiğim çok sayıda tarayıcı mevcut. Şimdiye kadar en azından benim deneyimlerim tarayıcı edinmekle ilgili en büyük zorluğun, cihazların tarama kalitelerinden ziyâde, tarama hızlarında yattığıdır. Üreticiler, ürünlerin teknik özelliklerinden bahsederken sıklıkla kullanıcı için anlamlı değerler vermiyorlar bize. Örneğin hiçbir özellikler tablosunda tarayıcı kafasının geriye gitme hızından bahsedilmiyor. Yeni bir taramaya geçerken oluşan reaksiyon süresinden bahseden de yok. Kitap tarayacak biri için bu bilgiler her şeyden daha elzem, çünkü yapılan işin ne kadar uzayacağını ve meşakkatli hâle geleceğini belirleyen temel noktalardan biri tarama hızınız olacaktır. Hâl böyleyken oturdum, şu ân elimde bulunan tarayıcıların hızlarına dâir işe yarayacak derecede anlamlı ölçümler gerçekleştirmeye çalıştım. Elde ettiğim sonuçları bu yazının nihâyete erdiği noktada bir tablo hâlinde bulabilirsiniz, ben sâdece söz konusu tablonun içeriğine dâir önemli bulduğum bir takım meselelere değinmekle yetineceğim.

Öncelikle metotla ilgili birkaç şeyi açığa kavuşturarak başlayalım. Testleri yaparken tarayıcıların sunduğu maksimum tarama alanında (ki biri hâriç temelde hepsi aynı boyutlara sâhip A4 modeller) 300dpi ve 600dpi değerlerini temel aldım. 400dpi gibi ara değerler kullanmadım, manzarayı değiştireceğinden de şüpheliyim. Sıklıkla gördüğüm bir sorun olduğu için bir kez daha hatırlatmalıyım, 300dpi’dan daha düşük dpi değerleri kullanılarak tarama zinhar yapılmamalı. 300dpi çoğu durumda yeterlidir, zaten spesifik olarak çok hızlı bir cihazınız yoksa 600dpi çok yavaş kalacaktır. Testleri yaparken bu iki değerden farklı olarak 1200dpi renkli tarama için de spesifik bir test yaptım, o da yüksek çözünürlükler için bir fikir versin diye. Ayrıca gri ve renkli olarak iki ayrı düzeyde taramalar gerçekleştirdim. S/B taramayı değil griyi tercih ettim, çünkü bu ikisi her şeyden evvel genelde aynı sürede tamamlanıyor. Kaldı ki, S/B taramayı da önermiyorum, gri tercih edilmeli. Sürekli taramalar için 1sn (yazılımın izin verdiği minimum değer) ve 3sn bekleme aralığını gözeterek testleri gerçekleştirdim. Maksimum 5 sayfa sürekli tarama yaptım, bu değerlere bakarak siz bir kitabın ne kadar sürede taranabileceğini hesaplayabilirsiniz. Muhtemelen bekleme süresini 3 saniyenin de üzerine çekmek zorunda kalacağınız için pratikte biraz daha uzun sürebilir taramalarınız. Testler genel olarak Windows 11’de çalışan stabil bir ABBYY Fine Reader 15 sürümü üzerinde gerçekleştirildi. Plustek ürünleri hâriç ABBYY’nin arabirimini kullanarak gerçekleştirdim testleri. Plustek’in 2680H ve 1180 modelleri ise çoğu durumda kendi yazılımlarında daha tepkisel oldukları için onları kendi yazılım arabirimleri ile kullanmayı tercih ettim. Bu modelleri edinecek olanlara da tavsiyem bu. Her defasında ilgili tarayıcının varsayılan ayarlarını kullandım. Testteki hiçbir tarayıcı Plustek’in bazı modellerinde olduğu gibi kitap taramak için özelleştirilmiş bir model değil. Bu tür cihazların temel esprisi, tarayıcı camının tarayıcının kenarına neredeyse sıfır mesafede konumlandırılmış olmasıdır. Böylece cildi zorlamadan tek sayfa tarama yapabilmenize imkân tanırlar. Genel olarak da oldukça hızlı cihazlardır bunlar, fakat söz konusu modelleri bu coğrafyada bulmanız pek mümkün değil, bulduğunuzda da büyük ihtimalle fiyatlarından dolayı bulduğunuza pişman olursunuz. Elimdeki tarayıcıların bir kısmı yıllar içinde film taramak için edinmiş olduğum modellerden oluşuyor, hal böyleyken onlardan hızları ile öne çıkmalarını beklemek doğru olmayacaktır, öte yandan o noktada bile sonuçlar ilginç olabiliyor bazen. Ayrıca elde ettiğim ölçümleri genelde tamsayı değerlere yuvarlayarak kaydettiğimi söylemeliyim, zîrâ küsuratların gerçek dünyada anlamlı bir fark yaratacağını düşünmüyorum.


Tarayıcı Fotoğrafı

Testlerin sonuçlarına gelirsek, işin nihâyetinde açıkça en hızlı cihazın Plustek’in Opticslim 2680H modeli olduğunu göreceksiniz. Bu makine 300dpi’da gri ya da renkli fark etmeksizin 3 saniye altında tarama yapabiliyor kolaylıkla. O kadar hızlı ki, seri taramada bekleme süresini yukarı çekmek zorunda kalacaksınız, aksi takdirde sayfa çevirme hızınız tarayıcıya yetişemiyor. Bu duruma bakarak aslında 3 saniye gibi bir hızın pratikte çok da önemli olmadığını, tarayıcı biraz daha yavaş olsa bile aynı tarama hızını elde edebileceğinizi söyleyebilirim. 2680H 600 dpi’da bile geri kalan cihazların hiçbir koşulda boy ölçüşemeyeceği bir noktada. Öte yandan bu âlet size çok yüksek bir hız vaadediyor olsa da aynı ölçüde kalite vaadettiği söylenemez. Testteki en zayıf tarama kalitesi ne yazık ki bu cihazda. Renkli çıktılar varsayılan ayarlarda epeyce problemli. Düzeltmek için ince ayarlarla uğraşmanız gerekiyor uzun süre. Elbette kitap tarayacak biri sıklıkla yalnızca siyah/beyaz ve gri tarama yapacağı için tarama kalitesini pek de dert etmeyebilir. Yıllardır bu cihazı kitap taramak için ana tarayıcım olarak kullanıyorum ve bir noktada tamir edemeyeceğim şekilde bozulma olasılığından da ürküyorum, zîrâ ne yazık ki cihaz Türkiye’de uzun zamandır bulunmuyor. Yurtdışından getirmek de fiyatı dolayısıyla çok zor artık. Bir yerlerde bulursanız ilk tercihiniz 2680H ya da 2700 modeli olmalı.


Tarayıcı Fotoğrafı

Plustek’in diğer cihazı olan 1180 modeli ise A3 boyutta bir tarayıcı. Elimdeki tek A3 tarayıcı da o zâten. Boyutu hantal bir cihaz olduğu izlenimi verebilir fakat pratikte durum kesinlikle böyle değil. Aksine test ettiğim ikinci en hızlı cihaz oydu. Tarama alanı çok büyük olduğu için büyük ciltli kitaplar için edindiğim bir tarayıcı bu, fakat küçük kitapları da çok hızlı tarayabilirsiniz. Zaten bu nedenle diğer A4 tarayıcılarla karşılaştırmak için A4 boyutunda ve ekstra olarak da B5 boyutunda testler yaptım. Görebileceğiniz gibi küçük boyutlarda 2680H’dan seri taramada biraz daha yavaş olsa da arada kabul edilebilir bir fark var. Aslında iki tarama arasında belirli bir bekleme süresinin gerekliliği 2680H ile 1180’i fiilen birbirine çok yaklaştırıyor. Küçük kitaplar tarayacaksanız tarayıcı alanının benim ölçüm yaptığımdan daha küçük bir alanını kullanabileceğinizi de unutmayın. Bilhassa dikey tarama yaparsanız, alanı daha da dar tutmak mümkün. Böyle olunca 2680H'dan pek bir farkı kalmıyor. Dolayısıyla bir süredir sıklıkla onu tercih ediyorum. Üstelik daha iyi bir tarama kalitesi de sunuyor size. Tahmin edebileceğiniz gibi tek ciddi sorun mobilitesinde. Nispeten ağır ve çok fazla yer kaplıyor, bu açıdan elbette pratik bir âlet değil, fakat bir kere kurduktan sonra çok sayıda kitabı tek seferde taramak konforlu ve hızlı. Büyük ciltli kitapları veya dergileri iki sayfa şeklinde taramak gibi bir ihtiyacınız varsa, alabileceğiniz en bütçe dostu cihaz bildiğim kadarıyla Plustek’in bu modeli olacaktır.


Tarayıcı Fotoğrafı

Canon Lide 300 test ettiğim cihazların en pratik olanı, hârici bir güç adaptörü gerektirmeden USB üzerinden çalışan yegâne örnek olmasından mütevvellit. Elimde olmasının temel sebebi de bu zâten. Kütüphaneme giren her kitabın arşiv kaydı alınırken kitap kapaklarını genelde onunla tarıyorum. Tarama kalitesine gönül rahatlığı ile güvenebilirsiniz. Fotoğraf, resim gibi görsel materyalleri tarayacağınız pratik bir cihaz arıyorsanız göz önünde bulundurun. Bundan evvel Lide 210 da kullanmıştım. Aralarında büyük bir fark olduğunu söyleyemem. Şu an Lide 400 modeli var piyasada, onu da bir ara deneme fırsatı bulduğum için almaya değecek bir fark göremediğimi söyleyebilirim. Lide 300’ün tarama hızına gelince, tarayıcıların teknik özellik tablolarının nasıl yanıltıcı olabileceğine dâir iyi bir örnek oluşturuyor. Tek sayfa tarıyorsanız 8sn hız yeterli gözüküyor, fakat kitap tarayacaksanız unutun gitsin. Seri taramada garip ve anlamsız bir şekilde cihaz iki tarama arası sürekli kalibrasyon yapıyor, yazılımında bu ayarı kapatsanız bile Twain üzerinde çalışmaya devam ediyor, bu da tarama hızını çok düşürüyor elbette. Dahası kendi yazılımında sürekli tarama yapabileceğiniz bir ayar mevcut değil. Tarayıcı kafasının geri gitme süresi de çok yavaş ne yazık ki. Özetle bu cihazı nâdiren kitap tarayacak birine önerebilirim sadece. Belki Epson’ın benzer USB modellerine bakabilirsiniz, onlar daha iyi bir seçenek olabilir.


Tarayıcı Fotoğrafı

Testin geri kalanındaki cihazlar ya film taramak için tarayıcılar ya da all-in-one yazıcıların bir parçası olan modüller. Bilhassa film taramak için geliştirilmiş cihazlar tarama kalitesine dönük özelleştirilmiş âletler olduğu için hız beklentileri kâğıt üzerinde çok da öne çıkmıyor. Yalnız dikkat edilirse HP’nin epeyce eski bir modeli olan G4010 Plustek'lere kıyasla biraz yavaş da olsa pekâlâ kitap taranacak kadar hızlı bir model aslında. İyi haber şu ki, onu ikinci elden ucuza bulabilirsiniz. Epson’ın 4490’ı yine epeyce eski bir model ve seri taramada çok yavaş kalıyor. Elimde Epson'ın daha eski 3200 Pro'su da vardı, ama onu teste dahil etmeye gerek görmedim. V700 ise yine nispeten eski bir cihaz olsa da film taramak için geliştirilmiş en iyi düz yataklı modellerden biri hâlâ. Kitap taramak için de kullanılabilir belki, fakat taş gibi ağır bir makine bu. Böyle bir iş için kullanılmasını önermem. Görsel ve negatif taramak için tercih edilmeli. İkinci elde bulunabiliyor hâlâ ki, şu ân piyasada satılmakta olan V850’nin, bu işten artık elini eteğini çekmiş olan Epson’ın son düz yataklı film tarama cihazı olduğunu ve fiyatının 50 bin lira civarında dolaştığını düşünürsek ikinci el büyük bir nimet olabilir. Dahası iki cihaz arasında tarama kalitesi açısından ciddi bir fark da bulamayacaksınız.


