Alfred Kubin ve Diğer Taraf

21 Ocak 2009 Çarşamba

"İşte burası," dedi Marlow birden, "dünyanın karanlık yerlerinden biri"
(Joseph Conrad - Heart of Darkness)

Beni güttü, ışıkta değil karanlıkta yürüttü.
(Tevrat – Ağıtlar 3:2)




Tam adıyla Alfred Leopold Isidor Kubin, yazdığı tek roman 2003 yılında Altıkırkbeş Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş olmasına rağmen memleket sathında nâdiren âşinâlık taşıyan bir isim. Örneğin en büyük meziyetleri fazla geveze olmaları olan Internet sözlüklerimize girip tarattığınızda hakkında neredeyse hiçbir ilgi kırıntısı göremiyorsunuz. Bu tabiî esâsında bize özgü bir ilgi yoksunluğu değil, zîrâ biraz yakından nazar edince anlıyoruz ki, ömrünün tamamına yakınını geçirdiği Avusturya ve aynı dil ve san'at kültürünü paylaştığı Almanya haricinde çok az tanınıyor. Öte yandan benim tuhaf yapıtlara karşı bir zaafım vardır ve Kubin'in hem ressam hem de yazar yönüyle mevcut ilgiden çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla hayâtı ve yapıtları hakkında birkaç kelâm etmeye kararlı olarak karşınızdayım.

***

Alfred Kubin'in uzun ma'cerâsı, 1877 yılının 10 Nisanında, Bohemya'nın kuzeyinde o tarihlerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, bugün ise Çek Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Leitmeritz (Litomerice) adlı küçük bir kasabada, piyanist bir anne ve arazi ölçüm uzmanı bir babanın oğlu olarak başladı. İki yaşında annesi ile birlikte Salzburg’a taşınmışlardır ve görevi dolayısıyla uzakta olan babası ile ilk karşılaşması orada gerçekleşir. Babası, annesinin pasif kişiliği aksine pek de dost canlısı olmayan, sert ve otoriter bir karaktere sahipti ve onun bu özelliğinin Kubin'in daha sonraki mutsuzluklarında epeyce bir payı olacaktır.

1883 yılında kız kardeşi ile birlikte artık dört kişi olmuş Kubin ailesi Zell am See'ye taşınır. Kubin yerel bir okula başlar, ama hem okul hem de kiliseden gelen yükümlülüklerle başı hoş değildir. Onun tercihi daha çok peri öyküleri içeren ma'cerâ kitapları okumak ve doğanın cömert gösterilerini, biraz da karanlık bir ilgiyle izlemekten yanaydı. O günlerde çizdiği resimlerde ilerideki anormal tarzının emareleri görülebilir. Kubin 10 yaşında iken verem hastası annesinin son günlerinde, ölüm döşeğinde çektiği acılara yakından tanıklık etme talihsizliğine uğramıştır. Annesinin ölümünden sonra babası, annesinin kız kardeşi ile evlenir. Fakat ölüm henüz Kubinlerin eşiğinden fazla uzaklaşmamışken geri dönmeye karar verir ve bir yıl sonra üvey annesi de çocuğunu doğururken onun merhametsiz pençelerine yakalanır.

Aynı dönem içinde Kubin Salzburg'da Latince lisesine başlamıştır, ama Latince ve matematikten özellikle nefret ettiğini anlamakta fazla gecikmez. Bu sıkıcı ma'cerâsı ancak iki yıl sürer ve gerisin geri Zell am See'ye döner. Bu defa babası onu ya başarılı olması ya da dönmemesi kaydıyla Salzburg’da bir meslek okuluna gönderir. Kubin'in eğitim bağlamındaki sorunları az-çok burada da devam eder. Bu arada babası bir kez daha evlenmiştir ve karısının kardeşi Alois Beer Klagenfort'ta bir manzara fotoğrafçısıdır. Kubin onun yanına çırak olarak verilir ve sonraki dört yıl boyunca fotoğrafçılık üzerine çalışır. Fakat bu süre içinde işten kaynaklanan sorunlar, düzensiz, hovarda bir hayat ve uykusuz geçen gecelerin baskısı sinirlerini iyice yıpratmıştır ve nihâyet hayâtından hiç memnun olmayan bu genç adam, daha 19 yaşında iken Zell am See'de annesinin mezarı başında intihara kalkışmaya kadar sürüklenir. Eğer ben bugün bu satırları yazabiliyorsam, bunun paslı bir tabanca mekanizması sayesinde gerçekleşebildiğini bilerek yazıyorumdur: Sonuçta Kubin sadece bayılmıştır.

Babasının başarısız intihar girişiminin ardından ona daha çok kol kanat gerdiğini biliyoruz. Genç Kubin'in bir sonraki hedefi orduya katılmak olmuştur, ama bu temelden mantıksız girişim zayıf sinirsel bünyesi nedeniyle ancak birkaç hafta kadar başarıya ulaşabilir ve ordudan hızla terhis edilir. Artık yeni güzergâhı Münih olacaktır. Münih'te önce özel bir resim okuluna kabul edilir, oradan da Nikolaus Gysis'in derslerine katılacağı Güzel Sanatlar Akademisi'ne geçer. Fakat çoktan belli olduğu üzere okullar Kubin için matah yerler değildir. Derslerinde düzensizdir ve sonunda Akademi'yi de bırakır. Böylelikle formel eğitim sürecine de son noktayı koymuş olur.

Hiç şüphe yok ki Münih'te geçirdiği sonraki yıllar -belki okul konusunda çok başarılı olamasa bile- yaşamının ve san'atının gidişâtında en belirleyici olan dönemdir. Bir gün Münih'te bir müzede Max Klinger'ın çalışmalarını görür ve onlardan oldukça etkilenir. Daha sonraki karanlık temaları üzerinde Klinger'dan aldığı o ilk ilham açıkça belirleyici olacaktır. Bu tarihten sonra şevkle resim yapmaya başlar ve 1902'de Berlin'de ilk sergisini açmayı başarır. Yine aynı dönemde bir koleksiyoncu bazı resimlerini satın alır. Artık profesyonel hayâtı yoluna girmeye başlamıştır. Viyana ve Münih çevresinde çalışmalarının sergilendiği, basıldığı ve eleştirildiği bu dönemlerde bir ressam olarak ünü giderek artar.

Bu arada bir yolculuk esnasında Emmy Bayer'le tanışır ve ona âşık olur. Çok geçmeden evlenmeye karar verip nişanlanırlar. Fakat tüm talihsizlikler ve başarısızlıklardan sonra, nihayet tam güneş yüzünü göstermeye başlamışken, Kubin'in semâlarında bir kez daha kara bulutlara şahit oluruz. Ne yazık ki, nişanlısı o yılın sonunda tifoya yakalanır ve bu devrândan çekilip gider

Cesedin yanında dikilirken, âniden en büyük mutluluğumun sonsuza dek gittiğinin bütünüyle farkına vardım. Sınırsız bir umutsuzluk içinde yüksek sesle ağlamak istedim, ama hiçbir rahatlatıcı ses çıkaramadım.