Yazıcı üstü tarayıcılara gelince Epson L8100 oldukça iyi bir fotoğraf yazıcısıdır ve üzerindeki tarayıcı da epeyce seri ve iyi bir tarama kalitesi olan bir modül. Öte yandan ne yazık ki bu cihazlarda seri tarama istikrarlı olarak yapılamıyor. 20-25 sayfa sonrasında yazılım çöküyor, işlem yarıda kalıyor vs. Anladığım kadarıyla hem bellek kısıtları hem de ısınma sorunları Epson’ın tanklı modellerindeki tarayıcıların başının belası. Daha sıradan bir ofis yazıcısı olan L3050’de de aynı sorunlar fazlasıyla mevcut. Bunlarla kitap taramayı düşünmeseniz iyi olur. Aslında 10 yıl kadar önce Epson’ın başka bir fotoğraf yazıcısı olan XP-700’ü uzun süre ana tarayıcım olarak sorunsuz ve seri şekilde kullandığımı düşününce, tarayıcılar konusundaki bu geriye gidişe hayret etmemek zor. Hülâsa Epson’ın tanklı modellerini yazıcı olarak takdir edebilirsiniz, tarayıcı olarak ise unutun gitsinler. 


Nihâyet tarayıcı alacak olanların her zaman ikinci el ürünleri dikkate almasını salık vereceğim. Tarayıcı üniteleri çoğu insan için bir heves, bazen de spesifik  ve geçici bir iş için edinilen ürünler. Genellikle çok az kullanılan, hızla bir köşecikte unutulan ve bir süre sonra fazlalık gibi gözüken âletlere dönüşüyorlar. Neyse ki, kolay bozulan cihazlar da değiller. Dolayısıyla neredeyse sıfır ayarında cihazlar ikinci elde oldukça makûl fiyatlara satılabiliyor. Eğer teknik özellikleri iyi ve yapı olarak temiz durumdaysa led aydınlatması olmayan daha eski tarayıcılara da yönelmek pekâlâ mümkün ve anlamlı. Kendi adıma elimdeki cihazların yarısını ikinci el olarak aldım ve bundan şikâyetçi de değilim vesselâm.


Test Sonuçları



Yerden göğe küp dizseler...

7 Ocak 2023 Cumartesi

Yıllar yıllar sonra buraya bir nefes olsun üflemeye karar verdim. Mevzûmuz Rubik Küp olacak, ama önce bu terkîbin ikinci kısmına bir göz atacağız, zîrâ geometrik nesneler dünyasında küp başlı başına ilginç bir form. Platonik cisimler olarak bilinen beş üç boyutlu geometrik şekil var ma’lûm olduğu üzere: Dört yüzlü, altı yüzlü (küp), sekiz yüzlü, on iki yüzlü ve yirmi yüzlü. Bunların temel esprisi bütün yüzeylerinin eşit geometrik formlardan müteşekkil olmasıdır. Yalnızca beş adet oldukları da antik çağlardan beri biliniyor (bunun neden böyle olduğunu bugün Euler’in ilgili formülünü kullanarak kolaylıkla göstermek mümkün). Platonik diye anılmalarına gelince, bu yakıştırma Öklides’in eseri, çünkü Öklides’in Elemanlar kitabı açık şekilde Timaios’la ilişkilidir ve Timaios’ta Platon bu beş cisimden ideal formlar olarak uzun uzun söz edecektir. Kitapta bu beş cismi anâsır-ı erba’a nazariyesi (dört unsur teorisi) ile ilişkilendirir ve toprak elementini de küp temsîl etmektedir, zîrâ toprak harekete en çok direnendir, küp de tabanı geniş ve muhkem bir yapı olarak katı yapıların bir metaforu olan toprak elementini temsîl etmeye lâyık görülmüştür. Böylesi bir idealizasyonun kozmografya ile ilişkisi için de Kepler’in çalışmalarına bakılabilir. Güneş sistemindeki yörüngelerin eliptik olduğunu fark etmeden evvel, Mysterium Cosmographicum’da tanrısal harmoniyi düzgün çok yüzlülerle kürelerin iç içe geçtiği bir sistem olarak kurgulamıştı. Ayrıca antik literatürde “küpü çiftlemek” adı verilen bir problem olduğunu da duymuşsunuzdur. Bu esâsen bir küpün kenarlarını iki kat büyütürseniz, hacminin sekiz kat büyüyeceği esprisi üzerine kurulu bir rivâyettir. Aslında basit bir geometrik gerçek olmaktan çok daha ötesine uzanan sonuçları olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin neden hücrelerinizin sürekli büyüyemeyeceğinin cevâbını içinde saklar.

Tam bu noktada müslümanlar için de küpün husûsî bir anlamı olduğuna işâret etmeliyiz elbette. Beytullâh’ın neredeyse bir küp şeklinde olduğunun çok azı şuurlu bir biçimde farkında olsa da bu böyle. İslâm sanatı geometrik şekillere özel bir önem atfeder (ma’lûm Platon’a göre tanrı sürekli geometrileştirir), ama müslümanların Ka’be’nin geometrisi üzerine düşündükleri pek söylenemez. Ka’be sözcüğü “ka’b” kökünden neşet eder ve bu kelime küp anlamına gelir. Türkçedeki küp sözcüğü temelde ikili bir anlam barındırıyor ma’lûm olduğu üzere, geometri ya da matematikte kullanıldığı biçimi yanında bir de Diyojen’in genellikle üstüne tünediği, ama eskilerin biraz kafa karışıklığı ile “hûm-i Eflatun” diye de andığı ve keskin sirkenin iyi gelmediği genellikle silindir formunda içi boş kap anlamı var. Bu ikinci anlam Türkçe için çok daha eski bir kullanım. Küpün matematiksel bir terim olarak kullanılması ise son dönemin eseri. Osmanlılar riyâzî ilimlerde küpün karşılığı olarak yine “ka’b” kökünden gelen “muka’ab” ya da “mik’ab” kelimelerini kullanmışlardı. Eskiler “bir şeyin muka’abı onun kendi nefsine iki kere darb edilmesiyle elde edilir,” diyeceklerdir. Dilde öze dönüş sürecinde “dörtleme”, “dörtlenmiş” hattâ “topuklanmış” gibi kelimeler önerildiğini okuduğumuzda da şaşırmıyoruz. Nihâyet daha Türkçe olduğu vehmedilerek “küp”te karar kılınmış olmalı (esâsen Fransızcadan ilhamla). Bazı akademik çalışmalar bu iki kökeni birbiri dilsel olarak ilişkilendirecek spekülasyonlarda da bulunmuş görünüyorlar. Doğrusu fonetik benzerlik gerçek bir akrabalık ilişkisine işâret etseydi bu çok ilginç bir sonuç olurdu. “Ka’b”a Arapça sözlüklerde “çıkıntı, yükseklik” anlamları da verilmiş, ama aynı zamanda “aşık kemiği, topuk” gibi anlamlara da geliyor; ayrıca antik dönemlerden itibaren küple ilişkili kelimeler “oyun zarı” için de kullanılmışlar. Bu iki anlamın birbiri ile bir ilişkisi var mı emin değilim. Zarın kemikten yapılıyor olması ile bir bağlantısı muhtemel görülebilir.
Etimolojiyi bir yana bırakacak olursak, yeryüzünde tanrısal olarak kutsanan bir mekânın küpe yakın bir formda olması ve bu adı taşımasında bir hikmet arayacak değilim elbette, basit bir tapınak için oldukça doğal bir mimârî tercih bu. Adı da kendisi neyse o olarak, minimal bir şekilde tercih edilmiş. Antik Mısır ve başka pek çok medeniyet için devâsâ anıtsal yapıların, bekleneceği üzere, ağırlık merkezi zemine çok yakın, tabanı geniş ve kendi ağırlığını destekleyebilen bir form olarak, piramit şeklinde inşâ edilmiş olmasından daha hikmetli değil varoluşu, ama yine de insanların bir küpü kutsamış olmasında geometri adına hoş bir espri bulmak her dâim mümkündür.
Girizgâhı fazla uzatmadan terkîbin ilk kısmına geri dönebiliriz, çünkü küpün tarihindeki en önemli anlardan biri, muhtemelen en önemlisine işâret ediyor. 70’lerin ortasında Macaristan’dayız. Kendisi bir mimar olan Ernö Rubik, bir proje dâhilinde 26 tane minik küpü kesişen üç eksen etrafında yerleştirmeyi akıl ettiğinde küp de bir nevi boyut değiştiriyor. Aslında görsellere eklediğim ilk ahşap prototipe bakarsanız onun tam bir küp olmadığını göreceksiniz. Yarı düzgün bir geometrik şekil olarak bir “kesik küp” formundadır, ama sonuçta nihâî hâline tam bir küp olarak ulaşmıştır. Bu aynı zamanda genellikle sâdece kâğıt üzerinde iki boyutlu olarak temsil edilen bir geometrik yapının homo ludensle kanlı canlı buluşma ânıydı. Bugün mu’cidinin adıyla anılan rubik küp dünyanın en popüler bulmacası yakıştırmasını sonuna kadar hak ediyor. Komünist bloktan bu denli eğlenceli bir şeyin çıkmış olması da tarihin garip bir cilvesi olmalı. Lenin’in amel defterine bir artı koyalım lütfen! Bu noktada yine komünizmin bağrından çıkmış Maleviç’in suprematist “Siyah Kare”sini ve konstrüktivizmi hatırlarsak, olduğundan daha eğlenceli bir hâl alacaktır bağlamımız.


Rubik küpün kendisine nazar edecek olursak, karşımızda altı yüzü farklı renklerde oldukça hoş bir cisim bulacağız. Hangi perspektiften bakarsanız bakın son derece düzenli bir yapı, ama eğer elimizde sadece küçük küplerden oluşmuş blok bir yapı olsaydı, asla bu kadar ilginç olamazdı. Onu büyülü yapan hareket edebilen bir obje olması. Rubik küpün katmanları iki yönde 90 derece ve katları ile döndürülecek olursa simetrisi bozulmadan kalır. Düşününce aslında bu o kadar da doğru bir ifâde değil. Eğer elimizde renk etiketleri bulunmayan tek renkten müteşekkil bir küp olsaydı, bu hâliyle mükemmel bir simetriye sâhip olduğunu söyleyebilirdik elbette, fakat renksiz bir küpü boş bir tuval gibi düşünecek olursak, üzerindeki minik küpleri boyamaya başladığımızda tamamen başka bir nesne elde ederiz. Rubik küp bu hâliyle semantik bir objedir. Renkler vâsıtasıyla sizinle iletişim kuran bir dil kullanır ve anlamanız için o dili öğrenmeniz gerekir. Bu nihâî hâliyle bir rubik küpü döndürmeye kalkıştığınızda başlangıçtaki düzen kendini hemen belirgin bir karmaşıklığa teslim edecektir. 4x4 ya da 5x5 gibi daha büyük küplerde bu manevralar göz alıcı bir renk cümbüşü ile sonuçlanıyor. Tuval ve paletin üç boyutta birleştiği ve siz döndürdükçe değişen pixel art bir soyut sanat eseri gibi (çok sayıda küp kullanarak bu sanatı fiilen icrâ edenler olduğunu tahmin edebilirsiniz). Ernö Rubik’in küpü puzzle olarak piyasa sürmek yerine, bir modern sanat müzesinde sergilemiş olduğunu düşünelim. Sanat tarihi açısından çarpıcı bir ân olabilirdi. Aslında bu, küpün îcâdından birkaç sene sonra gerçekleşmiş bir fikir. 1981 yılında MOMA’da bir sergide ilk kez gösterilmiş ve müzenin kalıcı bir parçasına dönüşmüştür. Dolayısıyla galeri mekânı olarak kutsanmış “Beyaz Küp”ün içinde kendine hak ettiği yeri edindiğini söyleyebiliriz.


Rubik küp üzerine literatüre kısa bir ân nazar etmeniz bile onun potansiyeline dâir açık bir fikir oluşturmaya yeter de artar. Üzerine binlerce makâle ve çok sayıda kitap çalışması bulunmakta. Piyasaya çıkar çıkmaz özellikle matematikçiler için çok etkili bir bulmacaya dönüşmüştür. Bazen bu alana “cubology” de deniliyor. Küpün özellikle simetrik yapısı ve permütasyon kabiliyetine odaklanmak, onun neden grup teorisinden kriptografiye kadar pek çok alanda bu denli ilgi çekmiş olmasını anlamayı mümkün kılacaktır. Bir rubik küpü döndürmeye başladığınızda, birkaç hamle sonra artık geri döndürülemez gibi gözükmeye başladığına dikkat çekmiştik. İlk kez bir küple karşılaşmışsanız bu durumda küpü el yordamı ile düzeltmeye çalışacak ve sürekli başarısız olacaksınız muhtemelen. Sadece 5-6 kez rastgele döndürülmüş bir küpün üzerindeki bulmacayı aynı yolla geri döndürecek şekilde tanımak çok güç. Ayrıca küpü çözmenin zorluğu biraz da altı yüzünün tamamını aynı anda görmenin mümkün olmayışından kaynaklanır, hangi perspektiften bakarsanız bakın yalnızca üç yüzünü görebilirsiniz, bu durum küpü okuma konusunda âşikâr bir zorluk doğurduğu gibi, kolaylıkla oryantasyonunuzu kaybetmenize de neden olur. Siz bir kısmını düzetmeye çabalarken, esrârengiz bir şekilde bozulmaya devam ettiğini fark edersiniz. Rubik küp sinsi bir objedir! Nitekim Internet’te rastladığım ilgili bir yazıya Hümeyra’nın meşhur şarkısını başlık olarak atmışlardı: “bir kördüğüm ki içim çözdükçe dolaşıyor”. Ona aynı zamanda “magic cube” adı verilmesi de isâbet olmuş. Türkçede geometriyle ilişkisi olmasa da bunun için daha iyi bir mecâzımız var aslında: “Sır küpü”. Zîrâ biliyoruz ki, bahsi geçen zorluklar ve 43 kentrilyonu aşan olağanüstü permütasyon yeteneği (permütasyon sayısı ilgili farklı hesaplamalara Wikipedia üzerinden erişebilirsiniz), olası en karmaşık konfigürasyonlarda bile en fazla yirmi hamle içinde çözülebilme imkânını hâiz. “God’s Number” diye isimlendirilmiş bu problem, 30 seneyi aşan girişimlerin sonunda 3x3 küp için Tom Rokicki ve grubu tarafından 2010 yılında Google’ın bilgisayar desteği ile hesaplanmış ve maksimum 20 hamlenin yeterli olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla küpü ne kadar karıştırırsanız karıştırın en çok 20 hamlede başlangıç durumuna geri dönebilirsiniz. En azından teoride bu böyle. Elbette insanların bu kadar karmaşık bir örüntüyü görmeleri çok zor, bizim çözmek için daha dolaylı bir yol izlememiz, küpün dilini anlamamız gerekiyor. Yine de kâğıt üzerinde gerçekleşen ve “fewes moves” denen bir yarışma kategorisi var. Katılımcıların bir saat içinde küp üzerindeki bir bulmacayı çözmek için gereken en az hamle sayısını tespit etmeye çalıştığı bu yarışma için World Cube Association’ın kabul ettiği resmî rekor 16 hamle ve 2022 yılına âit. Bilfiil küpü çözmeye gelince, bugünlerde speedcuber denilen hızlı çözücülerin elinde saniyeler içinde cereyan eden en fazla 50-60 kadar hamle yeterli olacaktır, bunun için çok sayıda gelişkin algoritma bilgisine ihtiyâç var elbette, fakat daha az algoritma kullanarak 150-200 hamle civarında da pekâlâ çözebilirsiniz. Bu konuyu kapatmadan evvel son bir ma’lûmât daha ekleyebilirim. 3x3 küpün maksimum kaç hamlede çözülebileceğini tespit edebildik belki, ama size tuhaf gelecek olsa da Markov zinciri ile ilişkili olan, minimum kaç rastlantısal hamlede düzgün bir biçimde karıştırılabileceği sorunu henüz çözülmemiş hâlde bekliyor. Bu problemin 2x2’lik küp üzerinde bir çözümü var ve biliyoruz ki, söz konusu küpün god’s number’ı olan 11’den daha büyük bir sayı, en az 19 hamle gerekiyor.
Algoritma konusuna da bir açıklık getirmeliyim. Küpün üzerindeki belli örüntülere karşılık gerçekleştirilen hamle dizileri diye açıklayabiliriz burada kastedileni. Elbette bunların temel işlevi küpün geri kalan kısımlarını bozmadan, minimum hasarla belirli bölümleri düzeltmeyi sağlıyor olmalarıdır. Bir rubik küpü amatör düzeyde çözmek için tekrarlı kullanılan 10 kadar algoritma bilmeniz yeterli. Hızlanmak istiyorsanız elbette çok daha fazlasını öğrenmelisiniz. Birkaç yüz algoritmaya kadar çıkabilir bu.
Tam bu noktada uyarımı da yapayım. Sanırım bugünlerde gökkuşağını hatırlatan renklerinden dolayı memleketimizde kamusal alanda küp çözmek tehlikeli olabilir. Özellikle belirli partilerin miting meydanlarından kaçınmalıyız (bir küpünüz olsun olmasın yanlış adres), elinizden küpünüzü alıp, size her yüzü siyah ve sakıncasız, dolayısıyla kevn ü fesâd -oluş ve bozuluş- âleminden uzak bir küp bahşedebilirler.
Yeri gelmişken, küp terminolojisinin en iyi bilinen terkîblerinden birine “sexy move” adı verildiğini söylemeliyim. Bir küpü çözerken sıklıkla başvurduğunuz basit bir algoritma aslında. Adını hak edip etmediğine herkes kendisi karar vermeli, nitekim envâî çeşit zevk var. Küp notasyonu ile söylersek: R U R’ U’. Bu arada Urban Dictionary’de “rubik’s cube sex” deyimine rastlamanız da mümkün, aşağı yukarı ne anlama geldiğini tahmin edebilirsiniz sanırım.
Küpe âşinâ değilseniz yukarıdaki notasyona dâir yabancılık çekmiş olabilirsiniz. Aslında temelde yönlere işâret eden ve bir matematikçi ve ilk kübologistlerden biri olan David Singmaster’ın geliştirdiği, adıyla anılan notasyonun bir örneği. Resmî olarak kullanılıyor. Bunun biraz değiştirilmiş bir versiyonunu başka bir matematikçi olan Bandelow’un çalışmasında görmüştüm. Kendisinden gayri kullanan muhtemelen yoktur, ama yaptığı ekleme ve çıkarmalarla çocukların kullandığı gibberish diline benzettiği bir notasyon öneriyor. Onun formülünü kullanırsak R U R’ U’ yerine RINIRENE diyebiliriz. Çok daha müzikal bir iş, örneğin şöyle formüller ortaya çıkıyor: REFISE-RIFESUM-FIRESI-FERISUM, BIREM-BUREM-BI. Bu notasyonu kullanarak rubik küpünüzle şiir bile yazabilirsiniz!
Çözebilelim ya da çözemeyelim, çoğumuz bir noktada öyle ya da böyle rubik küple tanışmışızdır, fakat yakın zamanlara kadar onlarla ilgilenmemiş iseniz, bugünlerde küplerin yapısal olarak geldiği yere çok şaşıracağınıza eminim. Ernö Rubik’in kendi soyadını taşıyan marka ile yıllarca orijinal küpler üretildi. Bunlar genellikle çok şık gözüküyorlardı, elinize aldığınızda iyi hissediyordunuz. Renkler gömülü plastik kaplamalardı, basit etiketler değillerdi. Ayrıca gerçekten sağlam ürünlerdi, yapı-söküme ciddî şekilde dirençliydiler. Öte yandan bu orijinal küplerden birinin elinize geçtiğinden çok şüpheliyim. Bugün bile bizim buralarda bulmak kolay değil. Muhtemelen legal olmayan ve kötü üretilmiş küplerden biriyle tanışmışsınızdır ilk olarak. Bunlar genellikle her yanı ayrı homurdanan, gıcırtılı birer hantallık yığınıydı. Hâlâ kırtasiyelerde, oyuncakçılarda, pazar yerlerinde vs. benzerleri bulunabilir. Yeni nesil küplere gelince, bu noktada artık başka bir kategoriye geçiyoruz. Geçen on yıl içinde Rubik’s firmasının patent süresinin son ermesinin ardından birçok firma küp üretimine başladı ve pek çok şey aşamalı bir biçimde değişti. Önce ekseni tutan çekirdek kısmı yeniden kurgulandı, hafifletildi, ayarlanabilir tansiyonlar eklendi ve bu sâyede küpler çok hızlandılar, sonra bu kadar hızlı bir objenin daha tutarlı davranması için kenarlara mıknatıslar eklendi (küp için oldukça büyük bir adım, insanlık için de fenâ sayılmaz) ve bu minvalde çeşitli yenilikler devam ediyor. Dolayısıyla artık sıklıkla tamamen etiketsiz, magnetli, hem tansiyonları hem de mıknatıs güçleri çeşitli düzeylerde ayarlanabilir nesneler var elimizde. Çok daha dengeli, tutarlı ve akıcı hareket ediyorlar. Bunlara artık speedcube deniliyor, çünkü yarışmalarda sadece bunlar tercîh ediliyor. Örnek küpleri göstermek için çektiğim fotoğrafa bakarsanız, orijinal Rubik’s ürününü üzerindeki logodan hemen tanıyabilirsiniz. Sağda duran GAN markalı smart küp ve mirror küp (metamorfoza uğrayan çok sevdiğim bir puzzle) ve onların yanında bulunan merkezi boş Qiyi markalı küp (hollow küp diyelim ona) hâriç, solda kalan diğer puzzleların hepsi yeni nesil ürünler ve hepsi resmî yarışmalarda bir kategori olarak kullanılıyor. Görselden hiçbir şekilde anlaşılmıyor olsa da, onlarla kıyaslanınca orijinal Rubik’s markalı küp bile çok hantal ve gayr-i stabil duruyor, açıkça mukâyese bile edilmemeliler. Gerçi sonunda Rubik’s markasının da speedcube üretmeye başladığını söylemeliyim.
Bu teknolojik atılımın en çarpıcı parçası ise akıllı küpler oldu. Beni bu yazıyı kaleme almaya iten de onlardı aslında. Birkaç sene önce kickstarter üzerinden böyle bir proje başlamış ve umulanın çok üzerinde bir meblağ toplanarak nihâyet bulmuştu. Go Cube adıyla piyasa çıktı o proje ve en iyisi olmasa da hâlâ en farklı ve afili gözüken akıllı küp olmaya devam ediyor kanımca. O gün bugündür pek çok marka akıllı küpler ürettiler ve üretmeye devam ediyorlar. Buradaki smart ibâresi küpün merkezinde bir chipset ve sensör barındıran küçük bir sisteme işâret ediyor elbette. Böylece küp artık sadece mekanik (manyetizma ile desteklenmiş) bir yapı olmaktan çıkıyor. Bluetooth üzerinden eşlediğiniz bir uygulama vâsıtası ile küp üzerinde yaptığınız hamleleri kolaylıkla takip edilebiliyorsunuz. Temelde mevzû’ bu, gerisi uygulamanın imkânlarına bağlı. Alıştırmalardan, oyunlara ve ayrıntılı çözüm istatistiklerine kadar pek çok şey mümkün. Küp döndürerek müzik parçaları çalabilen bir uygulama var örneğin. Çoklu küp çözme, yarışmalar vs. de elbette işin kaçınılmaz bir parçası.
Bu aralar hem ödüllü bir belgesel yapım hem de Ernö Rubik’in küple ilgili serencâmını kaleme aldığı kitabı kendime vesîle kılarak, küp üretiminin zirvesini temsil eden GAN’ın (“bir küpüne mâlik olan Hüsrevânî küplerle altun bulmışa dönüp mâlik-i mâl-i Kârûn olur”) akıllı küplerinden birini satın almaya karar verdim. Küp edinmeye gelince şunu söylemeliyim, Türkiye’de iyi küp bulmak oldukça zor, bulduğunuzu da alırken çok düşünmelisiniz. Yurtdışından getirmeniz (kargo ve gümrük vergisi dâhil) cüzdanınızı daha az hafifletebilir. Ayrıca akıllı küpler genelde biraz pahalı olma eğilimindeler, fakat sonuçta şahsen verdiğim paraya değdiğini söyleyebilirim.
Yukarıda bahsi geçiyor, hızlı küp çözebilen kişilere speedcuber deniliyor. Gerçi neyin bir kişiyi speedcuber yaptığına dâir resmî bir tanım ya da bir icmâ bulunmuyor. Ne kadar hızlı olması gerekiyor bir speedcuber’ın belli değil ya da tek kriter bu mu olmalı? Özellikle bugünlerde düzenli olarak 20 saniyenin altında kalamayan birine şahsen bu sıfatı vermekten çekinirdim. Dolayısıyla kendime de bir speedcuber diyemem örneğin, yaşım da müsâit değil buna açıkçası! Bu meydanda haklı olarak çok daha genç arkadaşlarımız kılıç kuşanıp at oynatıyor. Yine de 30 saniye altına inebilen birisi olarak doğrusu pek uzağında değilim bu eşiğin, biraz daha gayret ve sebatla o noktaya fazla zaman geçirmeden ulaşmam pekâlâ mümkün, öte yandan ne yaparsam yapayım muhtemelen sıklıkla 10 saniyenin altına inecek bir performansa asla ulaşamam. Başka alanlarda olduğu gibi burada da öğrenme eğrisi hızla dikleşiyor ve bir noktada artık sâliselerle yarıştığınız için küçük bir pozlama ânı bile büyük bir kayba dönüşebiliyor. Hâl böyleyken yarışmalarda saniyede 10 civarında manevra yapan ve üstelik bunu mükemmel bir kesinlikle gerçekleştiren mafsalları açık bir hayret duygusuyla izliyorum ben de. Bu yazıyı yazdığım esnâda resmî olarak 5 saniye altında derece yapabilmiş sadece 67 kişi olduğunu düşünürseniz, artan zorluk daha iyi anlaşılacaktır. Zâten böyle bir beklentiniz varsa, henüz düşünmeye başlamadan küp döndürmeye başlamanızda fayda var! Şu ânda küplerin çoğunun single ve averaj rekorlarını elinde tutan otistik dostumuz Max Park’ın uyarısını dikkate almalısınız: “Don’t think, just solve.”
Ne yazık ki, şahsen hiçbir koşulda efkârı terk edemiyor oluşum bu bağlamda büyük bir kusur. Algoritma hâfızam fenâ sayılmasa da daha iyisi için başta CFOP (hızlı çözümler için açıkça en meşhur metot, onu bir dil gibi de düşünebilirsiniz) olmak üzere gelişmiş algoritmalar eşliğinde sürekli pratik yapmak ve bunları akıcı bir biçimde kas hafızasına dönüştürmek gerekiyor. Sadece algoritma hâfızası da değil mesele, küpün üzerindeki örüntüleri hızlı tanıyabilme beceriniz ne kadar iyiyse o kadar iyisinizdir. Aslında küp çözmede gelişmenin sonu görünmüyor, sürekli öğreneceğiniz küçük formüller, numaralar vs. bulabilirsiniz. Her şey yolunda giderse, bugünlerde 3x3 için 15-20 saniye yarışmalara katılmanız adına anlamlı bir eşik süre olarak görülebilir pekâlâ. Türkiye için bu süre çok daha yüksek olacaktır elbette. Gördüğüm kadarıyla memleket dâhilinde averaj derecesi 15 saniye altında olan 100 kişi bile yok, 10 saniye altında ise yalnızca 13 kişi var. Ayrıca yarışmalarda zaman limiti çok daha yüksek tutuluyor, dolayısıyla çömez olarak bile gidip öyle ya da böyle bir derece olsun yapılabilir. Derece demişken, hâlihâzırda 3x3 resmî dünya rekoru 3.47 saniye ve pek de iyi tanınmayan bir küp çözücüye, Yusheng Du'ya âit. Averaj rekor (AO5, peş peşe beş çözümün ortalaması) Max Park tarafından daha birkaç hafta önce tekrarlandı: 4.86 sn. Bunlar önceki on yıla kıyasla akıl almaz süreler ve bir obje olarak küplerin kemâle erme sürecinin açık bir sonucu.
Peki 3x3 bir küp daha ne kadar hızlı çözülebilir? WCA’in resmî bir organizasyonunda kaydedilmemiş ve 3.47 saniyenin altına inebilen süreler olduğunu biliyoruz. Youtube’da kayıtlı olarak bulunabilirler. Benim bildiğim kadarıyla en iyisi 2.68 saniye. Küpün yapısal bütünlüğü korunarak ve insanın fiziksel yapısı ile 2 saniye altına inilebilir mi kestirmek çok zor. Bilmiyoruz, ama robot mafsalların bizden çok daha iyi bir iş çıkardığı açık. M.I.T’de geliştirilmiş bir robotun rekoru 0.38 saniye, özetle her şey bir ânda olup bitiyor. Belki de daha şaşırtıcı olan gözler kapalı hâldeyken (blindfold) yapılan çözümlerdir. İlk olarak Steven Pochmann’ın geliştirdiği bir metotla gerçekleştirilen bu çözümler, daha sonra daha hızlı algoritmalar kullanılarak da yapılmaya başlandı. Şu ânda resmî rekor 14.51 saniye. Bu sürenin içinde küpün üzerindeki bulmacanın ezberlenmesi de gerekiyor. Özellikle Graham Siggins’in aynı minvalde 60 adet küpü 59 dakika 46 saniye içinde çözdüğü rekorunu görmenizi isterim, olağanüstü bir iş.
Sözün özüne gelirsek, akıllı küp demiştim, bu yazı ondan aldığım hazzın bir sonucu olarak yazıldı. Zamandan keyif almayı neredeyse hepten terk ettiğim şu günlerde, söz konusu küpü ne zaman elime alsam fazlasıyla eğlendiğimi görüyorum. Dolayısıyla küpü çevirmenin büyüsüne geri dönüyorum tekrar ve tekrar. Ernö Rubik çok haklıydı, rubik küp aynı zamanda duygusal bir obje. Katmanlar üç eksende karmaşık bir dansa katılırken renkler bir örgü gibi efsûnunu dokuyorlar ellerime. Sanırım rubik küp, akıllı olsun olmasın, söz konusu zaman geçirmek olunca insandan çok daha başarılı bir ürün! Star Trek’in The Next Generation serisini izleyenler, ana düşmanlardan birinin “Borg” adı verilen sibernetik bir tür olduğunu hatırlıyordur. Küp şeklinde ve galaksiye dehşet saçan bir uzay gemisi ile dolaşıp diğer canlıları asimile etmekle meşgul bir kolektiften bahsediyoruz (aramızda haklı olmalarından kuşkulananlar vardır). Onlarla karşılaştığımızda alın yazımız dile gelmiş gibi meşhur sloganlarını duyarız: “Resistance is futile”. Evet, rubik küp de biraz borg küpü gibi, kesinlikle karanlık bir obje değil, ama yine de sizi kolektifine dâhil ediveriyor. Elinizden bırakamıyorsunuz, direniş nâfile!