Kubin bu acı tecrübeden sonra yakın arkadaşı Oscar. A. H. Schmitz'in dul kız kardeşi Hedwig Gündler'le evlenecektir. İki yıl sonra Zwickledt'da kırsal kesimde eski barok bir şato satın alan çiftin yaşamlarının sonuna kadar evleri de orası olacaktır artık. Şimdilerde bu yapı müze olarak işlev görmektedir.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, meslek hayâtının en parlak yıllarında Kubin, Avusturya ve Almanya çevresinde pek çok önemli sanatçı ile tanışmış ve onlarla yaratıcı bir etkileşime girmiştir. 1909'da Münih'te Yeni Sanatçılar Birliği’ne üye olur. Daha sonra bu birlikten ayrılıp, Wassily Kandinsky ve Franz Marc'ın ön ayak olduğu ve üyeleri arasında Lyonel Feininger, August Macke, Gabriele Münter ve Paul Klee gibi büyük sanatçıların yer aldığı Der Blaue Reiter (Mavi Atlı) grubuna kuruculardan biri olarak katılır. Yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya'nın politik karışıklık ve ekonomik çöküş yıllarının bunalımlı ve belirsiz atmosferinde en sarsıcı san'atsal ifade biçimi, geleneksel temsilleri aşma, insanın içini dışına çıkarma ve böylece "kabuk bağlamış yapıları parçalama" arzusuyla ekspresyonizm (dışavurumculuk) olarak ortaya çıkar. Freudyen psikanaliz çağının eşiğinde serpilen, Nietzsche'ye duydukları büyük hayranlıkla birlikte, İtalyan fütürizmden ve Alman romantizminden ilham almış ekspresyonist eğilim temelde bir natüralizm ve empresyonizm karşıtlığı ile şekillenmiştir. Yapıtların görünüşteki bütün çeşitliliğine rağmen, özünde bu san'atçılar, ruh hâllerinin dışavurumunu gerçekçi temsillere ve anlık izlenimlere yeğ tutmuşlardır. Kasimir Edschmid'in ekspresyonist şâirler hakkındaki yorumuyla onlar, "Fotoğraf çekmiyorlardı. Hayâl görüyorlardı."

Kubin'in sürrealist övgüye mazhar kendi çalışmaları da kısmen ekspresyonist eğilimin içinde neşv ü nema bulmuştur. Klinger haricinde Goya, Redon, Ensor ve Brueghel'den etkilendiğini ifade eden san'atçının resimlerinde nâdiren canlı renklere rastlayabiliriz; renk paletinin gri tonlarına yoğunlaşmayı tercih etmiştir. Özellikle geç dönem işlerinde sulu ve yağlı boya kullanımından vazgeçip, daha yetenekli olduğunu düşündüğü kalem ve mürekkep çalışmasına ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu resimlerindeki çizgiler hızlı, hatlar çok kez bulanıktır. Bazı çalışmalarında Lovecraft'ın Erich Zann'ın Müziği gibi gotik öykülerini andıran biçimlerde, ayakta kalması geometrik bir mu'cize imiş gibi görünen, çarpık ve döküntü yapıların arasındaki karanlık, klastrofobik sokaklar ya da tekinsiz bir canlılık hissiyle dikilen evler göze çarpar.

Hamile kadın imgesi Kubin'in özellikle erken dönem resimlerinde çok sık karşımıza çıkıyor. Mevzû-i bahs resimlerde hamile bedenler çıplak ve korkunç biçimlerde ve devâsâ boyutlarda resmedilmişlerdir hep. Bu temsiller kökleri çocukluk dönemine uzanan travmatik bir dışavurum hâli olarak okunmaya çok müsâit, zîrâ Kubin 11 yaşında iken hamile bir kadın tarafından cinsel tacize uğramıştır. Yine resimlerinde sürekli eklem bacaklı, örümceksi, yılanımsı, iğreti bir evrim sürecinden kalma hilkat garîbesi yaratıklara rastlarız ki, bunlar da genellikle aşırı boyutlarda çizilmiş, grotesk görünümlerdedirler. Ayrıca ölüm ve onunla bağlantılı temalar çeşitli biçimlerde çok sık görülür; iskeletler, işkence sahneleri, apokaliptik sahneler vs. Çalışmalarındaki ısrarlı karanlık temalar dikkate alındığında Kubin, insanoğlunun, çoklarının varsaydığı gibi "bol kepçe iyilik ve birazcık da kötülükten yaratılmış olduğuna" ikna olmamış gibi görünür.

Bu arada ekspresyonizmden fazla uzaklaşmadan, onun özellikle Alman sinemasındaki yansımalarından bahsetmeliyiz. Sessiz sinemanın zâten yatkın karakteri, ekspresyonist resim ve gotik edebiyatın bahçesinden bol miktarda nasiplenmiştir. Bram Stoker'ın Dracula'sı, Goethe'nin Faust'u ve Meyrink'in Der Golem'i gibi edebiyat yapıtları ve Kokoschka ve Kirchner gibi ressamların eserleri karanlık, kasvetli ve nevrotik temalarıyla Wiene, Murnau ve Lang gibi büyük Alman yönetmenlere sinemasal amaçları doğrultusunda çok cazip görünmüş olmalı. Sonuçta Der Student von Prag ve Der Golem'le ilk emârelerini veren, Das Cabinet des Dr. Caligari ile kendini bulan ve Nosferatu, Faust ve Metropolis gibi önemli filmlerle devam eden Alman ekspresyonist sinemasının büyük yükselişine tanık oluruz. Bu tarihsel devinimle Kubin'in garîp bir bağlantısı var. Das Cabinet des Dr. Caligari'nin senaristlerinden Janowitz Kubin'den fazlaca etkilenmiştir ve filmin set dekorasyonu için ondan yardım ister, ama Kubin bu isteği meşgul olduğunu söyleyerek geri çevirir. Sonra benzer bir ressam aranırken, filmin seti, "Kubinische" ile "Kubistische" arasında bir yanlış okumaya kurban gidip kübik bir hâl almıştır. Eğer dekorasyonu yapan isim Kubin olsaydı şüphesiz çok daha farklı bir şeyler ortaya çıkacaktı ve böyle bir olasılıkta sinema tarihi önemli ölçüde değişebilirdi, ama öyle olmamıştır ve sonuçta perdeye yansıyan bugüne kadar ki en çarpıcı ve özgün görsel tasarımlardan biridir.

Kubin 1908'de Kuzey İtalya'ya yaptığı seyahatin dönüşünde, bir tür san'atsal yetersizlik sürecine girer. Resim yaparak kendini ifade edemez haldedir, tıkanmıştır ve içsel bir arınma ihtiyacı içindedir ve bu ihtiyaç onu tamamen yabancı olduğu bir alana, kurmaca düz yazıya doğru çekiştirir ve böylece biricik romanı Die Andere Seite (Diğer Taraf)'ı yazmaya girişir. Oldukça hızlıdır, kitabı bitirmesi sadece 8 haftasını alır ve bir ay kadar da kitabın baskısında kullanılacak 52 adet illüstrasyonun yapımına ayırır. Başlangıçta Kubin'in aklında yazdıklarını yayınlama düşüncesi yoktur, yazmaya bu amaçla girişmemiştir, ama kayınbiraderi Oscar A. H. Schmitz'in yüreklendirmesi sonucu aynı yıl içinde kitap yayınlanır.