Bir bezm-i musîbet ü belâdur / Kim evveli gam sonı fenâdur

5 Ocak 2013 Cumartesi

Riyâh-ı Leyâl

Ey gizli kebuterlerin âheste sürûdu
     Ey mirvaha-i lâne-i mürgân
          Ey bâd-ı hırâmân
Âfâka inince gecenin sütre-i dûdu
     Başlarsın ufuktan seyelâna
          Bâlîn-i cihâna!
Ol dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât,
     Bir nây-ı zümürrüd gibi nâlân
          Destinde nihâlân...
Ol dem ki olur dest-i bilûrunda semâvât,
     Bir çeng-i dil-âvîz-i müzehheb
          Bir ûd-ı mükevkeb...
Ol dem getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Ondan bana sen gizlice bir ses,
          Ey bâd-ı peyem-res,
Ol dem getir ondan bana sen gizlice bir ses;
     Ol dem götür ey bâd-ı şebângâh,
          Benden ona bir âh!...

Bir ninni ile rûh-ı leyâli uyutursun;
     Ervâha eder da'vet o ninni
          Bir hâb-ı muganni!
Bir hâb-ı muganni ile rûhu avutursun;
     Bir hâb-ı mugannide gönüller
          Rü'yâları dinler!
Ey bâd-ı muganni ki hadâıkda verirsin
     Her nağmeye, her saza muâdil
          Yapraklara bir dil...
Ey bâd-ı muattar ki semâdan getirirsin
     Her zühreye bir nâme-i hoş-bû,
          Bir bûse-i dil-cû...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
     Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh
          Benden ona bir âh!...

Ey dağların en sâf ü tabiî nakarâtı,
     Tekrîr-i sürûdunla ağaçlar
          Cûlar gibi çağlar!
Dağlarda akan çeşmelerin hoş nagamâtı
     Eyler seni, ey bâd-ı tabîat,
          Dağdan dağa da'vet!
Ey zemzeme-fermâ-yı ser-âheng-i sahârî
     Her sûdan edersin dil ü câne
          İsâl-i terâne!
Senden alır elhânını ebhâr u mecârî;
     Her sahile bir neşe verirsin,
          Bir ses getirirsin...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses;
     Yâhûd götür, ey bâd-ı şebângâh
          Benden ona bir âh!...

Mizmâr-ı serâdan gelen âsûde nevâlar,
     Cûlardaki sâzende hayalât,
          Dağlardaki esvât,
Ebhâr u sevâhildeki bîhûde sadâlar
     Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm;
          Etmez beni hoşkâm!
Ben neyleyim elhân-ı yek-âheng-i cihânı?
     Ey lâne-i seyyâl-i mezâhir,
          Ey bâd-ı meşâcir,
Anlat bana bir dildeki âheng-i nihânı;
     Gönder bana bir zemzeme-i sâf,
          Bir nağme-i şeffâf...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
     Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
          Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
     Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh,
          Benden ona bir âh!...

- Cenap Şahabettin -

*****

Ölmek

Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka'im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu'le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle "haydi" der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

- Ahmet Haşim -

Bir garip şâir: Comte de Lautréamont

24 Kasım 2012 Cumartesi

“Kitaplıkları dolduran kâğıt yığınlarının alınlıklarına iyilik yontusu dikmek yetmez. Ey insanoğlu! İşte sen, şimdi çift ağızlı elmas kılıcımın karşısında, bir solucan gibi çırılçıplaksın.”

 - Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları) -

*****

Hâl-i hâzırda takvim 24 Kasım 2012’yi işâret ediyor. Bundan tam 142 sene evvel, Isidore-Lucien Ducasse adında biri, Paris’te bir otel odasında kendi canına kıymayı tercih etti.

"Yaşamı bir yara gibi karşıladım ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki, sonsuzluğunun her ânında bu açık çatlağı görsün Yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu."

Böyle yazmıştı, Comte de Lautréamont adı altında, fakat vazgeçtiği gün, derman aradığı gün gelip çattığında daha 24 yaşındaydı ve o güne dek bir insan tarafından kaleme alınmaya cesâret edilmiş en karanlık ve kötücül metinlerden birinin de henüz adı sanı duyulmamış yazarıydı.

Bu vesile ile, Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları) başlığı taşıyan ve ancak ölümünden sonra yayımlanabilen bu şâirâne ve eşsiz çalışmaya  dâir Jeffrey Burton Russell’ın kısa bir değerlendirmesini ve bilâhere Cahit Koytak’ın bir şiirini kayda geçirmek isterim:

Dekadan hareketin gerçek anlamda İblisçi diyebileceğimiz tek üyesi Lautréamont adıyla eser veren Isidore Ducasse’tı (1846-1870). Tüm bahanelerimizi bir yana bırakıp, en yoğun ve şaşırtıcı yönleri içinde kötülükle yüzleşmemiz gerektiğini savunuyordu. Sade’ın izinden yürüyen Lautréamont, yaratıcı acımasızlığın dehanın ve içtenliğin bir işareti olduğuna inanıyordu; Baudelaire’in ikiyüzlülüğe yönelik nefret dolu saldırısını kendi ruhunun en tiksinti verici köşelerini keşfetmek üzere bir araç olarak kullandı. Les Chants de Maldoror [Maldoror’un Şarkısı] adlı bu karanlık başyapıtın anlatıcısı Maldoror, Sade, İblis ve bizzat Ducasse’ın bir birleşimidir; bitimsiz sapkın kıyımları zihninde kurgular ya da bunları işler.

Lautréamont’un gerçekten bir çılgın olup olmadığı açık değildir; zihninde beliren her edimi uygulamadığı ya da ciddi olarak bunları uygulamayı savunmadığı kesin. Yine de kendini bir İblisçi gibi gösteren ve ruhunda yatan gizli günahlarıyla alay eden bu ironik dandy, kendi düşlemlerinden büyük bir heyecan duymakta ve ironik kötülükle gerçek kötülük arasındaki uzaklık azalmakta ve incelmektedir. Maldoror parkta bir bankın üzerinde oturan bir kız çocuğu görür ve o an, bir domuzun çocuğun cinsel organlarını kemirdiğini ve vücudunun içini oyduğunu hayal eder. Genç çocuklara işkence ettiğini ve onların kanını ve gözyaşlarını içtiğini düşler. Bir bebeği öperken yanaklarını bir usturayla doğradığını düşlemler. Vampirizm, nekrofili, kutsalı kirletmek, hayvancılık, ensest, sadomazoşizm, kulamparalık, sakatlama, cinayet ve yamyamlık saplantıları arasındadır.

Maldoror’da ozan, insan ruhunun tüm ikiyüzlülüklerden özgür, gerçekçi bir portresini yapmayı amaçlamaktadır. "Maldoror kötü doğmuştu. Gerçeği kabul etti ve kendisinin bir kan dökücü olduğunu söyledi." Ancak insanın özünde iyi olduğunu savunan yumuşak başlı Aydınlanmacı-romantik görüşe tepki gösteren Lautréamont, savunulması olanaksız diğer uçta yer aldı. İnsanların iyi olduklarına duyulan inancın, kötülüğün nereden geldiği sorusunu ortaya çıkarmasına karşın, Lautréamont’un karanlık evreni de, iyiliğin varlığını açıklanamaz kılar. Öyle ki o, Maldoror’u kötü bir şaka, gerçeküstücülüğe ve dadaizme ulaşan yolu gösteren bir "poz" olarak tasarlamıştır. Maldoror’un aşırılıklarının dehşet verici olmalarının yanı sıra gülünç denecek ölçüde acayip oldukları da bir gerçektir; yine de yazar, bilinçli denetimin ötesindeki karanlık güçlere uzanan yolu kendisine açmış görünmektedir. Maldoror övünç içinde "dehasını kan dökücülüğün tadını betimlemek için kullandığını" söyleyerek başlar ve onu kurtarmak üzere gönderilen bir meleği öldürmekle kurtuluşu reddettiğini simgeleyerek bitirir. -
(Jeffrey Burton Russell - Mephistopheles, s. 314-316)

Isidore Lucien Ducasse
(1846-1870)

toplam yirmi dört yıl,
yedi ay, yirmi gün,
on bir saat yaşamış.
ve bir otel odasında
intihar etmiş.

bu ölme becerisi, muhtemelen,
kalıtımsal bir özellikmiş.
çünkü zavallı annesi de,
o daha yirmi iki aylıkken,
başarıyla kıymış kendi canına.

öldüğü gün yalnızca iki görgü tanığı
çıkabilmiş koskoca Fransa’da,
Isidore Lucien Ducasse
adını taşıyan birini
sağlığında gördüğünü söyleyen.

‘Maldoror’un Şarkıları’,
yahut ‘Aurore du Mal’,
yahut ‘Onaylanmış Bilginin
İntiharı’, diye anılmayı hak eden
şiirimsi metinler karalamış.

bu notlara bakılacak olursa,
aklı bir süs köpeği gibi
tasmasından tutup, bütün bir ömür,
ruhun kenar mahallerinde
sokak sokak gezdirmiş.

sonra bir gün köpeğini kaybetmiş;
o gün akşama kadar aramadığı sokak,
bakmadığı delik kalmamış,
akşam yorgun argın otele döndüğünde,
“bir de kafamın içine baksam, yahu!

bir de kafamın içine baksam,
bir de kafamın içine, yahu!” demiş
ve tutmuş şakağında
şiiri gibi akıl dışı, trajik
bir delik açıvermiş.

- Cahit Koytak -

İbnu'l-Cevzî ve Eserlerine Dâir Üç-Beş Kelâm

16 Kasım 2012 Cuma

Uzun süredir bloğa yazamamış olmanın mahcubiyeti ile bir kez daha karşınızdayım ey okur. Bu kez ilginç bir şahsı misafir edip, bazı metinleri üzerinden hakkında birkaç kelâm olsun dillendirmeye gayret edeceğiz. Bir süredir aheste de olsa, İbnu’l-Cevzî’nin metinleri ilgi alanıma girip çıkmaktalar. Kitâbu'l-Ezkiyâ (Zekiler Kitabı), Kitâbu’l Hamkâ vel-Mugaffelîn (Ahmaklar ve Dalgınlar Kitabı), Ahbâru’z Zirrâf ve’l-Mutemâcinin (Latifeler Kitabı) ve Telbîsu İblîs (Şeytanın Ayartması) gibi metinler bunlar. Fakat metinler üzerinden yürümeye başlamadan evvel, kimdir bu İbnu’l-Cevzî sorusuna özet düzeyinde olsa da bir yanıt vermekle başlayalım isterim.

Hicrî VI. asrın çalkantılı günlerinde Bağdat’ta doğmuş, din ve edep ilimlerinin pek çoğunda oldukça yetkin eserler bırakarak her fâni gibi göçüp gitmiş bir şahsiyet İbnu’l Cevzî. Künyesi Ebu’l-Ferec olan İbnu’l-Cevzî'nin şeceresi Hz. Ebu Bekir’e kadar uzanıyor. Onu yaşadığı döneminin koşullarından ayrı bir karakter olarak düşünmek elbette mümkün değil. Bu döneme hâkim olan resme nazar edildiğinde, kökleri IV/X. yüzyılda atılmış bir dağılış manzarası görülecektir. X. yüzyıldan itibaren doygunluk noktasına ulaşan sınırlarla birlikte, Bağdat’taki Abbâsî halifesinin otoritesi de çökmeye başlar. Öyle ki, Fâtimîlerle birlikte emîru-l-mu’minîn ifadesi âdeta önüne gelenin kullanmaktan çekinmediği bir ünvana dönüşmüş ve ciddi bir halife enflasyonu meydana gelmiştir. XII. yüzyılda Bağdat’ta hâlâ bir Abbâsî halifesi vardır elbette -İbnu’l-Cevzî'nin uzun ömründen altı Abbâsî halifesi geçip gitmiştir- fakat Selçuklu sultanlarının eline bakan, siyasal gücü çok kısıtlı bir halifedir söz konusu olan. Mevcut siyasal durumun dinsel alana da kaçınılmaz olarak yansıdığı ve farklı ekollerin, özellikle de bâtınî ve gulât-ı şîa fırkaların alıp yürüdüğü bir döneme de tekâbül eder bu târihsel çerçeve. Hâl böyleyken İbnu’l-Cevzî hem kişisel gayretleri üzerinden hem de resmî talepler düzeyinde bilfiil bu gruplarla mücâdele içinde bir ömür geçirmiştir.

Onun 200’den fazla metin kaleme aldığı rivâyet ediliyor ki, bugün elimizde bu yekûnun yarısından azı mevcut ve bu mevcudun da basılmış olanları küçük bir kısmından ibaret durumda. Yaşadığı dönemde İbnu’l-Cevzî diğer vasıflarından evvel çok popüler ve etkileyici bir vâiz olarak tanınmıştır. Öyle ki, vaazlarında 50.000 dinleyiciye kadar ulaşabildiğinden bahsediliyor (bu sayının kesretten kinâye olduğu bizce açık). Fakat vâizlikteki şöhreti yanında, onu bir muhaddis, müfessir, mütekellim, fakih, târihçi ve dilci olarak da selamlamak durumundayız. Nitekim beş ayrı medresede müderrislik yapabilecek bir şahsiyet var karşımızda. Dahası pek çok müspet ilim dalında da eserler kaleme aldığı görülüyor.

Eserleri arasında meşhur olanlarını şöyle kısaca hatırlatmış olalım: el-Mevzûat adlı uydurma hadisleri topladığı çalışma, bu alanda yapılmış en erken örneklerden biridir. Yine el-İlel adlı bir diğer hadis çalışmasında da zayıf rivâyetleri bir araya getirdiğini görmekteyiz. Tefsir alanında Zadu’l-Mesîr adlı ünlü bir muhtasar tefsiri mevcut. Akâid alanında ise Ahbâru's-Sıfat ve Def’u Şubehi't-Teşbih adlı eserleri öne çıkmakta. Târihe gelince, el-Muntazam fi’t-Târih adlı çalışması yıllık-biyografi türünün elimize ulaşan ilk örneği kabul ediliyor. Döneminin Bağdat’ı için eşsiz bir kaynak olarak görülmekte. Yine bu son kitap klasik İslâmî ilimlerde “ahbâr” denilen kronolojik olmayan rivâyet merkezli târih çalışmalarının da yetkin bir örneğidir ki, yayımlanan metinlerinin epeyce bir kısmının az-çok bu türden metinlerden müteşekkil olduğu görülecektir. 

Hülâsa İbnu’l-Cevzî’nin hâkim olduğu yelpazenin genişliğine bakıldığında, insanın hayrete dûçâr olmaması zor. Öylesine yoğun bir kitâbiyât faaliyeti göstermiştir ki, vasiyetinde eserlerini yazarken kullandığı kalemlerin birikmiş talaşlarının yıkanacağı suyun ısıtılmasında kullanılmasını istediği ve neticede böyle yapıldığında geriye fazladan talaş kaldığı bir söylence olarak aktarılıyor.