Romanın yapısı görünüşte çok girift sayılmaz. Hikâye yazarın adını vermediği bir ressamın (ki bu ekspresyonist edebiyatta da yaygın bir tavırdır, genellikle bu adsız kişi yazarın kendisi ile paralellikler taşır), eski bir okul arkadaşı ve şimdilerde muazzam bir servete sahip olan Claus Patera'dan aldığı bir davetle birlikte, oldukça basit ve dolambaçsız bir giriş bölümüyle açılır. Patera okul arkadaşını Asya'nın ortasında, Tiyenşan bölgesinde meçhul bir yerde konumlanmış bir ülkeye yaşamak üzere çağırmaktadır. Merkezine Perle (İnci) adı verilen bu ülke 31.000 kilometrekarelik bir alan üzerine kurulmuş ve çepeçevre yalıtılmıştır. Ressam ve karısı bu ilginç daveti kuşku ve merak karışımı duygularla kabul eder ve kısa bir yolculuk anlatısı sonrası, okuru da beraberlerinde taşıyarak Rüya Ülkesi'nin sürreal coğrafyasına adım atarlar. Böylelikle bugüne dek yazılmış en tuhaf ma'cerâlardan birine dâhil olmuş oluruz.

Eksantrik ülkenin çılgın ve gizemli yaratıcısı Patera, bizâtihi Kubin gibi yaşadığı çağla sorunları olan biridir. Sözcüsünün ifadesiyle o: "Her tür bilimsel ilerlemeye karşıdır." Bu nedenle Rüya Ülkesi'nde hiçbir şey kural olarak 1860'dan daha sonraki bir döneme âit olmayacaktır. Duvarlarla çevrili ülkenin tek girişi davetsiz olanlara kapalı ve içeri giren eşyâlar konusunda sıkı bir denetim altındadır. Ülkenin mimarisi de bu doğrultuda bütünüyle Avrupa'nın çeşitli yerlerinden satın alınıp taşınmış, eski ve bakımsız binâlardan müteşekkildir. Bunlar önce parçalanıp taşınmakta ve sonra Rüya Ülkesi'nde yeniden birleştirilmektedirler. Bu eklektik haliyle Perle, zihinde hem gülünç hem de ürkünç bir izlenim uyandırır.

Peki, Patera'nın akıllara durgunluk veren böylesi bir ülkeyi inşâ' etmedeki amacı nedir? Örneğin ütopya denilebilir mi Rüya Ülkesi'ne? Cevap yaratıcısına göre, muğlâk bir 'hayır':

Rüya Ülkesi çağdaş uygarlığın mutsuz ettiği herkes için bir sığınak, onların her tür günlük ihtiyacını sağlayan bir barınaktır. Ülkenin efendisinin niyeti asla örnek bir devlet, bir ütopya yaratmak değildir. Maddi sıkıntılar yaşanmaması için gerekli önlemler alınmış olsa da, bu ülkenin en önemli amacı daha çok mülk, eşya, nüfus kazanmak değildir. Hayır efendim kesinlikle değil!... Bana inanmıyor, gülümsüyorsunuz. Biliyorum, Patera'nın Rüya Ülkesi aracılığı ile başarmak istediklerini kelimelerle anlatmak çok zor, adeta imkânsız.

Özellikle Rüya Ülkesi(Rüya Krallığı) tanımlaması ilk bakışta bir ütopya izlenimi veriyor(ve belki bu izlenim ikircikli bir biçimde kastedilmiştir), ama neticede bunun bir yanılgı olduğunu anlamakta gecikmeyiz; zîrâ örneğin Shangri-La benzeri gizli bir cennet tasavvuru bulamayız orada. Kubin çizdiği gibi yazmaktadır ve Rüya Ülkesi belirgin grotesk yapısı ile en mülâyim yorum dâhilinde bile ancak bir ütopya karikatürü sayılabilir. Eksiklikle damgalanmış bir gölgeler diyarı! Orada gökyüzü her zaman gri bulutlarla kaplıdır. Güneş, ay ve yıldızlar asla görünmezler. Bütün bir manzara bir negatif fotoğraf filmden sökün etmiş gibidir. Ülkenin tek hâkimi Patera'ya gelince, o gerçekten çok nâdir bir figür. Zîrâ hegemonik gücü bilinç düzeyinde değil, bilinçdışı düzeyde etkin olmaktadır. Kubin'in romanını yazdığı yıl Sigmund Freud'un Viyana Psikanaliz Derneği'ni kurduğu yılla çakışır. Fakat Kubin'in Freud'la ilişkisi -o dönemde henüz bugünkü gibi her taşın altından baş göstermeyen Freud'un çalışmalarını geç bir dönemde okumuş olması dolayısıyla- yapıtını biraz daha enteresan kılmaktan öteye gidemiyor.

Başka bir açıdan, geçmişinin bize sunulan kısa özeti, Patera'nın, isyankâr bir fıtrat üzere romantik bir gezgin ve aykırı bir kişilik olduğunu düşünmemizi sağlar. Bu romantik karakter tahammül edemediği yeryüzünde başka bir gerçekliği, gerçeğin öte yanını arzulamış ve eline fırsat geçtiğinde hayâllerini gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Görüyorsun ya, ben Tanrı'yım. Ben de umutsuzluk içindeydim, fakat sonra bu çorak topraklarda bir ülke kurdum. Ben efendinizim.

Patera'nın bu sözlerini romantik Sturm und Drang hareketinin en önemli isimlerinden bir olan Lenz'in şu haykırışı ile karşılaştırabiliriz: "Bir yer aç! Yık! Bir şeyler doğacak! Ah, bu Tanrı-gibi olma duygusu!"

Diğer Taraf'ı düşünüp de, Peake, Meyrink ya da Kafka'yı bir şekilde hatırlamış olmamak zor. Kubin'in Kafka ve Meyrink'le doğrudan bağlantıları olmuştur. 1907'de Meyrink'in klâsikleşmiş eseri Der Golem için bir dizi çizim hazırlamıştır. Gustav Meyrink, romanın yazdığı bölümlerini Kubin'e göndermekte ve o da o bölümlere uygun resimlemeyi yapmaktaydı. Fakat Meyrink zamanla yazma işini savsaklar ve kitabı ancak 1915'te yayınlanacaktır. Böyle olunca da Kubin, Golem için hazırladığı illüstrasyonları kendi romanında kullanmaya karar verir. Sadece bu gerçeğe dayanarak bile Meyrink'in romanı ile Kubin'inki arasında en azından bir çeşit atmosferik izdüşüm olduğunu düşünebiliriz.

Kitap illüstrasyonundan bahsetmişken, bunun Kubin'in önemli bir özelliği olduğunu belirtmeden geçersek büyük bir haksızlık olur. Hayâtı boyunca çok sayıda (150 civarında) yazarın kitabını resimlemiştir. Bunların başında özel bir hayranlığı olan Edgar Allan Poe geliyor. Sadece onun öyküleri için yüzden fazla illüstrasyon yapmıştır. Resimlediği diğer yazarlar arasında, Hoffmann, Nerval, Dostoyevski, Balzac, Wells, Anderson ve Voltaire gibi pek çok ünlü isme rastlayabiliriz.

Franz Kafka ile Kubin'in Prag'da 1911'de başlayan bir tanışıklığı var. Kafka, Günlükler'ine düştüğü notlardan anlaşıldığı kadarıyla, Kubin'i çok güçlü ama monoton bir yüz ifadesiyle, değişken bir karakter olarak okumuştur. Öte yandan Kubin Kafka'ya karşı oldukça müşfiktir; aynı dertten muzdarip olduğu kabızlık dolayısıyla ona ısrarla bir müshil ilacı önerisinde bile bulunduğunu öğreniriz. Ayrıca Kafka'nın Bir Köy Hekimi adlı öyküsünü resimlediği de biliniyor. Mervyn Peake'e gelince, onun -Diğer Taraf’ın ilk İngilizce çevirisi 1967 tarihli olduğu için- kitabı bildiğini sanmıyorum, ama kendisi de asıl olarak bir ressam olduğu ve yine benzer şekilde kitap illüstrasyonları ile ün kazandığı için, Kubin'in görsel çalışmalarından haberdâr olması çok daha muhtemel bir olasılıktır.