Benim bu yazıda odaklanacağım esas metin Telbîsu İblîs olacak, fakat ismini andığım diğer metinlerin ahbâr türünün artık klasik hâline gelmiş metinleri olduğuna da işaret etmeliyim. Yukarıda dikkat çekildiği üzere bunlar kronoloji takip etmeyen, birer rivâyet derlemesi olarak kaleme alınmış eserler. Metinlerin mâhiyetlerine tek tek girmiyorum, zîrâ isimlerinden ma’lûm olmalı. Eğer Câhız ve İbn Abdirabbih gibi isimlerinden haberdarsanız, bu metinlerin yapısını da oldukça âşinâsız demektir. Elbette kitapların yapı ve üslûbuna İbnu’l-Cevzî’nin bir vâiz olmasından mütevellit özellikleri yansımış durumda, yani işbu metinler oldukça didaktik bir keyfiyet arz edebiliyorlar, fakat öte yandan her birinin İslâm kültür târihi hakkında kaynak değeri taşıyan metinler olduğunu söylemeliyiz.

Telbîsu İblîs’e gelecek olursak, bu metin ayrı ayrı yayınevleri tarafından Türkçeye benzer isimler altında birkaç defa çevrilmiş görünüyor. Eser temelde üç bölümden müteşekkil ve tanınmış bir takım şahısların veyahut çeşitli fırka ve mezheplerin i'tikadî ya da amelî düzeyde içine düştükleri hatâ ve yanlışlara dair rivâyetlerin derlendiği ve müellif tarafından ciddi şekilde tenkîd edildiği bir muhtevaya sahip. Tabiî bu noktada İbnu’l-Cevzî’nin Hanbelî ekolüne mensûbiyetini hatırlatmak elzem olacaktır. Dolayısıyla o selefî ekole mensup bir kalemdir ve eleştirilerinin yönü ve sertliği de bu bağlam dikkate alınarak okunmalıdır. Öte yandan onun kendi sözlerine yansıyan Hanbeli mensûbiyetinin, metinlerinin geneli açısından ciddi tenâkuzlar doğurduğunu da işâret etmeliyiz. Söz konusu manzaraya bakarak onun mutaassıp bir Hanbelî olmadığını söyleyebiliriz belki. Hattâ özellikle kelâm bağlamında gerektiğinde sık sık akla dolayısıyla te’vîle başvuran bir Eş’ari gibi konumlanmış gözüküyor. Öte yandan her ne kadar böyle bir eğilimi varsa da, aynı zamanda bir disiplin olarak kelâma ve kelâmcılara karşı oldukça menfî düşünceler beslediğini de görmekteyiz. Örneğin Telbîsu İblîs’de şuna benzer birçok rivâyet aktarmakta bize:

Ebu’l-Meali el-Cüveynî derdi ki: “Tüm İslâm âlemini ve uğraştıkları ilimleri dolaştım. Denizlerde de yolculuk yaptım. İslâm’ın nehyettiği şeylere daldım. Tüm bunları taklitten kaçınıp hakkı aramak için yaptım. Ama şimdi hepsinden döndüm ve hak kelimeye geldim. Şu ihtiyarların dinini izleyin. Eğer hak bana ulaşmaz da bu ihtiyarların yolu üzere ölmezsem ve bu dünyadan göçerken ihlas kelimesi ile ağzım kapanmazsa vay halime.”

Her ne kadar alıntıda yer verilen Cüveynî bir Eş’ari ise de, kelâma dönük tenkitlerdeki ana hedef genelde Mu’tezile olacaktır daha çok. Bu bağlamda metodolojik bir tutarsızlık da göze çarpıyor, zîrâ bir yandan genelde mütekellimleri özelde Mu’tezile’yi Allah’ın varlığı ve sıfatları gibi meselelerde filozoflardan alınmış yöntemlerle akla ve te’vîle başvurmaları dolayısıyla ağır bir biçimde suçlarken, diğer yandan yukarıda işaret ettiğimiz üzere kendisi de Müşebbihe ve Mücessime’ye karşı hiç çekinmeden te’vîl yoluna gidebilmektedir. Dolayısıyla İbnu’l-Cevzî’nin nakil-akıl geriliminde konumu oldukça muğlak ve metinden metine çok değişebiliyor. Bu sorunu çözebilmek için bazıları, onun fıkıhta Hanbelî, itikatta Eş’ari olduğuna işaret etmekteler. 

Behemehâl Telbîsu İblîs, İbnu’l-Cevzî’nin gelenekçi yönünün ağır bastığı bir metin. Her ne kadar yer yer mutekaddimûnu taklit etme konusunda menfî bir duruş sergiliyor ise de, eser sünnete ve cemaate bağlılığa övgüler düzerek açılan ve bid’atları ve bid’atçıları zemmederek yoluna devam eden bir metin mâhiyetindedir. Bu doğrultuda bakıldığında, Telbîsu İblîs’in eleştiri okları karşısında Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’ın temel çekirdeği dışında hemen herkes hâzır ve nâzırdır. Sözün burasında müellifin 73 fırka (Fırka-yi Nâciye) ile ilgili meşhur hadise gelip demir atması okur için elbette bir sürpriz olmayacaktır. Öyle ki, cehennemlik olan fırkalar bâbında Kaderiye, Cebriye, Mürcie, Rafiziye, Cehmiyye ve Haruriye isimlerini ve bunların her birinin 12 alt fırkasını tek tek sayar ve böylece bunları 72’ye tamamlayıp, sapıklar kervanına ekleyiverir. Bu tasnifin bugün için iler tutar bir yanı elbette yok, zîrâ esâsen İslâm târihine kaba bir bakış bile, 73 sayısının vak'a ile yakınlık düzeyinde bile bir ilişkisinin olmadığını, dahası süreç içinde ortaya çıkan fırka, ekol ve mezheplerin isimlerinden ansiklopedik bir çalışma bina edilebileceğini aşikâr kılmaya yetecektir.

Elbette İbnu’l-Cevzî’nin selefî pozisyonuyla, spesifik eleştirilerindeki isâbet oranının zorunlu olarak bağlantılı olmadığının altını mutlaka çizmek gerekiyor. Doğrusu çoğu zaman oldukça haklı ve sağlam tenkîtlerde bulunduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok. Telbîsu İblîs’in yarısından fazlasının tasavvuftaki aşırılıklara ayrıldığını düşünürsek bu durum özellikle dikkat çekici olacaktır.

Tenkîd düzeyinde en temel sorun, müellifin hedef tahtasına koyduğu şahıs ya da grupların, fikir ya da  eylemlerine hüccet olarak gösterdikleri rivâyetlerin problemlerine haklı olarak işaret ederken, kendisinin de zaman zaman en az onlar kadar sorunlu olan nakillerden deliller oluşturma yoluna gitmiş olmasıdır. Hâl böyleyken, İbnu’l-Cevzî ile ilgili başka bir tutarlılık sorununa daha gelip çatıyoruz. Yukarıda eserlerinden bahsederken İbnu’l-Cevzî’nin mevzû ve zayıf hadisler konusunda müstakil metinler kaleme alacak düzeyde yetkin olduğuna işaret etmiştik. Öyle ki, eleştirilerinden dokunulmazlık zırhına büründürülmüş hadîs otoriteleri bile kayda değer biçimde nasiplenmiştir.  Kutubu’s Sitte’deki pek çok hadîs ve hattâ mensûbiyetini deklare ettiği ve bu yönde sık sık atıf yaptığı Ahmed bin Hanbel’in el-Musned’indeki hadîsler bile onun eleştiri ağına yakalanmaktan kurtulamamışlardır. Biraz da bu metinlere dil uzatabildiği için, daha sonraları İbn Hacer, Suyûtî ve Zehebî gibi isimlerin çeşitli eleştirilerine de ma’ruz kalacaktır zaten. Yine bir noktada hadîsle iştigal edenlerin öncelikle fıkıh bilmesini şart koştuğunu da görmekteyiz ki,  fıkıh bilmeden hadîs toplama işini hadîs hamallığına benzetmektedir. Bu dikkat çekici biçimde Ehl-i Re’y’e de göz kırpan bir yorumdur.

Beri yandan, kendi dönemine kıyasla cesur bir muhaddis izlenimi veren İbnu’l-Cevzî, iş diğer metinlerine gelince farklı bir kişiliğe bürünüyor âdeta. Bu bağlamda, yukarıda bahsettiğim okumaları yaparken, hem Telbîsu İblîs’de hem de diğer ahbârî metinlerinde kullandığı pek çok rivâyetin ciddi  problemleri olduğunu düşünüyorum.  Nitekim hakkında yapılmış dikkatli çalışmalar İbnu’l-Cevzî’deki bu soruna işaret etmekteler. Dahası öteden beri bu sorunun farkında olunduğunu da biliyoruz, örneğin İbn Teymiyye, ondan çok yararlanmasına rağmen, İbnu’l-Cevzî’nin uydurma rivâyetlere bolca başvurduğunu söylemekten çekinmemiştir. Neticede bu çelişkili durumu, unutkanlık gibi insanî ve kaçınılmaz zaafları bir yana bırakırsak, İbnu’l-Cevzî’nin yaşadığı dönemin siyasal ve dinsel kriz ortamının bir yansıması olarak okumak bir dereceye kadar mümkün olabilir. O, popüler bir vâiz olarak, herkesin ayrı telden çaldığı bir dönemde, belirli metinlerinde rivâyetlere karşı kritik bir yaklaşımdan ziyade, faydacı bir yaklaşım yolu izlemiş olabilir. Dolayısıyla rivâyetleri güvenilirliğine bakmaksızın operasyonel olarak konumlandırmış olması muhtemel. Böylece, özellikle Terğîb ve Terhîb mevzû-i bahs olduğunda hadis uydurmanın bile açık açık meşru kabul edilebildiği bir tarihsel bağlam içinde İbnu’l-Cevzî’deki tenâkuz izah edilebilir bir zemine oturtulabilir diye düşünmekteyim.

Telbîsu İblîs’in tenkîd ağından en çok nasîbi olanların mutasavvıflar olduğuna işaret etmiştik. Evvel-emirde İbnu’l-Cevzî’nin tasavvufu bütünüyle olumsuzlamadığının altını çizmeliyiz. Onun erken dönem zühd ehlinden, özel olarak Hasan-ı Basrî, Süfyan-ı Sevrî gibi isimlerin başını çektiği Basra ekolünden yana durduğunu söylemek mümkün. Bu isimlerden örnek verirken, onların peygamberin ve sahabenin ahlâkının bir timsâli olduklarını, müteahhirîn sûfîler gibi nazarî ve amelî konularda aşırılığa kaçmadıklarını ileri sürecektir. Geç dönem sûfîleri tenkîd ederken onların şeriatın zâhirini görmezden geldiklerine, tahrif ettiklerine ya da külliyen önemsiz kıldıklarına işaret etmekte ve içine düştükleri onulmaz hatâları, sosyal hayatın dinamiklerinden ve ilimden bütünüyle uzak kalışlarına yormaktadır. Şeytan kulaklarına fısıldadıkları ile onları yoldan çıkarmıştır yazarımıza göre. Yine müteahhirîn sûfîlerin iktidarla olan netameli ilişkilerine dikkat çekerek şöyle yazar: ”İlk sofiler, yöneticilerden nefret ederlerken sonrakiler onların ayrılmaz dostları oldular.”

İbnu’l-Cevzi’nin sûfîlerin aşırılıklarından bahsederken üslûbu ve aktardığı rivâyetlerin içeriği zaman zaman oldukça sertleşebiliyor. Şu örnek pasajda bu durum görülebilir:

Yunus b Abdula’la anlatıyor. Şafiî şöyle derdi: “Eğer bir adam günün ilk saatlerinde tasavvufa girerse öğlen olmadan ahmaklaşır.”
Yine bir sözünde İmam Şafiî şöyle der: “Sofilerle kırk gün beraber olan kimsenin aklı bir daha ebedi olarak ona geri dönmez.”

Müellif, halkın bu şahıslarla ilgili kerâmet haberlerini nasıl yoktan var ettiğine dair şu kayda değer rivâyeti de aktarır bize: 

“Zülfa anlatıyor. Rabiatu’l-Adeviyye’ye: “Teyze neden insanların yanına girmelerine izin vermiyorsun?” dedim. Şöyle dedi:
“Bana geldiklerinde insanlardan ne bekleyeyim ki, yanıma geldiklerinde yapmadığım şeyleri yaptı diye anlatacaklar. Hattâ benim hakkımda şöyle diyorlar; namazlığının altında dirhemler buluyor, ateşsiz kazanda yemekler pişiriyor, hâlbuki ben böyle şeyler görseydim korkardım.”

Birçok meşhûr mutasavvıfı i'tikâdî ya da amelî düzeydeki hatâlarından dolayı eleştiri sırasına yerleştirdiği eserinde, müellifin tenkîdlerinde İmam Gazzâlî bile kurtulamıyor. Metinde, Gazzâlî’nin hatâları ile ilgili hayretini de gizleyemediği birçok pasaj var. Dahası onun Gazzâlî’nin büyük eseri İhyâu Ulûmi’d-Din’in muhtevasındaki çok sayıda mevzû rivâyeti ayıkladığı muhtasar bir çalışması olduğunu da biliyoruz.

Hülâsa-i kelâm, Telbîsu İblîs, tarihsel değerinin yanında, muhtevasındaki tenkîdlerin daha sonraki dönemlerde özellikle selefî ulema arasında referans olarak kabul görmesi açısından da önemli bir işlev görmüştür. Geniş bir penceren bakıldığında ise, İbnu’l-Cezvî, hem kemmiyet hem de keyfiyyet açısından, yazdığı eserlerle ve bu eserler üzerinden yaşadığı döneme ve öncesine dâir aktardığı ma'lûmat zenginliği ile, İslâm târihi, İslâm kültür tarihi ya da İslâmî ilimler târihi gibi alanlarda kalem oynatacaklar için kıymetli kayıtlar bırakmış, dolayısıyla meselesine ve fikirlerine biçtiğimiz öznel değerlendirmelerin ötesinde kaynak hüviyeti taşıyan bir âlim olarak olarak bugün hâlâ önemli arz eden bir isimdir.

Keyifli okumalar...

İkbâline yuf âlemin idbârına hem yuf

4 Eylül 2012 Salı

Rûhî-i Bağdâdî - Terkîb-i Bend

- On Birinci Bend -

Yuf hârına dehrin gül-i gülzârına hem yuf
Ağyârına yuf yâr-i cefâkârına hem yuf

Bir ayş ki mevkûf ola keyfiyyet-i hamre
Ayyâşına yuf hamrine hammârına hem yuf

Zîkıymet olunca nidelim câh ü celâli
Yuf anı satan dûna hirîdârına hem yuf

Çün ehl-i vücûdun yeri sahrâ-yi âdemdir
Yuf kâfile vü kâfilesâlârına hem yuf

Âlemde ki bengîler ola vâkıf-i esrâr
Seyrânına yuf anların esrârına hem yuf

Ârif ki ola müdbir ü nâdân ola mukbil
İkbâline yuf âlemin idbârına hem yuf

Çerh-i feleğin sa'dine vü nashine lâ'net
Kevkeblerinin sâbit ü seyyârına hem yuf

Çün oldu harâm ehl-i haka dünye vü ukbâ
Cehdeyle ne ukbâ ola hâtırda ne dünyâ.

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde

15 Mayıs 2012 Salı

Rivâyet o ki, Halife Ali günlerden bir gün Dicle kıyısına iner, bir hokka ve divit ister yanındakilerden. Sonra bir kâğıda bir şeyler karalar ve nehre savurur yazdıklarını. "Bunlar," der, "mârifet ve hakîkate ait sözlerdir. Bir müddet sonra Şiraz'dan bir ârif gelecek ve bu sözler ondan zuhur edecektir." İşte o ârif ki, eskiler Hâfız-ı Şirazî'dir derler.

Mevzubahis rivâyetin aktarıldığı kaynak, haberin bütünüyle uydurma olduğunu da peşi sıra ekliyor haklı olarak, ama gerçekten umurumuzda mı böyle bir bilgi?! Bazen gerçeğin çölüne mahkûm olmamayı da seçebiliriz elbette. Kaldı ki, mitle logos arasına kim kat'i bir sınır çizebilmiş ki bugüne kadar?

Her neyse, böylece Hâfız, şarabın kızıllığını mürekkep kılmış kendisine. Belki o da bir bakıma Nietzsche gibi kanla yazmış yazacaklarını, çünkü kendi sözlerine bakılırsa, tanrı hamurunu halis şarapla yoğurmuş bu garip âdemin.


Farsça şiirin zirvelerinden birini temsil eden Hâfız'ın şiirlerindeki rindlikle ilgisiz bilgeliği bir kenara koyarsak, bu şiirler esasen şaraba ve sevgiliye dair bir övgüdürler. Gerçi bazı şârihler ondaki şarabın aslen bir mecaz olduğunu düşünmemiş değillerdir. İbnü'l Fâriz'in o ünlü beytindeki gibi, daha üzüm yaratılmadan evvel, bezm-i elest anında sarhoş olanlardan dem vurmuşlar bu meyanda. Şüphesiz bu neviden yorumlar başka sûfî eğilimli şairler için anlamlı olabilir, ama Hâfız’ın tecrübeleri için de birebir geçerli olduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor. Daha çok onu şeriatın gözünde temize çıkarmaya dönük bir apoloji olarak okunabilirler. Zîrâ, onun şarabı Hayyam'da olduğu gibi gerçek bir şarap ve sarhoşluğu da gerçek bir esriklik hâli olmalı. Böylece rindlik yolunda kelimenin literal anlamıyla mest-i harâb olmuştur Hâfız. Bu nedenle de kınanır elbette ve onun bu hâlini dilinden düşürmeyen zâhidler ve sofular, bir cevap uğruna bazen girip çıkarlar şiirlerine. Bu kınamadan tek çeken de o değildir hem, aksine kadim bir meseledir bu, bir başka büyük şairin sözlerinde yankılandığı gibi: Fuzûlî rind ü şeydâdur, hemîşe halka rüsvâdur. 

Sözün özü, rindliğin yazgısıdır bu hâl ve aksini ummak da kolay iş değildir. Çünkü şu devran bir paralakstır ve zâhidin baktığı yerden bir şey, rindin baktığı yerden başka bir şey olarak gözükür.

...

Ve nihayet her fâni gibi Hâfız’ın da bezm içinde geçen günleri yitip gitmiş ve böylece Yahya Kemal’in şirindeki âsûde bahar ülkesine kavuşmuş. Kutbeddin Hayder hakkında bir dörtlük kaleme alınmış evvelce, Dîvân'ın önsözünde işbu bu dörtlüğün Hâfız’a da yakışabileceği hatırlatılmış okuyucuya. Değil mi ki Hâfız gerçek kalenderliğin, saçtan değil baştan geçmek olduğunu düşünmüştür, şöyledir:

Rindî dîdem nişeste ber huşk zemîn
Ni kufr u ne islâm u ne dunyâ vu ne dîn
Ni Hak ne hakîkat ne tarîkat ne yakîn
Ender du cihân kirâ buved zehre-i în.

...

Not: İlgilenenler için Hâfız Dîvânı'nın Ayrıntı Yayınları'ndan ve Mehmet Kanar'ın elinden yeni bir çevirisi çıktığını hatırlatalım. Daha önce Gölpınarlı'nın bir çevirisi mevcuttu, fakat nesir olarak yapılmış bir çeviriydi. İşbu yeni çeviride, metin nazım olarak ve orijinal transkripsiyonu ile beraber sunuluyor.

Sîne-i pürdâğımızdır bâğımız gülzârımız

17 Şubat 2012 Cuma

Hüzün Uyandı

Hüzün uyandı Mélusine. Bunu anladığımda hiçbir şey duymadım. Çevremde olağandışı hiçbir kıpırtı görülmedi. İnsanların düzeninde hiçbir değişiklik olmadı. Ama hüzün uyandı. Bir ağaç kovuğundan olağanüstü güzellikte bir göz görüldü mor ve yeşil.Bir su-bulut geçti. Bir klavsen yağmuru çaldı.
Kapılar kendilerine örtüldü. Hüzün uyandı.

Lâle Müldür  

***

Ateşte Unutulmuş Ferman

herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam

ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman

al ağrını git burdan
en uzun eylülü ömrümüzün

uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan

seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dargın

daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan

ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman.

Murathan Mungan

***

Hey

Neyi seyrediyorsun yalnız?
Yukarıda bir ışık gününün çiçeği
Aşağıda, karanlığı rüzgârın
Bakma boşuna, daldan dökülmeyecek gece,
Ve aydınlık değil Tanrı'nın kapısı.
Gökyüzü yaprağından uçacak şebnemi yıldızların
Sen kalacaksın, ve büyük bir korku. Bakış sütunu ve gam sarmaşığı.

Bakma boşuna
Kalk, bir çiçek endişesi geceye çevirdi yeryüzünü
Çık yola, ayın dönüşü bir üzüntü tarhı açtı ardında
Dinle ağustos böceğini: Ne gam verici bir dünya, ve bir Tanrı yok.
Ve var bir Tanrı, ve bir Tanrı...

Zaman geç oldu; kokla ve git ve güzel bir yüz ara
Bir başka düşte.

Sohrâb-i Sipihrî

Bir Şairin Ardından...

26 Ocak 2012 Perşembe


"Ama biliyor musunuz, ruhumuz bir kuş gibidir," diyordu. "Bu kuşun bir bacağı havadadır; uçmak mı, uçmamak mı sorusunu taşıyarak..."

Evet, yaşamla ölüm arasındaki sınırda, bir ayağı havada duran bir kuştu Angelopoulos ve soğuk bir kış günü aştı o sınırı. Sınırların en sonuncusundan uçup gitti.

Bazı insanlar vardır, özel ve doğrudan hiçbir hukukunuz olmadığı halde, dolaylı yollardan kurduğunuz ilişki üzerinden hep aşina olduğunuz biri gibi hisseder ve sonunda göçüp gidişlerine sanki bir yakınınızı yitirmiş gibi kederlenirsiniz. Angelopoulos benim için öyle biriydi.

Onun isminin yankısı sinema kelimesinin yankısı ile karışmıştır zihnimde. Doğrusu şuracıkta üç-beş kelime marifetiyle filmlerinin üzerimde bıraktığı hissiyatın hakkını teslim etmem mümkün değil asla, hele de kısa olması arzulanan böyle bir yazıda. Fakat onun, güneşin sıcak ve şefkatli yüzünü ancak istisna kabilinden görebildiğimiz meta-realist dünyalarında, arzu ile gerçek arasında bir yerlerde kaybolmuş, arayış halinde gezinen, sınırlar aşan ama hâlâ ve hep "burada" olan, evlerini bulamamış yersiz-yurtsuz karakterleri ile bir duygudaşlığı, bir hüznü, bir gerçeklik algısını paylaştığımı söyleyebilirim. Ve diyebilirim ki, Angelopoulos kelimenin literal anlamıyla "film"ler yapmamıştır, resimlerin hareketinden epik ve melankolik şiirler yazmıştır beyaz bir perde üzerine (Pasolini buna cinema di poesia diyebilirdi) ve bu nedenle onun ölümü de bir şairin, sinemanın yaşayan en kıymetli şairinin ölümü demektir benim için.

Onun, hayatını bir film çekiminin ortasında kaybetmesine ne demeli insan? Bu garip yazgı, daha önce hakkında okuduğum bir parçayı hatırlattı bana ister istemez. "Her film çekişimde," demişti o metinde, "bunun son filmim olabileceğini düşünürüm ama sonra... tıpkı bir kahvede oturan iki yaşlı adam gibi. Mevsim bahardır. İhtiyarlar önlerindeki dünyanın -özellikle güzel kadınların- geçişini seyrediyorlardır. Bir kadının uzakta kaybolmasını izlerler. Biri diğerine 'Böyle daha ne kadar devam edeceğiz?' diye sorar. Yanındaki ona, 'Sonuna kadar,' der. İşte, sinema da benim açımdan böyledir."