Öze dönersek, bu dört yazarın, öteki az-çok ortak yanları bir yana, anlatılarını üzerlerine kurdukları uzamsal çerçeve konusunda görmezden gelinemeyecek örtüşmeler var. Kafka ve Meyrink'in yaşamlarını geçirdikleri Prag için "görünmez duvarlı bir getto" tanımlaması yapılmıştır ve bu yazarların yapıtlarını Prag'ı hesaba katmaksızın düşünmek mümkün değildir. Meyrink'in eski bir yahudi efsanesini konu edinen romanı Golem, doğal olarak Prag'ın yahudi mahallesini kendine mekân edinmiştir. Yazar, "hep aynı kalan düşüncelerin birikimiyle zehirlenen," durağan, kasvetli ve bunaltıcı bir yer olarak yansıtarak yabancılaştırdığı gettoya, aynı zamanda düşsel ve gizemli bir nitelik de kazandırır.

Yine Kafka'nın Das Schloß (Şato) adlı romanındaki Köy-Şato kompleksini hâtırlayabiliriz. Çıkışsızlık Kafka’nın öykülerinde biteviye tekrar edilen hâkim bir temadır. Borges onun yapıtlarını bir noktadan başka bir noktaya gitmek için her defasında gittiğinin yarısı kadar yol kat etmek zorunda olan adama dair ünlü Zenon paradoksuna benzetir. Bu doğrultuda, "devinim içindeki nesne, ok ve Aşil, yazındaki ilk Kafkavari kişilerdir," diyecektir. Anlatılarındaki yersiz-yurtsuz kılıcı bu tema ile simetrik bir uyum hâlinde Kafka'nın Dava ve Şato gibi büyük yapıtları da bir bütün hâlinde tamamlanmamış olarak kalırlar. Şato romanının izole ve labirentimsi yapısının, Dava romanındaki bürokratik çıkmazların ve Kafka kişilerinin alâmet-i fârikası olan absürd davranışların Kubin'in dünyasında sürrealist izdüşümleri çıkar karşımıza. Diğer Taraf'ta Arşiv'e dair yapılan betimlemelerde Kafka'yı bulmakta öyle çok zorlanmayız.

Romanın hayâlî uzamı açısından, Peake'in insanı şaşkına çeviren kült üçlemesinde Gormenghast belki Diğer Taraf'a öbür örneklerden daha da yakın durur. Bu iki düşsel mekân, geçmiş bir zamanın numûneleridir. Yalnız şu önemli farkla: Patera Rüya Ülkesi'ni geçmişin yapay bir örneğini bugün üzerinde diriltmeye çalışarak, onu bilinçli bir şekilde izole etmişken, Gormenghast'ın ayrıksı zamansallığı çok daha hakîkidir. Öyle ki, sanki tarihin bir ânında Gormenghast bütün haşmeti ve irâdesiyle yavaşlamaya karar vermiş ve bu doğrultuda her zerresiyle zaman mefhûmuna karşı isyan bayrağını çekmiştir. Böylece öteki dünya yanından hızla geçip giderken, o kendi obsesif durağanlığı içinde fantastik bir gerçekliğe bürünür. Artık ne tepelerin ardındaki diğer tarafı umursayacak, ne de onlar tarafından varlığı tam olarak kavranılabilecektir. Dışarıya karşı bariz bir umursamazlık getiren içe kapanıklık iki kitap için de ortak bir hâlet-i rûhiye: "Dışarısı bir şakadan ibaretti, öyle bir yer yoktu." Fakat Rüya Ülkesi'nin eklektik ve karikatürize yapısı sürekli yapaylık izlenimi uyandırırken, Gormenghast antika doğasıyla orada bulunmayı öteki her şey kadar hak eden bir ihtişam ve gururla yükselir. Belki de bizim Gormenghast'ın küflü dünyasına karşı hissettiğimiz hüzünlü yakınlık (öteki örneklerden çok daha yoğun olarak) büyük oranda zaman karşısındaki acınası çaresizliğimizle ilintilidir. Bunları yazarken aklıma Kubin'in resimlerinden biri geliyor. Tepesinde saatin koluna benzeyen bir kılıcın daire üzerine sıralanmış kafaları uçurduğu bir kuleyi resmetmiştir o çalışmasında. Evet, zamanın dakik çarkı dönüyor ve sıradaki kafalardan biri de şüphesiz bizimkidir. Kısacası empati kurmak zor değildir; durdurabilecek olsaydık o çarkı, sonuçlarına aldırmadan biz de durdururduk.

Benzerliklerin izini sürmeye devam edelim. Günther Anders, Kafka'nın Tanrı'yı bir demiurgos gibi kavradığına dikkat çekmiştir. Gnostik teolojiye göz kırpan bu yorumdan kasıt, kanun koyucu olan Tanrı'nın (gnostiklerin devraldığı klasik yorumda alt-yaratıcının) aynı zamanda kötülüğün de kaynağı olduğudur. Kubin ise Diğer Tarafı, demiurgosun hermafrodit olduğu bilgisiyle sona erdirir. Romanın en baskın vurgusu olan bu melezlik göndermesinin, isteğe göre, Apollon-Dionysios diyalektiği üzerinden Nietzscheci bir okuması ya da Eros ve Thanatos karşıtlığı üzerinde Freudyen bir okuması yahut gnostik ilhamla Jungvari bir okuması vs. yapılabileceğini belirtmeliyiz. Bu bağlamda yine ezoterik öğretilere içerden geniş bir hâkimiyeti olan Meyrink'in, dışavurumcu kabalacı mistisizmle yoğrulmuş romanının da hermafrodizm üzerine göndermelerle kurulduğuna dikkat çekelim.

Kubin, yapıtını Golem'de olduğu gibi, bilinç ve bilinçdışı, gerçek ve düş arasında kaygan bir alan üzerine oturtur. Anlatı uyanıklıktan uykuya, uykudan uyanıklığa doğru akış halindedir sürekli ve böylece iç ve dış yaşam arasındaki kartezyen sınırlar erimeye başlar. Fakat sonuçta beklenen her ne idiyse o olmaz ve mahmur gözlerin ve sarhoş ruh hallerinin egemenliğindeki ülkede, eylemleri anlamlı gösteren mantıkî ve nedensel bağlar kolayca kırılabildiği gibi, mübâlâğa da bir istisnâdan çok kural hâline gelir. Her şey giderek tımarhâne havaları eşliğinde deveran eden absürd bir nümâyişe dönüşürken, bir girdap misâlî kendi içine katlandıkça derinleşen keşmekeş ve entropinin doruk noktasında korkunç bir gürültü eşliğinde haşin bir içe çöküş ân meselesidir artık. Rüya Ülkesi'nin geç dönem manzarası Hieronymus Bosch ya da Pieter Brueghel gibi ressamların çalışmalarından, Ortaçağ'ın o sonu gelmez marazî cehennem temsillerinin birinden hiç utanmadan çıkıp gelmiş gibidir.

Kubin'in 'konserve et kralı' Hercules Bell karakteri üzerinden bir modernite eleştirisi geliştirdiğini gözden kaçırmak pek mümkün olmasa gerek. Peake'in kurnaz Steerpike'ının muadili olarak düşünülebilecek bu Amerikalı materyalist karakter, aydınlanmış dinamizmi ile bir nevi mitik adaşı gibi Prometheus'un zincirlerini kırmış ve Rüya Ülkesi'nin bütün dengesini sağlayan Atlas'ın yüküne talip olmuştur. Onun kişiliğinde, gelecek itkisi geçmişe, gerçeklik ilkesi hayâl gücüne, araçsal rasyonalite tözsel rasyonaliteye karşı şiddetle başkaldırır. O piyasaların gönüllü misyoneri; üretimin demir dişlilerinin, rûhsuz klonlarının ve zevkten gözü dönmüş tüketim çılgınlarının şatafatlı temsilcisidir. Kısaca bu garîp ülkeye biraz 'Amerikan Rüyası' zerk etme amacındadır. Fakat bu noktada Kubin'in yorumunun, bildik bir kapitalist modernite eleştirisiyle yetinmeyip, romantik nostaljiye fazla meyil vermeden ve çürümenin çift taraflılığını gözden kaçırmayarak, yukarıda dikkat çektiğimiz üzere tarafların antagonik yan yanalığı doğrultusunda kozmolojik bir analize doğru yöneldiğini vurgulamamız gerekiyor.

Evet, Kubin son tahlilde karşıtların diyalektiğini anlar ve kabullenir, fakat bu çatışmanın içimizdeki yansımalarını cehennem olarak nitelediği ânda Schopenhauer'un felsefî karamsarlığına doğru çekildiğini görürüz (Schopenhauer'la ilişkili olarak Kubin'in bir dönem Budizm'e duyduğu yoğun ilgiye ve romanındaki gizemli yerli kabilenin ülkenin içine düştüğü kaostan zerrece etkilenmeyen dinginliğine dikkat çekmekte yarar var). Yaşamının büyük kısmını medeniyetin karmaşasından uzak bir kırsalda, yaşlı bir evde inziva ile geçirmeyi tercih etmiş, eski filozof, yazar ve ressamların karanlık tasavvurlarından aldığı ilhamla beslenen bu sıra dışı adamın, bir yoruma göre Avusturyalı Goya'nın, yapıtları üzerine bu kötümser yorumun gölgesi düşmüş gibidir. Neticede Diğer Taraf, aydınlanmanın ikircikliği gibi, bir yanda yeni olanın kontrolsüz çoğalışı ve yıkıcı terörü ile öte yanda durağanlığın patolojisi, dünü mumyalayarak korumanın imkânsızlığı arasından iflâh olmaz distopik bir anlatı eşliğinde geçerek nihâyete kavuşur.

Bu noktada romanla ilgili açıklamalara bir son verip, Kubin'in hayât öyküsüne devam etmeliyiz. Ekspresyonistler için Birinci Dünya Savaşı bir dağılma ve trajedi olmuştur. Bu san'atçıların bazıları Dünya Savaşını heyecanla karşılamış, onun isyankâr ideallerindeki yeni sanatçıyı yaratmak için bir fırsat olduğunu düşünmüşlerdir. Onlardan biri olan Max Beckmann şöyle yazacaktır:

Resim yapabilmek için yolum dünyanın bütün lağımlarından, tüm alçaklıklarından ve kutsallığın çiğnendiği yerlerden geçmeliydi. Bunu yapmak zorundayım. İçimde kuralcı imgelem doğrultusunda ne varsa dışarı atılmalı, son damlasına dek...

Sonra kalkar ve diğer pek çoğu gibi gönüllü bir sıhhiyeci olarak savaşa karışır. Kubin'in yakın arkadaşı Franz Marc'ın kaderinde, askere alındıktan kısa bir süre sonra yitirdiği ortak dostları August Macke'ın ölüm ilânını kaleme almak ve iki yıl sonra gönüllü katıldığı savaşın başka bir cephesinde (Verdun) düşmek vardır. Onlar gibi bazıları hiç geri dönememiş, dönenlerse peşlerinde korkunç kâbuslar taşımışlardır. Kubin bu vahşet döngüsüne üç kez çağrılır ve her defasında fiziksel durumu yetersiz bulunarak geri gönderilir; ucuz kurtulmuştur.

Savaşın büyük kopuş yıllarından sonra Kubin'in yaşamı, san'atsal olarak üretkenliğini korumuş ve yapıtlarının sergilendiği organizasyonlar açısından bir düşüş yaşamamış olsa da, nispeten daha sâkin geçmiştir. Yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde Nasyonal Sosyalistler için ekspresyonistlerin pek çok yapıtı Yoz Sanat'ın reddedilmesi gereken birer örneği idiler ve bu yüzden pek çok sanatçı önemli yasaklarla karşılaşmıştır. Her ne kadar Kubin'in bazı çalışmaları da bu yönde imlenmişse bile, karısı yarı yahudi olmasına rağmen, Zwickledt'a çekilmiş olan Kubin politik bir karakter değildi ve bu zorlu dönemde resimlerinin gösterimleri konusunda büyük problemler yaşamamıştır.

1948 yılı, neredeyse yarım asırdır sürmüş bir beraberlikten geriye sadece hüzünlü anılar bırakarak geçip gider; Hedwig Gündler yoktur artık. Uzun yaşamının sonunda, bütün san'atsal emeğini Avusturya devletine miras bırakır Alfred Kubin. Son günlerinde mesânelerinden ciddi bir şekilde rahatsızdır ve nihâyet takvimler 20 Ağustos 1959'a gelip çattığında, ölüm 82 yaşındaki Kubin'i bir kez daha hâtırlar ve bu son hâtırlayış olacaktır.

O, üç çeyrek asrı deviren ve yeryüzünün en kanlı, en tutarsız ve değişken dönemlerini kat eden yaşamı boyunca, bir ressam ve yazar olarak yapıtlarında kanımca Campbell'ın, kahramanın en zor görevi diyerek sorunsallaştırdığı şu metaforik problemle sürekli boğuşmuştur: "Karanlığın insanı dilsiz bırakan ifadelerini, aydınlık bir dünyanın diline nasıl çevirmeli?"

Hiç bitmeyen öykü

31 Aralık 2008 Çarşamba

'Uygar' dünyanın ortasında, 360 kilometrekarelik bir hapishane ve 1.5 milyon mahkûm. Yırtılan ve dikilemeyen bir tarih, korku ve gözyaşlarıyla karılmış duvarlar ve utanç tünelleri ve çaresiz ve öfkeli ergen siluetleri ve gülüşü çalınmış çocuklar ve çocukları çalınmış analar ve boyunlara dayanmış kanlı kılıçlar ve gardiyanlarına özenmiş gardiyanlar ve paranoyanın köleleri ve biri binle tartan bir terazi ve insan öğüten canavarlar ve üç kuruşluk hesaplara tahvil edilen katliamlar ve gaddarlığın sonsuzluğu ve merhametin yokluğu ve hep kanayan kızıl bir yara ve hiç bitmeyen bir öykü...

"ah, ey tutuklu ses
umutsuzluğunun heybeti
bu lanetli gecenin hiçbir yerinden
ışığa doğru bir tünel kazamayacak mı?
ah ey tutuklu ses
ey seslerin en sonuncusu..."