Ve şimdi artık biliyoruz ki, o "son"dayız; Theodoros Angelopoulos'u bir kameranın ardında göremeyeceğiz bundan böyle ve bizim için, dostları için zamanın uçuşunu yumuşatamayacak bir kez daha...

Fantasy: The 100 Best Books

17 Ocak 2012 Salı

Şu günlerde farklı alanlardan birçok metinle haşir-neşir durumundayım. Şiir eleştirisine dair bir çalışma, Kitab-ı Mukaddes tarihi üzerine bir başka çalışma ve ilkçağ felsefesi üzerine bir metin elimde dönüp duruyor. Lâkin firavunların tarihini okumaktan ve haçlara çarpa çarpa yürümekten yorulduğum şu anda, blogun seyrine evlâ olan ve daha “eğlenceli” şeylerden dem vuran bir kitaba değinmek isterim. Bir süredir aklımda olan fakat bahsetmeyi sürekli ertelediğim bir çalışma söz konusu olan.

Michael Moorcock ismine birçoğunuz Elric Destanları’ndan aşina olabilirsiniz. Moorcock, altmışların sonlarından itibaren editörlüğünü yaptığı New Worlds dergisi bağlamında Yeni Dalga bilim-kurgu akımının öncülüğünü üstelenmiş isimlerden biridir ve bu yönüyle pek çok kıymetli yazarın hikâyelerinin yayımlanmasında pay sahibi olmuştur.

İşte bu amcamız, temelde bir çizer olan James Cawthorn’le birlikte 1980’lerin sonunda o güne kadar kaleme alınmış en iyi yüz fantastik kitabı imleyen bir seçki oluşturmaya karar veriyor ve 1988 yılında Fantasy: The 100 Best Books adlı bir kitap yayımlayarak murâdlarına eriyorlar. Şimdiye kadar fantastik edebiyata dair birçok “en iyiler” listesine şâhit olduk, fakat doğrusu bunların çoğu son dönemlerdeki popüler metinlere odaklanmış görünüyorlardı. Moorcock ve Cawthorn ise meseleyi daha geniş bir perspektiften görmeyi başarmışlar. Hazırladıkları listeye baktığımızda içindeki ilk metin 1726 yılına ait. Son metnin tarihi ise 1987’ye tekabül ediyor. Dolayısıyla metinleri seçerken 250 yıldan uzun bir zaman dilimini hakkını vererek hesaba katmış görünüyorlar.

Bu tür seçkiler ister istemez epey sübjektif bir keyfiyet arz ederler. Bu gerçeği kitabın girizgâhında yazarlar da yadsımıyor ve sahte bir objektiflik havası takınmadan, yapılan seçimlerin kişisel beğenilerini yansıttığını açık açık ifade ediyorlar. Dolayısıyla okur da sonucu yargılarken bu durumu dikkate almalıdır. Yine de kendi adıma birkaç elzem eleştiride bulunabilirim. Öncelikle seçilen metinlerin neredeyse tamamının İngilizce yazılmış olduğunu görüyoruz. Aslında bunun tek bir istisnası var, o da Franz Kafka’nın Dava ve Şato romanlarından ibaret, öyle ki onların da neredeyse yanlışlıkla listeye alındığını düşünmek mümkün. İngilizce edebiyat dairesi içine kapanmış böylesi bir okuma elbette sorunlu gözüküyor, çünkü bu listeye girebilecek başka dillerde yazılmış kitaplar olduğunu iddia etmek pekâlâ mümkündür.

İkinci bir problem, listedeki kitapların hangi janra ait oldukları ile ilgili olabilir. Bu tabiî daha netameli bir meseleye dokunmak demek, zîrâ fantastik edebiyatın efrâdını câmi, ağyârını mâni bir tanımını yapmak oldukça güçtür(bu sorunla ilgili bkz. Fantastik Edebiyata Dair). Her halükârda listedeki bazı metinler epeyce gri alanlarda duruyor ve haklarında çeşitli kuşkular oluşması mümkün. Örneğin Mary Shelley’nin Frankenstein’ı bir fantezi midir, yoksa bir bilim-kurgu olarak mı değerlendirilmeliydi (şahsen BK’dan yana tercihimi kullanırdım, bkz. Hayalle hakikatin dansı ya da Bilim-Kurgu)? Ya da Moby Dick ne ölçüde bir fantastik edebiyat örneğidir acaba? Örnekleri çoğaltmak mümkün...

Ayrıca hazırlanış tarihi itibariyle, son yirmi beş yılda yazılmış herhangi bir metnin bu seçkide doğal olarak yer bulamadığına da dikkat çekmeliyiz. Bu günden bakıldığında, bu durum böyle bir seçki için ciddi bir eksik olarak düşünülebilir elbette. Özellikle de son otuz yılın fantastik kurgunun bir nevi altın çağı olduğunu düşünürsek. Fakat bu, başka bir açıdan sanıldığı kadar önemli bir mesele olmayabilir. Kanımca bu seçkinin asıl meziyeti, Moorcock ve Cawthorn’un 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazılmış daha az bilinen, daha egzotik metinlere yoğun bir şekilde dikkat çekmiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu haliyle yaptıkları seçki okur için güncel benzerlerinin çoğundan daha ehven bir rehber de olabilir pekâlâ.

Son olarak kitabın biçimsel yapısı hakkında birkaç kelâm edelim. Elimdeki metin Carroll & Graf yayınlarından çıkmış 1991 yılına ait bir baskı(sanıyorum daha yeni bir baskısı da yok). Kitap bir antolojiden beklenenden fazla bir şey sunmuyor. Her bir kitap için eserin mahiyeti ve yazarların serüveni ile ilgili yaklaşık iki şer sayfalık bir bilgi aktarılmış. Bunun hâricinde bir içerik de mevcut değil.

Aşağıda yazarların seçtiği kitapların kronolojik bir listesini bulacaksınız. Keyifli okumalar...

***

Jonathan Swift - Gulliver's Travel (1726)
Horace Walpole - The Castle of Otranto (1765)
William Beckford - Vathek (1786)
Matthew Gregory Lewis - The Monk (1796)
Mary Shelley - Frankenstein (1818)
Charles Robert Maturin - Melmoth the Wanderer (1820)
Edgar Allan Poe - The Narrative of Arthur Gordon Pym (1838)
Charles Dickens - A Christmas Carol (1843)
Emily Bronte - Wuthering Heights (1847)

Herman Melville - Moby Dick (1851)
J. Sheridan LeFanu - Uncle Silas: A Tale of Bartram Haugh (1864)
Lewis Carroll -
Alice’s Adventure in Wonderland (1865) ve Through the Looking-Glass (1871)
Edwin Abbott Abbott - Flatland (1884)
Henry Rider Haggard - She (1886)
Robert Louis Stevenson - Doctor Jekyll and Mr. Hyde (1886)
Richard Garnett - The Twilight of the Gods (1888)
William Morris - The Story of the Glittering Plain (1891)
Oscar Wilde - The Picture of Dorian Gray (1891)
Bram Stoker – Dracula (1897)
Henry James - The Turn of the Screw (1898)
Gilbert Keith Chesterton - The Man Who Was Thursday (1908)
William Hope Hodgson - The House on the Borderland (1908)
Marjorie Bowen - Black Magic (1909)
Max Beerbohm - Zuleika Dobson (1911)
Edgar Rice Burroughs - A Princess of Mars (1911)
Edgar Rice Burroughs - Tarzan of the Apes (1912)
Arthur Conan Doyle - The Lost World (1912)
William Hope Hodgson - The Night Land (1912)
Charlotte Perkins Gilman - Herland (1915)
Francis Stevens - The Citadel of Fear (1918)
David Lindsay - A Voyage to Arcturus (1920)
E.R. Eddison - The Worm Ouroboros (1922)
David Lindsay - The Haunted Woman (1922)
David Garnett - Lady into Fox (1922) ve A Man in the Zoo (1924)
Lord Dunsany - The King of Elfland’s Daughter (1924)
Abraham Merritt – The Ship of Ishtar (1926)
Franz Kafka - Der Prozeß (1925) ve Das Schloß (1926)
John Buchan - Witch Wood (1927)
Charles Williams - War in Heaven (1930)
Thorne Smith - Turnabout (1931)
Thorne Smith - The Night Life of the Gods (1931)
Abraham Merritt - Dwellers in the Mirage (1932)
Clark Ashton Smith - Zothique (1932-51)
Guy Endore - The Werewolf of Paris (1933)
James Hilton - Lost Horizon (1933)
Catherine L. Moore - Northwest Smith (1933-40)
Catherine L. Moore - Jirel of Joiry (1934-39)
Charles G. Finney - The Circus of Dr. Lao (1935)
Joseph O'Neill - Land Under England (1935)
Robert E. Howard - Conan the Conqueror (1935-36)
H.P. Lovecraft - At the Mountain of Madness (1936)
William Sloane - To Walk the Night (1937)
Seabury Quinn – Roads (1938)
T.H. White - The Once and the Future King (1939-77)
L. Ron Hubbard - Slaves of Sleep (1939)
Frank R. Stuart - Caravan for China (1939)
L. Ron Hubbard - Fear (1940)
Jack Williamson - Darker Thank You Think (1940)
H.P. Lovecraft - The Case of Charles Dexter Ward (1941)
Fletcher Pratt ve L. Spraque de Camp - Land of Unreason (1941)
Fritz Leiber - Conjure Wife (1943)
A. E. Van Vogt - The Book of Ptath (1943)
Henry Kuttner - The Dark World ve The Valley of the Flame (1946)
Mervyn Peake - Titus Groan (1946), Gormenghast (1950) ve Titus Alone (1959)
Maurice Richardson - The Exploits of Engelbrecht (1946)
T.H. White - Mistress Masham's Repose (1946)
Fritz Leiber - Adept's Gambit (1947)
Fletcher Pratt - The Well of the Unicorn (1948)
Fritz Leiber - You're All Alone (1950)
Jack Vance - The Dying Earth (1950)
John Dickson Carr - The Devil in Velvet (1951)
L. Spraque de Camp - The Tritonian Ring (1951)
Poul Anderson - Three Hearts and Three Lions (1953)
Leigh Brackett - The Sword of Rhiannon (1953)
Poul Anderson - The Broken Sword (1954)
J. R. R. Tolkien - The Lord of the Rings (1954-55)
Henry Treece - The Golden Strangers (1956)
Henry Treece - The Great Captains (1956)
Shirley Jackson - The Haunting of Hill House (1959)
Micheal Moorcock – Stormbringer (1963)
Jane Gaskell -
The Serpent (1963) ve Atlan (1965)ve The City (1966) ve Some Summer (1977)
J. G. Ballard - The Crystal World (1964)
James Blish - Black Easter (1967) ve The Day After Judgement (1968)
Ira Levin - Rosemary's Baby (1967)
Ursula K. Le Guin - A Wizard of Earthsea (1968)
Kingsley Amis - The Green Man (1969)
Gordon Honeycombe - Neither the Sea nor the Sand (1969)
Colin Wilson - The Philosopher's Stone (1969)
M. John Harrison - The Pastel City (1971)
Angela Carter - The Infernal Desire Machines of Dr Hoffman (1972)
Alan Garner - Red Shift (1973)
L. Spraque de Camp ve Fletcher Pratt - The Compleat Enchanter (1975)
Kingsley Amis - The Alteration (1976)
Fritz Leiber - Our Lady of Darkness (1976)
Tim Powers - The Drawing of the Dark (1979)
Geoffrey Household - The Sending (1980)
Terry Pratchett - The Colour of Magic ve The Light Fantastic (1983)
Thomas M. Disch - A Businessman: A Tale of Terror (1984)
Peter Ackroyd – Hawksmoor (1985)
Tom Holt - Expecting Someone Taller (1987)