Şairler ve Şiirler (5)

17 Kasım 2008 Pazartesi

Âşık

Bir adam
Geceleyin
Geldi
Kendi ölümüyle
Kendi kızıl ölümüyle
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Yalnız
Yalnız
Yalnız
Eli bomboş
Bir adam
Geceleyin
Geldi
İçinde gülümseyen güneşler dolu
Gözleriyle
Ceylanların soylu pınarı
Elleriyle
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Suyun yeşil ruhu gibi
Bataklığın korkunç derinliğinden
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Düştü yola şehir sokaklarında
Uyuyanlar cemaatini
Çağırdı tek tek adıyla, seslendi
Öptü mehtabı, suyu, aynaları
Dua etti âşıkâne
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Haykırdı:
Ey aşk,
Buydu varlığımın son durağı
Saçtım onu yoluna
Sonra
Kan
Kan
Kan
Döktü çok, güneş sahralarına
Bir adam
Geceleyin
Geldi
Kendi ölümüyle
Kendi kızıl ölümüyle


Veliyullah Durûdiyan

***

Dinleyin

Dinleyin!
Bu yıldızları böyle
her gece
niçin yakarlar?
Herhalde birisine gerekli diye?
Herhalde yanmalarını isteyen birisi var?
Ve herhalde birisi
bu balgam parçalarını
inci diye sayıklar
Ve zorlayıp
bir öğle vakti kalkan toz borasını
Tanrı katına varır
geç kalmak korkusu yüreğinde
yalvarır

Öper Tanrının elini merhamet dilenerek
ağlar -
anlatır kendisine niçin bir yıldız
gerektiğini -
bu azaba yıldızsız katlanamayacağını
Ve sonra o birisi
gezdirir boğuntusunu diyar diyar
sakin gözükmeğe çalışarak:
"Şimdi daha iyisin değil mi?"
diye sorar
yoluna ilk çıkana
"Korkmuyorsun artık
değil mi?"
Dinleyin!
Yaktıklarına göre bu yıldızları
böyle
her gece
Birisinin işine yaramaları şart
öyle değil mi
ve şart olsa gerek
gene her gece
hiç olmazsa bir yıldızın yanıp sönmesi.


Vladimir Mayakovski

***

Bir şey kalmaz geride, hiçbir şey, hiçiz biz.
Biraz güneşte, biraz havada geciktiririz
üzerimize çöken solunamaz karanlığı,
küçük düşürülen, dayatma altındaki yeryüzünü.
Üreyen,ertelenmiş cesetler,
kararlaştırılmış yasalar, görülmüş heykeller,
bitirilmiş methiyeler...
Her bir şeyin kendi mezarı vardır.Bizlerin,
bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı
oluyorsa,
onların neden olmasın?
Öyküyüz biz, öyküler anlatan, başka hiç.


Fernando Pessoa

Bindik bi alamete, gedeyoz gıyamete, hem de oynayıvererekten.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Ma'lûm, doğru dürüst oyun oynamayınca insanın bilgisayar sistemlerini çok fazla güncellemeye de ihtiyacı olmuyor. Uzun süredir biri masaüstü biri de dizüstü olmak üzere iki bilgisayar kullanıyorum. Oldukça da eskimiştiler, ama son iki senedir özellikle yeni oyunlardan mümkün mertebe uzak durunca, sadece RAM takviyesi işimi görmeye fazlasıyla yetmişti.

Fakat bu aralar bilgisayarlarda bariz bir yetersizlik hissettim yoğun olarak. Bir ara Test Drive Unlimited ilgimi çekti, oynayayım dedim örneğin, ama oyunu gören dizüstü bilgisayarım diz üstü çöktü ve şahsımdan af dilendi. Üzülme, dedim kendisine, bugüne kadar görevini bihakkın yerini getirdiğine ben şahidim, ama madem elinden gelen bu kadar, hele bir bakalım ne yapabileceğiz sırtındaki yükü hafifletmek için.

Çözümü yeni bir sistem doğrultusunda geliştirmiş olmam şaşırtıcı olmasa gerektir ey okur. Tabii yeni bir sistem edinmeye karar vermek başka, onu edinmek başka bir mevzu. Öncelikle hangi platformu seçeceğime karar vermem gerekti. Gidip yeni bir dizüstü mü alsam, yoksa şu kaç senedir 7 gün 24 saat mesai yapan ve antikaya çıkması muhtemel masaüstü sistemi emekli edip, yerine gıcır bir masaüstü mü koysam acaba diye düşündüm taşındım, datlı datlı gaşındım ve nihayet bir karara vardım.

Dizüstünün getirdiği konfor kıyas kabul etmez, ama zaten elimizde bir tane var, oyun oynamaya niyetlenilmediği sürece de daha bir süre idare eder. Hâl böyle olunca da oyumuzu masaüstü sistemden yana kullanmış olduk. Geriye elbette abartmadan bir limit fiyat belirleyip, o fiyata en uygun donanımları seçmek kaldı. Test ve incelemeler arasında bir hafta kadar dolandıktan sonra da bu zorlu işin üstesinden gelmiş oldum. Şu kadarını söylemeliyim ki, yeterli grafik performansı tek belirleyici kriterimiz değildi, görsellik ve konfor da ürün seçimlerimizde belirleyici olmuştur.

Velhâsıl gerek Internet'ten sipariş ettiğim gerekse de elden temin ettiğim ürünlerin montesini ve kurulumunu elceğizimle çar çabucak gerçekleştirip, siyahlara bürünmüş bu makinenin karşısına bir şevkle kuruluverdim. Değil mi ki, yeni bilgisayarın tozlanmasına müsaade etmeyecek birikmiş oyunlarımız da vardı.

Şimdilik burada soluklanıp, azıcık nostaljiye izin verebiliriz. Fi tarihindeyiz ve eve bir Pentium 166 işlemcili bilgisayar duhul etmiş. Bu mevzu bahis bilgisayarın 3D hızlandırıcı nedir bilmeyen ekran kartının RAM'i takdire şâyân, tam iki 2 MB. Zaten 32 MB da bilgisayarın RAM'i(ki zamanına göre üst düzey bir miktar). Bu canavar gibi makinenin içinde bir oyun var ki, ilk gördüğümde ağzım açık uzun süre seyrettiğimi bilirim. O gün bugündür hiçbir oyun beni o denli şaşkına çevirmemiştir. Aynı dönemlerde Duke Nukem ve Blood'ı da zevkle oynamışımdır, ama Quake'in hatırası çok başkadır. Oyunun o tuhaf gotik tasarımına hayran olmuştum, hâlâ da hayranım. Daha sonraki oyunlarında söz konusu gotik atmosfer ortadan kayboldu büyük oranda. Serinin diğer oyunlarından Quake 2 neyse de, Quake 3 beni pek ilgilendirmemişti, Quake 4'ü ise, bir defa monoton bir havada oynayıp bitirdim ve şahsını unuttum gitti, ama ilk Quake'i açıp oynarım hâlâ aklıma düştükçe.

Bir de Fallout var elbette. Post-apokaliptik bir geleceğe dair neredeyse hastalıklı bir merakla, yolda olmanın büyüsünü bir araya getirmiş bir şaheser. Kimse öylesine bir gelecekte yaşamak istemez, ama neden orada rol yapmayı bu denli sevdik ki? Bu sadece oyunlarla ilgili bir mesel değil. Neden böylesi bir bilim-kurgu romanının atmosferine bağlanırız ya da neden diyelim Mad-Max’i izlemek cezbedici? Hangi sebeple insanın köpek gibi süründüğü bir gelecek düşüncesinden bu denli zevk alıyoruz? Nedir bizi o çorak manzaralara yarı hüzünlü yarı hayran bir şekilde seyran ettiren? Sadece eğlencelik bir macera tutkusu mu? Ola ki, bir yanımız değiştirmek isteyip de beceremediğimiz şu düzenin kendi kendisini havaya uçurmasından medet umuyordur kim bilir. Böylece içten içe bir halta yaramamış uygarlık tarihini tabiri caizse resetleyip en başa dönme imkânı elde etmiş olmayı umuyoruzdur belki. Yeniden klanlar ve komünler sistemine doğru atılan uzun bir geri adım!

Fakat Fallout'un çizdiği gelecek manzarası, insanın dünyası ve genetik yapısı dumura uğrarken acımasız bir hayatta kalma mücadelesinin içine düşmüştür ma'lûm olduğu üzere. Yeryüzü nükleer bir yıkım ile süpürülmüş ve bir çöle dönüşmüştür, ama ot bitmeyen bu çorak topraklarda efendiler ve köleler, arsızlar ve hırsızlar hızla boy atmaktadırlar. Fallout'un alternatif gerçekliği militarize ve kaotik bir gerçekliktir. Bu hâliyle belki Hobbes'un devletler öncesi durum tasvirini onayladığını bile düşünebiliriz. Son teknoloji silah ve cephaneler ve envaî çeşit zararlı maddenin her yere nüfuz ettiği bu yeni dünyada bir adet su çipi bulmak için başımızı güvenli kovuğumuzdan çıkartırız, yaşam kurtarma derdindeyizdir ve epi topu bir su çipidir aradığımız, ama onu bulmak için haritayı boydan boya dolanmak zorunda kalınca anlarız ki, Süleyman haklıdır ve güneşin altında yeni bir şey yoktur. Yeryüzünü yeşertmek yerine, insanoğlu birbirinin boğazına sarılmayı tercih etmektedir ısrarla.

Hülâsa bellekte özel yerleri olan oyunlar bunlar, aynı Diablo gibi, AoE gibi, HoMM3 gibi. Gözlerimizdeki miyopiye naçizane katkıda bulunmuş, saatlerin nasıl aktığını anlayamadığımız zamanlarda sabahlara kadar çilemizi çekmişlerdir.

Fakat 2005’in sonlarına doğru oyunlarla arama belirgin bir soğukluk girdi. Merak duymaz bir ruh hâli çöktü üzerime. Arada bir açıp oynuyordum ama çok çabuk sıkılıyordum artık. Bir ara Heroes 5 oldukça vaktimi almıştır, onu hatırlıyorum sadece.

Neyse her hâlükârda yeni makine bazı oyunları oynamak için yeterli şevki vermiş oldu. Böylece hızlıca bir giriş yapmış oldum. Üç haftada beş tane oyunun sonunu görmek fena bir skor olmasa gerek.

Öncelikli merakım Crysis'e dairdi ve ilk onu denemiş oldum. Esasında sistemleri bu denli zorlayan oyunlardan hazzetmem; benim ideal dünyamda oyunlar ortalama sistemlerde rahatlıkla ve oyunun görsel zenginliğinden fazla taviz vermeden oynana bilmelidir. Dolayısıyla kaç kişi bu oyunu orijinal alıp doğru dürüst oynayamadı merak ediyorum.

Oyuna görsel açıdan diyecek fazla bir şey yok, fakat bir tepede soluklanıp, Crysis'in becerikli grafik motorunun çizdiği manzaraları hayranlıkla seyrediyoruz olmamız simülasyonun doğası ve bizim onunla kurduğumuz ilişkiye dair düşünmeye sevk ediyor ister istemez. Sanal gerçeklikle Platonculuk arasında bir bağlantı kurmamak çok zor. Acaba diye düşünüyor insan, bu oyunu oynayanların kaçı o geniş ve yapay manzaralara gerçeğinden daha dikkatle ve uzun süre nazar ediyordur? Tabii bunun karşısında, "gerçek hayat yalnızca başka bir penceredir(window)" mottosunu seslendirenlerden de olabilirsiniz.

Oyuna dönersek tekrar, Türkçe seslendirme mevzusu elbette takdiri hak ediyor. Fakat bu yapılana büyük bir lütuf olarak da bakmıyorum, çünkü özellikle doğu dillerine destek söz konusunda olduğunda oyun firmalarının bugüne kadar çok iyi bir sınav verdiği kanısında değilim.

Crysis'in temel esprisi nano teknolojik giysinizden ibaret. Ortaya koyulan hikâyeden haz etmiş değilim açıkçası. Yerine göre Almanları, Rusları, Vietnamlıları, Korelileri, Ortadoğuluları vs. öldürme simülasyonu olarak oyun oynamak bunca zaman sonra çok rahatsız edici oluyor. Bugüne kadar oyunlarda gördüğümüz süreklilik arz eden bu mantık Amerikan ulus-uygarlık mitosunun da bir uzantısı, bir taşıyıcısıdır. Dünyalı ya da uzaylı "öteki"lerin şu bitmek bilmez tehdidinin oyunların itici gücü olmasına karşı daha fazla dikkat kesilmeliyiz. Özellikle aksiyon tarzı oyunlarda dünya dışı ırklarla ilişkilerimiz üçüncü sınıf bilim-kurgu romanlarındaki saldırgan ve sömürgeci mantığın kötü bir tekrarından başka bir şey değildir. Söz konusu taraflar dünyevî olduğunda ise daha da acınası bir durum ortaya çıkıyor. Amerikan merkezli ve apaçık marazî, paranoyak ve ahlâk dışı olarak nitelenmesi gereken ideolojik bir düşman kurgusu ile karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca şunu rahatlıkla iddia etmek mümkün: Oyunların gerçeklikle kurdukları giderek gelişen sahici ilişkiler şiddet içeren doğalarından dolayı her geçen gün biraz daha büyük bir etik soruna dönüşecektir.

Fakat şimdilik bu eleştirel kısmı bir kenara koyalım ve BioShock'tan devam edelim.

Big Daddy'nin boy gösterdiği o ma'lûm afişi ilk gördüğüm zaman bana fazlaca bir şey ifade ettiğini söyleyemem. Fakat sonra yılın en iyi oyunları listelerinde adını görmek biraz olsun merakımı uyandırınca, nedir ne değildir diye daha yakından baktım ve sonuçta mutlaka denemem gerektiğini düşündüm.

İçsel dinamikleri ile seçkinci bir ütopik gayeden distopik bir kargaşaya kadar varan tuhaf ve trajik bir girişimin sürprizli ve sürükleyici hikâyesinin aforizmalar ve ilginç göndermeler eşliğinde işlenişi bir yana, Rapture'ın tasarımı özellikle dikkat çekici. Fikir tamamen orijinal olmayabilir, ama görsel olarak ortaya konulan manzara takdire şâyân ve öyküyle çok iyi kaynaşmış. 20. Yüzyılın ortasına ait o renk cümbüşünün(ki zaman zaman Kar Wai Wong filmlerini hatırlatmadı değil) steampunk metinlerini andıran bir teknolojik yapıyla iç içe geçişi sûretiyle meydana getirilmiş fütüristik dizayn hayranlık uyandırıcı. Bu nedenledir ki, oyunda gezinmek çok zevkliydi.

BioShock'ta var olduğu izlenimi veren RPG öğeleri çok tutarlı değil. Öncelikle oyun çok kolay, ancak yorgunluktan kaynaklanan bir konsantrasyon bozukluğu ya da boş vermişlik sonucunda güme gidebilirsiniz. Bu basitlik bizim oynanıştan ziyade öyküye daha fazla odaklanmamız doğrultusunda tasarlanmış olabilir, ama kişisel olarak ilerlemenin biraz daha zor olmasını tercih ederdim. ADAM manyağı ve acınası şehir sakinleri özellikle pompalı tüfeğiniz karşısında kayda değer bir direniş gösteremiyorlar zira. Plasmidlerinizin de bir ikisi dışında olmazsa olmaz bir tarafı yok, bu da oyunun seçime dayalı yönünü oldukça baltalamış elbette.

BioShock belirgin bir şekilde karikatürize edilmiş olmasına rağmen, azımsanmayacak derecede duygusal bir yoğunluk barındırıyor. Little Sister'ların kaderini belirleyebilme mevzuu kendi adıma bir seçim meselesi sayılmazdı. İş oraya varınca elbette kurtarmayı tercih edecektim. Benim için daha ciddi sıkıntı Big Daddy ve Little Sister'lar arasındaki duygusal bağı gördükten sonra, Big Daddy'leri yolcu ederken sürekli rahatsızlık hissetmiş olmamdır. Neyse ki afacanları kurtarınca zırlamayı kesip teşekkür ediyorlar da biraz ferahlıyorsunuz.

Fort Frolic bölümüne hayran kaldığımı da belirtmeden edemeyeceğim, oyunun ruhunu en iyi o bölüm yansıtıyor kanımca. Dolayısıyla Salvador Dali hayranı, eli maşalı dahi psikopat Sander Cohen'a asla kıyamazdım ve kıymadım da. Ondan daha nice yeni sapkın sanat eserlerine vesile olmasını bekliyoruz.

Gelelim Assassin's Creed'e: hani Yahya Kemal'in, "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul" mısralarını hatırlatan oyun. Eğer benim gibi durup dururken oyunlardaki yüksek yerlere çıkıp kendinizi aşağı bırakmak gibi marazî bir eğiliminiz varsa bu oyuna biçilmiş kaftan gözüyle bakabilirsiniz. Çünkü bu şerefeden o burca tırmanıp durmamız bir yana, ancak bazı sinema filmlerinde görebileceğiniz bir efekt eşliğinde adımıza yaraşır bir zarafetle ve artistik dalış yapan sporcuları kıskandıracak bir beceriyle aşağı süzüle biliyoruz.

Oyunda şaşırtıcı olmayan tarihsel hatalar var elbette, ama asıl sıkıntısı bütün o görsel estetiğine rağmen, ne yazık ki, ulvî amacımız boyunca(!) ana suikastlara giden yolda aldığımız görevlerin kısıtlı ve yaratıcılık noksanlığından muzdarip olmasıdır. Yine de pek sıkıldığımı söyleyemem, çünkü oyun fazlasıyla eğlenceliydi. Bunda üçüncü bakıştan oynanan bir oyun için şaşılası basitlikte kontrollere sahip olmasının payı çok büyüktür elbette.

Bir iki kelime de Çernobil faciası ile Tarkovsky'nin Stalker'ını harmanlayan S.T.A.L.K.E.R.'a ayırabilirim sanırım(uzun bir süre FPS oynamasam da olur artık). Oyunun nükleer felaket sonrasına dair çizdiği görsel manzarayı etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Mutasyona maruz kalmış itlerin meşum ulumaları, sık sık ortaya çıkan anomaliler, yağmur altındaki göz alıcı şimşek parlamaları ve tekinsiz sarımsı bir sis altındaki bataklık araziler terk edilmişlik ve gerilim hissini yerli yerince verebiliyor. 50 metre ileride düşman üssü varken birkaç yorgun Stalker'ın bir yol kenarına çöküp, ateş etrafında sıla öyküleri eşliğinde(!) gitar tıngırdatması falan da çok hoş olmuş(bu arada serbest çağrışım yaptı, Arkadi-Boris kardeşlere ait orijinal öykünün Türkçesi Yol Kenarında Piknik'tir, tabii bu pikniği yapan ve arkalarında pek çok gizemli "atık" bırakan Bölge’ye uzaydan geldiği düşünülen esrarengiz ziyaretçilerdir).

S.T.A.L.K.E.R nispeten zor bir oyun; yapay zekâ hakikaten çok sıkı savaşıyor. Bir de üstüne benim gibi başıboş ve zamansız dolanan bir tipseniz işler oldukça zora girebiliyor. Daha ağır, sıralı ve dikkatli oynamak gerekiyor açıkçası, yoksa zırt pırt ölmek işten bile değil. Bunun dışında geniş mesafeler için araç kullanımı olmaması ve biteviye yürümek zorunda olmamız fazla yorucu olmuş; bir de üzerine taşıdığımız ekipmana göre çabuk takatsiz kalıyor olmamız eklendiğinde bazen o kadar yolu tekrar tekrar sürünmek çileden çıkartıyor insanı, fakat bu yine de zorlu hayat şartlarını yansıtması bakımından gerekli bir eksik olarak düşünebilir. Yeni ek paketinde bu duruma kısmi bir çözüm getirmişler anladığım kadarıyla, ama artık benden bu kadar, taban tepe tepe takatim kalmadı. Oyunu oldukça kısa bir yoldan tamamladığım için pek hayırlı bir sonum olmadığını da eklemiş olayım. Tabii denildiği gibi bir musibet bin nasihatten iyidir.

Evet, böylece zamanında oynayamadığım birkaç oyuna dair kısa kısa izlenimlerimi de geçmiş oldum. Bu arada Fallout 3'ü bekliyorum her şeye rağmen. Sistemi yenilememin esas nedenlerinden birisidir o. Gerçi oyunun yapısı oldukça değişmiş görünüyor. Geriye kalan ne kadar Fallout'tur ondan çok şüpheliyim. Fallout adıyla çıkan bir oyunu klasik izometrik görünüşü ile oynamayı arzu ederdim açıkçası. Lâkin yapacak pek bir şey de yok. Çok açık ki, konsolların varlığı bu tür oyunlar söz konusu olduğunda sağlıklı sonuçlar doğurmuyor.

Şu son bir ay içinde oyunların zamanı nasıl hiç ettiğini de yeniden hatırlamış oldum. Eğer oynarken benim gibi gidip gelen bir vicdan azabı duymaya başlamışsanız, işiniz zor demektir. Bir ebeveyn edasıyla, kaç saattir şu oyunla meşgulsün Vampir, zamanına yazık değil mi, diyen derinden bir ses rahatsız edip duruyor uzun süre oynayınca. O sesi umursuyor ve hak veriyor olmanız durumu daha kötü kılıyor sadece. Bir yandan Homo Ludens olduğunuzun yani oyun oynayan bir canlı olduğunuzun farkındasınız. Oyun sanal olsun ya da olmasın, oynamak sizin ontolojik bir parçanız. Oynamaya dair irrasyonel bir meyliniz var. Ama öte yandan oyunların felç edici ve bağımlılık yapıcı özelliğine karşı bir direnç gösteriyorsunuz. Ve bu sağlıklı bir direnç! Geçen ay içinde başka aktivitelere ayırmam gereken zamanın önemli bir kısmını oyun oynayarak geçirmiş olmam çok hoş bir durum değildi elbette. Neyse ki, geçici bir hevesti de normale dönmekte çok zorluk çekmedim.



Bu yazının sayfa altı videosu Emmylou Harris’ten geliyor. Eski ve neşeli bir Country şarkısı: I’m Movin’ On.